Oğuzhan Murat Öztürk – Kayıtlar

0
1862

31. Kayıt

Bugün Ramazan’ın ilk iftarını eda ettik. İlk gün gün boyu süren baş ağrısı dışında ne açlık ne susuzluk problemi yaşadım. Oysa geceleyin aniden gelen bastıramadığım açlık duygusuna boyun eğerek imsak vaktinden 3 saat önce yemek yemiştim.

Bugün iftara kadar hiç çalışamadım. İftardan sonra da elim İskender’e gitmedi. Daha keyifli ve hafif olan ötekine devam ettim. Ve gün bununla geçti. Bugün de erken acıkıp yemeğimi yemiş bulundum.

İftarı tek başıma yapmak tuhaf oldu. Hastalık zaman kavramımızın, alışkanlıklarımızın geleneklerimizin hulasa bütün bir hayatımızın üzerinden silindir gibi geçti.

Bugün Yaşar ve Recep abiyle yazın 2-3 gün sürecek Trabzon- Rize seyahati planladık. Umarım bu melanetten kurtulup da gerçekleştirmek nasip olur.

Bugün “Hayat Eve Sığar” uygulamasında hastalık yaygınlık durumuna göz attım. Kısaca tarif etmek gerekirse bu sekmeye baktığınızda uygulama haritaya bağlanıp bulunduğunuz konumdaki salgın durumunu bildiriyor.

Bir önceki bakışım 19 Nisan’da idi. Öncekinde “Enfekte yoğunluğunun yüksek olduğu bölgedesiniz” diyordu, bugün aynı sekmede şu cümle yazıyor:

“Çok yüksek riskli bölgedesiniz.”

Bu son derece can sıkıcı mesajın içeriğine dair elimizde bir veri olmasa da mantıken bölgeden hastanelere yapılan başvuru ve enfekte olmuş hata sayısı üzerinden böyle bir sonuca ulaşıldığını düşünüyorum. Bu da kendim neyse de ana babamla alakalı endişelerimin artmasına sebep oluyor.

Şimdi ekranda probiyotik yoğurt reklamı var. “İçinde bulunan iyi bakteriler” falan diyor. Yahu bu nasıl bir pazarlama mantığıdır! Bu topraklarda “içinde bakteri var” diyerek yiyecek mi satılır? Ama iyi bakteriymiş! Hem de salgın zamanı olacak iş mi bu? Bu tür ifadeler kasıt olarak doğru ve ilmî de olsa hedef kitlenin bilinç düzeyi de hesaplanarak yapılmalı.

Artık bilgisayarla olan muaşakamız nihayet bulmalı. Yapabilirsem ezan okunana kadar kitap okumayı deneyeyim.

30. Kayıt

30. gün Ramazan’ın ilk sahuruna denk geldi. Bugün geç başladığım güne ufak çaplı bir temizlik operasyonuyla başladım. Elektrikli süpürgeyle önce mutfağı ardından oturma odasını temizledim. Sonra bilgisayar başına oturup Ramazan Güreşleri üzerine bir yazıya çalıştım. Bu yazıyı hazırladığım kitaba da koyacağım. Servet-i Fünun gazetesinden bir bölümü de kullandım muhabirin üslubunun nefasetine bakar mısınız?

“Ramazan-ı mübarek dahi hitama takkarrüp eyledi, gelecek perşembenin iptida-yı ıyd-ı said olabilmesi ihtimaline nazaran bugünkü Servet-i Fünun’unmuz, son nüsha-i ramazaniyeyi teşkil eyliyor demektir. Onun için bayram hazırlığı her tarafta görülmeye başladı. Elbise mağazaları, kumaş dükkânlarının, kunduracıların alışverişinde germî peyda oldu. Malum ya, bayram çocukların olduğu hâlde insan yevm-i ıydda hiç olmazsa bir yeni şey giyecek, üzerinde bulunduracak değil mi?”

Şu üslubun kaybedilmesine o kadar ne kadar üzüldüğümü anlatamam. Keşke bir şekilde yaşasaydı.

Dün başladığım Tavşan Jojo filmini bugün bitirdim. Filmin uçuk kaçık delişmen bir anlatımı olduğu bir gerçekse de aslında dramatik bir hikâye anlatılıyor.

Filmde 10 yaşında kendisini yönlendiren bir Hitler -bu Hitler’i filmin yapımcısı ve yönetmeni de olan Taika Waititi canlandırıyor- sanrısıyla beraber yaşayan Nazi fanatiği çocuğun hikayesi anlatılıyor.

Filmi izleyecek olanların keyfini kaçırmaktan kaçınarak beni etkileyen bir iki vurguya değinmekte yarar var. Filmde çocuğun annesini oynayan Scarlett Johansonn’un -ki kendisi bir ara modern zamanların Marilyn Monroe’si gibi kodlanmak bahtsızlığını yaşamıştır- canlandırdığı anne karakteri son derece ciddi oyunculuğuyla filmin uçuk kaçıklığıyla çelişse de aslında izleyiciye filmin dramatik vurgusunu hatırlatan bir alarm ziline dönüşüveriyor.

Bu anne evde Nazi sempatizanı oğlundan gizli Yahudi bir genç kızı saklamaktadır ancak küçük fanatiğin bunu fark etmesi uzun sürmez. Daha sonra da Yahudi kızla fanatik Nazi oğul nam-ı diğer Tavşan Jojo arasında bir gönül bağı oluştuğuna şahitlik ederiz.

Bu hem Wes Anderson filmlerindeki bir absürt tat hem Tarantino filmlerindeki uçukluk hem de Stefan Spielberg’in Schinder’in Listesi filmindeki ağır dramatik vurgular mevcut. Spielberg’in filmini hatırlayanlar siyah-beyaz filmin renklendirilmiş tek sahnesini hatırlayacaklardır. Renklendirilmiş kırmızı bir kaban giymiş bir küçük kız çocuğu can korkusuyla Nazilerden kaçmaya çalışmaktadır. Sonra bir başka akış girer Kırmızı Kabanlı kızı unutuveririz. Ardından başka bir sekansta küçük kızı renklendirilmiş kabanıyla ölüler arasında görürüz.

Bu filmde de tam olarak böyle olmasa da ilginç bir çekim oyunu var ve benzeri bir dramatik sekans başarıyla yaratılmış.

Scarlett Johansson bir sahnede dans etmektedir ama kamera bu güzel kadının tüm vücuduna değil de oğlu Jojo ile beraber ayaklarına odaklanır. İlk bakışta hatalı bir odaklanma gibi görünen ayakkabı sahnesinin sebebini yine aynı ayakları Berlin’in ortasında asılmış olarak gördüğümüzde anlarız. Jojo’nun gözyaşları içerisinde annesinin cesedinin üzerinden çözerek aldığı ayakkabıları ilerleyen sahnelerden birinde Yahudi kızın ayaklarında görürüz.

Tat kaçırmayacak bilgi vermeme kararımı ihlal ettim sanırım. Yine de izlenesi bir film olduğunu söylemiş olayım.

Hayırlısıyla ilk sahurumuzu ifa ettik. Allah kabul etsin. Bakalım ilk gün nasıl geçecek. Hayırlı Ramazanlar herkese.

29. Kayıt

Bugün geç kalktım. Günün neredeyse yarısına ulaştım ama hâlâ kendime gelmiş değilim. Dün gece planladığım çalışmadan 10 sayfa gerideyim. 90. sayfadayım. Didik didik ettiğim her kelimesine emek verdiğim bir çalışma oluyor.

Çalışma dışında sadece hafif metinleri okuyabiliyorum onlara bile gerekli dikkati verdiğim söylenemez. Kendimi sonuna geldiğim bir deneme metninin son satırlarını atlarken ya da okuduğum halde anlamazken buluveriyorum. Bir filme başlasam tıpkı saat 23:00’da başlayıp şu an hâlâ bitiremediğim film gibi, (3:51) kendimi veremeyip durduruyor geri alıyor ya da kendimi başka bir şeyle ilgilenirken buluyorum.

Zaman kavramından o kadar uzaktayım ki akşam vakti babamı telefon edip uyarmasa bir gün önceden sahura kalkacaktım. İşin kötüsü uyanır uyanmaz televizyonu dahi açmadan bilgisayarı açıp çalışmaya başladığım için gün boyu Ramazan olmayan bir günü oruç tutarak geçirme ihtimalim de son derece kuvvetli idi.

Telefon yahut bilgisayara yüklenerek görüntülü konuşma yapabildiğimiz programların varlığı eski hayatımızı hatırlatan hiç olmazsa unutmakta olduğumuz dost yüzlere olan hasretimizi bir nebze olsun dindiren araçlar haline geldiler.

Bu gece Sinan Terzi ve Tiryaki’ye olan özlemimizi dindirmiş olduk.

Köbok’un hırıltısı azaldı gibi. Daha iyi görünüyor.

Yarın güzel bir gün olmasını temenni ediyorum. Şimdi filmi bitireyim gerçi olan bitenden pek haberim olduğu söylenemez.

Ramazan-ı Şerif bereketiyle kuşatsın hepimizi.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin