Merve Sevde Selvi – Kayıtlar

4
376

4. Kayıt

Bugün 6 Mayıs, dedem toprağa konalı 18 sene olmuş. Dedem, yol bilmez iz bilmez, okuma yazması yok; mahşeri andıran deprem kargaşasının ortasına bizim için sorgusuz sualsiz atmış kendini; Yozgat’tan çıkmış, Yalova-Çiftlikköy yoluna düşmüş. Allah işini rast getirmiş ki Bursa’nın bir köyünde, dağ eteklerinde buldu bizi. Dedemin okuma yazma bilmezken, yol iz bilmezken çıkıp bizi bulmaya, almaya gelmesi hâlâ bugün bile hayret içinde bırakır beni. Sonra sevgi böyle bir şey herhalde diye düşünürüm; koşulsuz sevgi, insanın kendini, koşullarını, korkularını, kaygılarını ve gücünü aşan bir şey.  Vefatından 18 sene sonra bugün belki ilk kez dedemi ‘gerçekten’ anlayabiliyorum –yahut öyle sanıyorum- o da asla bütünüyle ve tüm derinliğiyle değil. Böyle olmamasını dilerdim, keşke dönüşsüz yollara girmeden ‘ayrılığı, acıyı veya ölümü’ tatmadan anlayabilsek birbirimizi. Ama sanıyorum ki ötekini anlayabilme marifetini, o ‘ayrılık, acı veya ölüm’ kazandırıyor bize.

Bugün 6 Mayıs, baharın, kavuşmanın, tazeliğin, yenilenmenin, yeşillenmenin bayramı, Hıdırellez. Hafızamı tazelemek ve bildiklerime yenisini eklemek için anneannemi aradım. Anneannem, ileri yaşına rağmen güçlü hafızasıyla tam bir sözlü kültür kaynağı, bu yüzden bildiği her şeyi öğrenmek ve kayıt altına almak istiyorum. Hıdırellez üzerine uzun uzun sohbet ettik; ben sordum o anlattı, anlatırken o yıllara gidiyor, biliyorum, sesinin tınısından, coşkusundan. Anneannem anlatırken kelimelerinden bir sahne kuruluyor zihnimde o sahnede anneannemin gençliğini, coşkusunu, heyecanını, mutluluğunu izliyorum; bir sahne de şimdide var o sahnedeyse anneannemin şimdisini, özlemini, burukluğunu, görmüş geçirmişliğini izliyorum. Baba evinde geçirdiği Hıdırellezleri hatırlıyor, annesinin kurduğu sofraları “Evlendikten sonra da Hıdırellez’i (anneannemin deyişiyle ‘Adelez’i) kutladık ama babamın evinde annemin hazırladıkları gibi değildi” diye ekliyor. Burukluğun sesini ele geçirmesine izin vermeden hevesle “Merve, yakın olsaydınız ben size çok şey öğretirdim”diyor; “Anneannem, sen bana çok şey öğrettin, öğretiyorsun.”

Bugün 6 Mayıs, bu bahar hiçbir saksıya çiçek ekmedim hâlbuki her bahar yeni çiçekler ekmeyi severim; mesela muhakkak sümbül olur aralarında, çünkü sümbül en umutsuz anlarımda dahi o tarif edilmez hoş kokusuyla beni gülümsetir. Fidan vermiş bir tohum, tomurcuklanmış bir çiçek ile yavaşlar, soluklanır, şükrederim. Bu bahar karantina karamsarlığına umut ektim.  [Böyle yazarken sözlü anlatım dersini verdiğim her dönem öğrencilerime izlettiğim bir kısa film aklıma geldi; onu anmak isterim: World Builder. (Hatta ilgileneni için link bırakayım, kolaylık olsun: https://www.youtube.com/watch?v=VzFpg271sm8 )]

Aslında bu yazıyı uzun planlamıştım; anlatmak istediğim birçok şey vardı ama kısa filmi anımsamamla yazı, doğal bir sona erdi. Kısa film, bu kayıtta sevgiye, bağlara, doğaya, mutluluğa, geçmişe, geleceğe, şükre, keşkelere ve sayamadığım diğer şeylere dair söylediklerimi ve söylemek istediklerimi, benim kelimelerimden daha etkili üstelik tek kelime etmeden anlatıyor. E o zaman sözü uzatmayalım, buyurun izleyin. Son.

Bazı sonlar hiç ummadık anda böyle kendini doğuruyor işte. Sağlık olsun!

3. Kayıt

“Hastane önünde incir ağacı/Annem ağacı/Doktor bulamadı bana ilacı/Annem ilacı.”

Bugün hava yağmurlu. Üzerimde ölüm haberlerinin kasveti ve hüznü var. Bir kuş nasıl ölür bilmediğim bir yaşta tanıştım ölümle. Adını ‘Canısı’ –o zamanlar çok popüler olan İbrahim Erkal şarkısı ki teyzem o şarkıyı çok severdi- koyduğumuz muhabbet kuşumuzu bir okul dönüşü kafesin zeminine sırtüstü düşmüş gördüğümde dahi ölümü aklıma getirmeyecek kadar ölümden bihaberdim. Kafesi bir iki salladım, ses çıkardım –uyuyorsa uyansın diye ah ne masumiyet!- sonra koşarak “Babaaaa! Kuşa bir şey olmuş!” diye bağırdım.

“Kuş öldü

Küçücük bir yorgunluktu ölmeden önce.”

Sessiz ve ağıtsız bir törenle arka bahçedeki ceviz ağacının dibine gömdük onu. Ulu bir ceviz ağacının dibinde, dalından yeni düşmüş bir yaprak gibi canlı yeşil renkli ama cansız bir kuş; o törenden hafızamda kalan görkemli imge. Kuş tüyü hafifliğindeki bu ön tanışmadan sonra önce 1999 Ağustos’unda sonra Aralık’ında esaslı bir tanışmamız oldu ölümle. Gördüğüm ilk cenaze teyzeminkiydi. Teyzem, sırdaşım, düş arkadaşım, dert ortağımdı. Ramazandı, dertop, sus pus bir sürü kadın toplanmıştı, anneannemi o kalabalığın orta yerinde görmüş, tüm odalarda teyzemi aramıştım. “Anne, teyzem nerede?” Bir başkası cevap verdi: “Teyzen size cennetten çiçek toplamaya gitti.” Kavuşmayı müjdeleyen umutlu bir cümle oluşundan mı, çocukluktan mı kederlenmemiştim. Günler günler sonra herkes dağılıp da biz bize kaldığımız bir öğle vakti, tüm ev ahalisi avazla ağlamıştık. Yirmi yıl oldu; teyzem, ailece bir araya geldiğimiz anlarda anneannemin bir ahında, bir ağıtında, bir iç çekişinde hep bizimle birlikte.

Ölüm üzerine hangi sözü söylemeli? Ölümün acısını dindirecek bir avuntu bilmiyorum.

2. Kayıt

‘Yazma’yla ilk sıkı münasebetim günlük tutma vesilesiyle olmuştu. İlk sayfalarını kendisinin kaleme aldığı süslü –ve hatta belki kokulu- bir defter hediye etmişti babam. O defter, zaman içerisinde ‘her şeyi ve herkesi konuşabildiğim bir arkadaş’ oldu benim için. Böyle bir arkadaşa sahip olmak ne büyük saadet bilir misiniz? İnsanın kendisine söyleyemediği şeyleri bile kırıp dökmeden fısıldayan bir uzun zaman arkadaşı… Gün bitse, kalabalık azalsa da günlüğüme bir şeyler yazabilsem dediğim anları iple çeker olmuştum zaman içinde. “ ‘Yalnız değilsin!’ İşte insanın insana verebileceği en büyük teselli.” cümlesiyle –ve birçok öyküsüyle- bana ‘yalnız değilsin’ diyen Fikret Ürgüp’ün tarifindeki gibi –“her zaman felaketimiz olacak gizli badireler gibi, yaşamanın alelade gizli güçlükleri, hallolunmaz insan münasebetleri ve kişi ile toplumun barışmasına engel olan güçlükler içinde iki insanın birbirine sokulması”[1]– bir dostluk kurulmuştu kendi satırlarımla aramda. Tarif, iki insanı konu etmesi sebebiyle belki sınırlı; çünkü insan, Ürgüp’ün saydığı -ve arttırabilir- zamanlarda, ölmüş bir yazara, bir edebi metne, bir rüyaya, gerçekleşmemiş bir hayale, geçmişe, hatıralara ve birçok başka şeye sokulabilir. Bir günlük, benim için, -yine Ürgüp’ün adlandırmasından mülhem- ‘dosdoğru’ bir dosttur. “Sosyal mesafe”, “sosyal yalıtım” kelime gruplarının herkesin diline pelesenk olduğu bu günlerde, belki de bir iç yaşam mekânı, günlük yahut yazı. ‘Normalliğin deliliği’nden uzaklaşma imkânı bulunca kendi kendine konuşmanın hazzını duyuyor insan.  Anlamayan, anlamadığı şeyi kırıp dökerek anlatmaya çalışan, hesap soran, yargılayan, adlar koyup etiketler yapıştıran cüretkâr ötekinden uzaklaşmak insanın kendine doğru atabileceği en büyük adım olsa gerek. Neredeyse ‘İyi ki karantinadayız!’ neticesine varacak satırlarımı bir kenara bırakırsak “Yalnızlık. Yalnızlık güzel. Güzel değil. Kavun acısı.”[2]

“Günlerden Pazartesi.” “Yaldızlı karyolalarda çift yatanlar bile tek. Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey. Burada her şey bir insanı sevmekle bitiyor.”[3] Başlıyor, bitiyor ve yeniden başlayıp bitiyor. Sisifos’un yazgısını önce alnına –sonra günlüğüne- kendi kalemiyle yazan insan, elbette kendine bundan daha korkunç bir ceza veremezdi.

[1] İbrahim Tüzer, Fikret Ürgüp Deliler Dünyasında Bir Marjinal

[2] Sait Faik Abasıyanık, Alemdağ’da Var Bir Yılan, Yalnızlığın Yarattığı İnsan

[3] Sait Faik Abasıyanık, Alemdağ’da Var Bir Yılan, aynı adlı öykü.

1.Kayıt (04.2020)

Bu sabah, içimde durdurulamaz bir yazma arzusuyla uyandım ve şu an buradayım. En başından beri, içinde bulunduğumuz hâl ve oradan hareketle kendim üzere tefekkürdeyim; lakin bu tefekkür hâli, beni yormuyor değil; bazı bazı ansızın Bir Adam Yaratmak’ın Hüsrev’i kesiliyorum:

“Ben başkalarının düşünmemeğe mahkûm olduğu kadar düşünmeğe mahkûmum. Osman! Pencereleri açmak istiyorum. Başımı soğuk havaya uzatmak ve köpekler gibi haykırarak halkı penceremin altına toplamak istiyorum. Düşünmek istemiyorum diye bağırmak, ulumak istiyorum. Osman, düşünmek istemiyorum! Düşünmek istemiyorum.”

Ne vakit oldu bilmiyorum; kendimle kendim arasında bir perde aralandı ve ben, kendimi ve dünyayı tüm çıplaklığı ile görmek istedim -mümkün olmayacağını bildiğim hâlde- işte o vakitten bu vakte bir düşünme hâli hastalık gibi sirayet eder durur oldu bende. Öyle ki sadece ‘herkes’in içinde ‘herkes’ gibi olabildiğim çok az vakitlerde kurtuldum bu hâlden. Hâlbuki ne güzeldir herkesin içinde herkes gibi olmak; sık sık saate bakmak ve bir yere, bir şeye yetişmeye çalışmak; yaşamak telaşının içinde kendini unutmak! Köklerimizi ve gözlerimizi dışarıya çevirmenin sağaltıcılığı. SAHTE bir sağaltıcılık. Kendi içiyle olan ilgisini yitiren insan, çarpıtılmış bir kendiliğe yaslanabilir der Arno Gruen[1]; yüzümüzü iç yaşamımızdan dışa çevirdiğimizden beri dışarıdakilerin kör gözleriyle kendimize yarım bakmakta, dışarıdakilerin sağırlığıyla kendimizi yarım duymaktayız/duymaktaydık. Bugünlerde birçoğumuz, bu ‘oyun’da yaslandığımız o sahneden alındık ansızın; dekordan, sahne ışıklarından, kostümlerden, rollerden ve seyircilerden arındırıldık. Lisenin ilk yıllarında tiyatroyla ilgilenirken sahnenin arkasını sahneden daha çok sevdiğimi fark etmiştim. Altın yaldızlı bordo, kalın perdenin bir sınır gibi ayırdığı aydınlık, apaydınlık sahne ve zifiri karanlığıyla o sahnenin gerisi. Seslerin kısıldığı; düzenin, derli toplu oluşun alt üst edildiği; kulise giden koridorların labirentleştiği sahne arkasında ilk kez bulunduğumda kaybolmaktan korkmuştum.

OYUN DURDU. Ezber bozuldu. Sahne arkasına çekildik. Kendimizle kalakaldık. Körlüğümüz zedelendi[2] yahut körlüğümüzü zedelemek için bir sebebimiz oldu.  Maskelerimizi –antik tiyatroda jest ve mimiklerin ifadesi olarak sahnede takılan masklara gönderme ile-  çıkarıp sığındığımız evlerimizde –iç yaşam mekânlarımızda- kendi kendini bulma azabına[3] hazır mıyız/hazır mıydık? Sanırım bir diğer felaketimiz de bu oldu. Bir uçurum başında birdenbire gözleri açılan bir adamın ürpermesiyle doluyuz.[4]

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde…
Oyun içinde oyun terk edilince…
Bir ben vardır bende, benden içeri…
Bütün oyunları ciddiye almaktan yorulanlara[5] selam ile…

[1] Arno Gruen, Normalliğin Deliliği

[2] Necip Fazıl Kısakürek, Bir Adam Yaratmak

[3] Ahmet Hamdi Tanpınar, Hikâyeler, Bir Yol

[4] Ahmet Hamdi Tanpınar, Hikâyeler, Bir Yol

[5] Oğuz Atay, Tutunamayanlar[/vc_column_text][/vc_column][/vc_row]

4 YORUMLAR

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin