Zeynep Arpacı – Kayıtlar

1
865

20. Kayıt

Artık Word sayfasını epey genişletip kullanabiliyorum ancak. Şahin gibi gözlerim vardı hâlbuki. Sürekli bir şey okuyor ya da bir şey izliyorum ekrana bakarak. Zaten ekrana ya da bir kitaba bakmıyorsam zeytinyağına attığım domates sosuna ve doğranmış kırmızı soğanlara bakıyorum. Çorba karıştırırken o bitmeyen döngüye odaklanıyorum. Ya da bir akıl hastanesi ciddiyetindeki beyaz kusursuz duvarlarıma.

Sayısız siyah kıyafet aldım kendime. Bugün bir kargo daha geldi. Bazen kapıda kuryelerin denk geldiği oluyor. Kıyafetlerin çoğu etiketiyle bir köşede katlanmış üst üste, yeni mevsimleri ya da gidilebilecek yerleri bekliyor. Geçen gün biri “neden hep siyah bunlar?” diye sordu. “Yastayım” dedim. Hakan Günday’ın bir kitabında karakterlerden biri, neden sürekli siyah giydiğini anlatır. Soran olursa spoiler paylaşırım.

Yeni dosyanın redaksiyonunda bugün yalnızca on sayfa ilerleyebildim. Yazar temiz teslim ettiyse kendimi çok gereksiz hissettiğimden, dosyayı daha çok didikliyorum. Fakat aslında bu profesyonel bir tavır değil. Muhakkak bir hata çıkmalı, kim bu kadar kusursuz olabilir ki?

Dün bitti bayram. Hayatımın en uzun bayramıydı. Biliyor musun bütün gün kendime yaşlanma karşı ürünler baktım internetten. Şu “nerede o eski bayramlar” klişesine de nasıl mesafeliyim anlatamam. Burada işte, git gör, ara sor, çikolata şeker koy kasene. Çikolatalar lütfen ama lütfen sütlü olsun. Ekstra sütlü olsun hem de. Hiç sevmem bitter çikolatayı. Her seferinde de kutudaki sütlü çikolatalara dikerim gözümü. Bitter çikolatalar yani alınmaz ama kazara evimize ulaşıverse üvey evlattır bizim için. Bir de hâlâ neskafe üçü bir arada içen kaldı mı onu bilmiyorum. Huysuzlanıyorum galiba günden güne. Belki de yaşlanıyorumdur. Bu bayram aldığım nefesi bile protesto etmek istedim. Kendimden başka kimseyi aramadım. Kendimi aradım, onu da bulamadım. Yine de hâlsizliğime meydan okudum ve en meşhur yemeğimi yaptım. Kuzenim uğradı bir sigara aralığında sadece, gelirken “tekila al” dedim. Para yokmuş yanında o kadar. Ben de inip almaya üşendim. Zaten evde tekilaya yetecek kadar limon da yoktu, sonradan düşündüm. Ne yapayım “bari çay koyayım” dedim. Bıyık, ara sıra “dökeyim mi” der. Çay koyulur mu, doldurulur mu, dökülür mü sorunsalı evin o anda en önemli meselesi oluverir. “Çay dökülmez, çay doldurulur” derim. Dökülen şey başka türlü bir şey. Kazara çarpmak ya da kasten o şeyden kurtulmak amacıyla yapılan bir eylem gibi. Ya da o da bir protesto! Bilemiyorum artık.

Günlerdir çıkamadık şu hüzünlü, karanlık havadan. Ama yanına uyumanın en çok yakıştığı da bu havalar. Düşünüp duruyorum sıkça böyle zamanlarda yine; o bulutlar bu yağmuru nasıl taşıyorlar? Sonra afaki bir tavırla “e be Mikail, oldu mu şimdi” diyorum. Öylesine yine. Kendi kendime. Yaz kış üşümek için yaratılmışım. Belki de benim varoluş sebebim üşümektir. Salondaki lacivert kanepenin demirbaşı kapiçino rengi sıcacık bir battaniye. Söylemiştim ya, “battaniye kırmızı çizgimizdir” diye. Nitekim ağustos ayı biterken kombinin düğmesini döndürmeye başlayan biriyim. Belki de bu kadar çok sürekli üşüyen birine cehennemde yanmak da çok acı vermez. Bilemiyorum, yani öyle şanlı bir din bilgim yok. Anneannemle büyüdüm neticede, anneannem ne öğrettiyse o kadar. Çünkü okuduğum dini bilgiler kalmıyor hatırımda. Anneanneme her gün ziyarete gelen bir Kerim Hoca vardı. Dokuz yaşında hafız olmuş, öksüz ve yetim büyümüş. Arapçaya da muazzam hakimdi. Şimdi tabi Arapça biliyor olmayı yalnızca Kur’an okuyabiliyor olmakla karıştıranlar var, burada “şahsım” (şahsım sözcüğünü kullanırken bana bir gülme gelmiyor değil) Arap dilinden bahsediyor, neyse efendim, ne diyordum? Hah! Kerim Hoca uğrardı her akşamüstü anneanneme, anneannem de komik kadındı. “Hoca sen şurada otur bekle, Yalan Rüzgarı bitsin öyle okuruz” derdi. “Peki hacı anne” der, meseleyi uzatmaz ve muazzam uyum sağlardı Kerim Hoca da. Bizim bütün soyumuz sopumuz tanırdı Kerim Hoca’yı. Kocaman bir adamdı işte, hep lacivert bir takım elbise giyerdi. Tertemizdi. Benim bildiğim Müslümanlık, Kerim Hoca’nın şıklığı, güler yüzlülüğü, anlayışlı oluşu idi. Küçükken gördüğün, öğrendiğin her şey belleğinde hapsoluyor işte, büyüdükçe istediğin kadar oku, okudukça istediğin kadar öğren, yine de Kerim Hoca’nın İslami tavrından ziyade bir arpa boyu yol alamıyorum.

Bugün kendime cebren ve hile ile son bir buçuk yıldır almak istediğim doğum günü hediyesini aldırdım artık Bıyık’a. Darısı sahip olmak istediğim listedeki diğer şeylerin başına artık. Doğum günüme az kaldı. Ne yazık ki benim doğum günüm yaklaştıkça babamınki daha da yaklaşıyor. Buralardan hediye göndermek arzusunda olan varsa ah tabi niçin adresimizi esirgeyelim değil mi? Nitekim geçtiğimiz kış güzel bir kitap listesi yapıp, tezde gerek duyacağım kaynakların temini için arzu edenin gönderebileceğini belirttiğim bir paylaşımda bulunmuştum sosyal medyadan. Ta Ordu’dan ilim yapma çabama saygı gösteren bir dostum kıymetli kitaplar yollamıştı, listeden seçip. Bizim Ouzan’a da çok kitap geliyor. Bu arada, Ouzan bana Kuyucaklı Yusuf’u hediye etmişti fi tarihinde de hâlâ durur kütüphanemin başköşesinde. Bugün de Migros’tan online ev ihtiyaçlarını alalım dedik, baktık ki bir kitap hediye ediyorlar Can Yayınlarından, ekledik sepete bir Sebahattin Âli, Değirmen’ini, Göktürk geldi aklıma, Sebahattin Âli dediğimde beni düzeltip “orada şapka yok, ama Hasan Âli Yücel’de var” demişti. Babam da aynı şekilde düzeltmişti beni. Bugün bıyık da düzeltti. “A-a yeter ama” dedim. Ben ona yücelik katmak istediğimden özellikle böyle söylüyor ve yazıyorum! Bir Yusuf’un bir Raif Efendi’nin yaratıcısı bence küçücük de olsa bir şapkayı kesinlikle hak ediyor.

Şu an karşımda oturuyormuşsunuz gibi yazdım bugün. Giriş, gelişme, sonuç, günün özeti/hülasası, öznesi, yüklemi, tümleci olmadan, çalaklavye. Kusurlu, kabahatli, yalnız, yorgun, öylesine, yatağında sessizce akan berrak bir çay gibi.

Kusura bakmayın.

‘Zahit Bizi Tan Eyleme’ dinliyorum da size bir gün Zahid ile Rind’in Farsça tercümelerinden öyküler anlatayım. Hatırlatın.

“Kimse bilmez ahvalimiz”

*bu arada en sevdiğim ikinci kelime -ahval-

“Eyvallah!”

19. Kayıt

Merhaba.

Kaç gündür yazmıyorum bilmiyorum. Oysa ne çok şey birikti anlatacak. Mesela size yan apartmanın bahçe katında yaşayan yaşlı teyzeden bahsedecektim. Her sabah saat yedi gibi panjurunu açıp, sardunyalarını çaydanlığın altıyla nasıl suladığından… İbadet eder gibi aksatmadan. Sonra aynı anda bir karganın dalından kopardığı cevizi yere atarak kırma çabasından ya da komşu apartmanlardan birinin görevlisinin herkes uyuduğu esnada sokağın sonuna türkü söyleyerek yürümesinden… Size bir sürü içerik detayı biriktirdim hayata dair. Görüyorum ki herkes bir şekilde devam ediyor yolunda. Önüne geleni yaşıyor. Beğendiğini bir kenara koyuyor, beğenmediğini önünden çekiyor. Bir tek ben bu doğal seçilimin geride kalmış bir ferdi gibiyim. Karganın bile eğilimi, eşiği, yolculuğu, rutini, yeri yöresi belli. Anlamış yani dünyayı. Algılamış, meseleyi çözmüş, barışmış dünyayla. Yuvarlanıp gidiyor.

Bayram bugün. Dogmatik bir tavırla özlüyorum eski bayramları. Böyle evde yalnız geçirmek haricinde, üzerine bu yıl için bir sürü hayalini kurduğum şekilde… Babam ilk kez olmadan geçireceğim bu bayramı. Anneme sabah kahvaltısına gitmek ve giderken simit götürmek hayalimi, sonra sofrada hatalarıma kadar sahip olduğum her şeye şükretme eğilimimi rafa kaldıracağım.

Dün bir arkadaşım “ama dostların var, seni sevenler var, annen var” dedi. Sahip olduklarımı unutmuşum; görüyorum ki arada hatırlamakta veya biri tarafından hatırlatılmasında fayda var. Var olanları hatırladıkça yeniden güçleniyor insan galiba.

Buralara yazmadığım günlerde bir gece uyuyamıyor olmaktan isyan ettiğim bir anda kütüphaneden, vicdan yüklerimden en azından birini bir köşeye usulca fırlatayım diye Salinger’in Çavdar Tarlasında Çocuklar’ını okudum. Ondan sonra yine benimle çeşitli yolculuklar yapmış olan Ulusların Düşüşü’nü aldım elime. Buenos Aires’le başladım. Olmadı. Zihnimi susturmaya yardımcı olmadı bıraktım. Şu an aklımda kalan, sömürgeye gelen İspanyolların buraya “iyi havalar” anlamına gelen bu ismi koymaları sadece. Oysa eskiden ne kadar çok isterdim Buenos Aires’i görmeyi. Pek çok şey gibi merak aşamasında kaldı. Sonra bu merak da diğer pek çok dürtüm gibi kanatlandı, uçtu ve uzaklaştı.

Bir kitapla geçmedi bütün hafta. Bir de duvar boyadım rengarenk. Birkaç tane renkli gezegen. Bir sürü mahremiyetten uzak apartman. Bir de dünyaya başkaldırır gibi isyan hâlinde biraz yeşillik. Şimdi, salonun köşesinde gözüme kestirdiğim bir kiriş var. Belki bayramdaki yalnızlığımı yumruklayacak bir duvar boyama vidyosu daha çekerim. Altına da şeyi döşerim; “Yalnız ölmicem di mi?” şarkısını.

Bilmiyorum ya… Güzel çocuklarınız, sağlıklı bir aileniz varsa ve aynı çatı altındaysanız bu bayram sizden iyisi yok bence. Sarılın onlara. Şımartın onları. Heybenize atacağınız en değerli şey onlarla geçireceğiz zaman dilimleri. Bir gün, arkalarına baktıklarında sizi hep güzel ve yanlarında hatırlasınlar.

Yine de yaşamaktan öyle umursamaz öyle hoyrat bir eylemle vazgeçemiyor insan. Öyleyse umarım hep birlikte gerçekten daha unutulmaz bayramlarımız olur.

İyi bayramlar Babacığım.

İyi bayramlar Ayarsız.

İyi bayramlar Anne.

İyi bayramlar Zeynep.

18. Kayıt

Gecenin, sabaha yalvardığı ve sabah ezanının yeri göğü nurlandırdığı andan selamlar. Siz bu satırları okurken, muhtemelen ben kim bilir kaçıncı rüyamı görüyor olacağım. Pek çoğunun uyandığı saatte uyku bandımı başıma geçirip medet dileniyorum, biraz uykuya dalabileyim artık diye. Her uykuya dalabilişimi(?) (böyle bir kelime yoksa da artık var) de başarı olarak kaydediyorum. Bu kez biraz açlıktan, biraz dünyevi acılardan direndiğim gün ışığı, beni perperişan zapt ediyor.

Bugün, gün içerisinde sektörden çok sevdiğim abimiz bir dosya göndermiş. Uyku düzenimden çoğunluk bîhaber olduğu için de mesajına “kalkınca bakarım” diye üzerimde oldukça çiğ duracak bir cevap yazmışım. İftardan sonra gözümü açtığımda hemen yeni bir mesaj atıp özür diledim. Nitekim onun babamın vefatının akabinde attığı ve cevap yazmadığım son mesajı da “bize emanetsin, başımın tacısın” olmuş. Böyle, ben taziyelere çok uzun haftalar yanıt vermedim ve hatta uzun bir süre telefonları da cevaplamadım. İster istemez o son malum ve üzüntü dolu mesajla karşılaşınca ve o insana herhangi bir şey yazmam gerekiyorsa genellikle saçma sapan harflere basıp en azından birkaç dakika dahi görmeyeyim, hatırlamayayım diye sayfanın yukarılarda kalmasını sağlıyorum önceki mesajın. Herkesin bir acıdan kaçma yöntemi var. Benimki böyle. İlk haftalar buna “baba orucu” derdim. Asla bahsini geçirmezdim. Düşünmemeye çalışırdım. Şimdi kendimce bir zihin kontrol yöntemi geliştirdim. Üstesinden ancak böyle gelmeye çalışıyorum.

Dün gece, uzun saatler yazıp yazmamak konusunda kararsız kalıp, boş Word sayfasına bakıp, uzaklara dalıp, yazmamak konusunda kendimi ikna edip sıyrıldım. Açtım, nedense birkaç bozkurt belgeseli izledim. Sonra ise zihnimde sürekli olarak; “Atalardan bize kalan, emanettir bu vatan” diye mırıldanıp durdum. Bir açıp dinleseniz, dolanacak dilinize. Bilmiyorum ya, bu vatanı çok seviyorum. Türk olmayı çok seviyorum. Babamı çok seviyorum. Babam deyince aklıma Alparslan, Yunus Emre, Dede Korkut, Mehmet Akif, Mustafa Kemal, Seyit Arvasi filan geliyor. Onları hep babamdan dinledim. Şimdi ise eksikleri okuyarak tamamlamaya çalışıyorum.

Bu arada, bu akşam balkona taşındık artık. Mutfak faslına ara veriyorum. O kara delikten çıkmış olmak bile paha biçilemez. Bu, bay bıyıkla yaşadığımız ikinci evimiz ama benim ikamet ettiğim tam on yedinci ev. Pek çoğunda evi tutmadan evvel balkonu var mı telaşına düşmüşümdür. Haricinde, çabuk da alışabilen biri değilimdir aslında, aidiyet sorunu da sıkça yaşarım. Fakat şimdi sayarken düşündüm de hayat, şu kadarcık ömrümde ne çok yere sürüklemiş beni. Ne çok taşınmışım, o kitaplar ne kadar çok kolilenip yeniden yerleştirilmiş. Ve her seferinde yeni bir rafın rehini olmuş. Kaç kitap alınmış ve esir edilmiş o raflara, elimi hiç sürmemişim. Bunların hepsi vebal değil de nedir acaba? Babam hep şey derdi, “elindeki kitapları bitirdin mi?”

Bitiremiyorum.

Masanın üzerinde büyük ve mor su bardağında dalından kopartılmış beş tane kırmızı gül var şu anda. Ben kırmızı gül sevmem. Gül sevmem. Ama çiçekler annemden. Çiçekleri çok severim. Erguvanı, hele de begonvili, yasemini, sümbülü. Koparmam ama, kıyamam. Anneme de kızdım biraz zaten. “Sonunda kopardın mı anne, bırraavvoo!” dedim. Hâlbuki babam ne derdi; “çiçek dalında güzel, kızım.”

Ama bu kez masamda da güzel… Memleket güzel, çiçekler güzel, annem güzel, hava güzel. Hâlâ “çok şükür” diyebilecek çok fazla şey var. Mesela en az bir insanınız var, sarılıp çok şükür diyebileceğiniz. Sonra yukarıdaki çiçeklerden birinin kokusunu duyabiliyorsunuz, en az birinin açtığı bir sokaktan muhakkak geçiyorsunuz, en az bir hayal kırıklığınız ve öykünüz var. Muhakkak en az bir tane hayaliniz var. Bir yeteneğiniz var en az. En az bir insanın hayatına dokunmuşsunuzdur muhakkak, güzel izler bırakmışsınızdır onda.

Böyle. Bugün, bugün değilse bile şu an ben hâlâ pek çok şey için şükrediyorum. İyi ki gitmemişim, iyi ki dönmüşüm, iyi ki kalmışım bu vatanda. Bu şehirde hatta.

Umarım sizin de “iyi ki buradayım,” dediğiniz bir gününüz olur, olmuştur. Bu dünyadan, bu memleketten bir “ben” geçtim diyebilirsiniz umarım.

Mutlu olmaya, mutlu kalmaya bakın. Hayat çok kısa.

17. Kayıt

Hayat normalleşmeye başlıyor galiba. Annem bile haftalar sonra ilk kez dışarı çıkmış. Bugün ikindi gibi beni uyandırıp, “balkona çık” dedi. Çıktım. “Hep sen mi bana gelip aşağıdan konuşacaksın, bu kez de ben sana geldim aşağıdan konuşacağım” dedi. Bizim bıyık es vermeden çalıştığı için aile büyükleriyle sosyal mesafeyi koruyup evlerine girmedik hiç.

Günlerdir inanılmaz yorgunum. Gerçi bu kelime benim muazzam(!) kelime haznem içerisinde en sık kullanılan kelime zannedersem. ATM’lerin ya da tuşlu telefonların 5 tuşu gibi. Tuş demişken, bizim bıyık beyin, iki yıl evvel klavyesinden düşürdüğü E harfini hâlâ yerine taktıramadık. Bazen gördükçe hem üzülüyorum hem gülüyorum. Günün yirmi saatini bilgisayar başında geçirip, Georges Perec gibi hayatına E harfi olmadan devam ediyor. Modern zamanlarda bir “Kayboluş” hikâyesi.

Dün artık uzatıp uzatıp azar yediğim dosyalar için editöre uğradım. Buralarda da niçin adını zikretmeye yeltenmiyorum hiç onu da bilmiyorum. Neyse bir süre daha gizemli kalmasında beis görmüyorum. Fakat entelektüel seviyesinin hayranıyız, onu gizlememizde bir sakınca yok. Bu arada bu entelektüel mi entellektüel mi tartışmasını da es geçiyorum. Olayın sarımsak muhabbetine dönmesinden çekiniyorum zira.

Benden on beş gün sonra babasını kaybeden yirmi yaşımdaki kuzenimle görüştüm bugün. “Ayda on kitap okuyorum. Hatta artık sadece kitap okuyorum” dedi. Düşündüm ki en fazla kitap okuduğum yıllar o yıllardı benim de. Araya ne giriyor böyle, neler oluyor da tashih ettiğim dosyalar/kitaplar haricinde ayda bir kitabı bile bitiremiyorum… Sonra kalktım sade yağ yaptım. Evet, sanırım araya brokoli çorbaları, patates püreleri filan giriyor. Kitaptan çok çamaşır suyu taşıyorum elimde. Ya da kalemden ziyade kepçeyle haşır neşirim.

Yine de okumaya aç olmak önünü alamadığı bir şey insanın. Şunu okumam gerek, şunu da, a buna hemen başlamalıyım, peki ya bu ne zamandır aklımda gibi gibi gibi. Sonra kendine dönüp bakıyorsun, hâlâ yolun o kadar başındasın ki… Okumak, kesinlikle yazmaktan ya da düzeltmekten keyifli bir eylem. Muazzam bir kaçış yolu. Dünyayı öteleyebilme gücü. Yirmi dokuzuncu yaş günümde babama hediye ettiğim Küçük Prens geliyor şimdi aklıma. Cağaloğlu’nda ve Türk Ocağı’ndaki küçük kutlamamız. Tramvayla eve giderken, daha yolda kitabı bitirişi… Babam buralardan gittiğinde, bilgisayarını karıştırırken içinden Tolstoy’un Bisikleti çıktı. Babamın altmış yaşında Küçük Prens ile tanışmış olmasını o anda da anımsamıştım.

Bilmezsiniz, babamın muazzam bir kütüphanesi vardı. Çok eski zamanlardan kurmaya başladığı. Bugün hapur hupur edindiğimiz/okuduğumuz pek çok değerli kitabın en eski baskıları okunmuş ve raflarında yerini almıştı. Sonra o başka bir şehre giderken hepsini aldı götürdü. Bir dernek kurdu, bir de çalışma odası. Yerleştirdi kitaplarının tümünü. Çocukluğumda kütüphanenin en üstünde duran beş bin sayfalık mavi beyaz ciltli bir kitabın, içeriğini bilmediğim hâlde hep gözümün önüne gelmesinden mütevellit biraz büyüyünce “onu bana versene” dedim. “Olmaz, lazım bana” demişti. Babam ölünce kütüphanesinden aldığım tek şey o kitap oldu. Bir de söz verdim o zamanlar kendime, babamınkinden daha büyük bir kütüphane kuracağım, diye. Şimdi fena olmayan bir kütüphanem var. Babamın rafından çıkardığım o kocaman kitabı yine kitaplığın -bu kez kendi kitaplığımın- en üstüne yatay bir vaziyette yerleştirdim. Bir de her kitabına bastığı kaşenin aynısından kendime de yaptırmıştım seneler evvel. Kitapların sayfalarına basıyorum. Bizim bıyık bey her seferinde bu itidalime kızsa da dün editörün kitapları için de aynı eylemde bulunduğunu görünce doğru yolda olduğuma yeniden kanaat getirdim.

Galiba bu gecelik bu kadar.

Bir yerlerde düğüm düğüm olmuşsa boğazınız, başka bir acıya rağmen o düğümü günü geliyor yutkunabiliyorsunuz. Yine de içimizdeki kor baki.

Sağlıcakla kalmaya devam edin.

16. Kayıt

Uzun süredir Laleli’de öğrenciyim. Merdivenleri aşınmış, tavanları yüksek, eski, taş ve uzun binada. İlk defa 2009 yılında İran’a gidişimde birkaç yıl sonra bu seyahatin beni, bu okulun Fars Dili ve Edebiyatı bölümüne sürükleyeceğini bilmiyordum. Üstelik çocukluğumun Prens of Persian ile geçmiş olması da çok sonraları aklıma gelmişti. Ya da sürekli istikametim olan Sirkeci-Laleli güzergâhını yürürken esnafın çekiştirip “Khosh Amadid!” diye seslenmesi de cabası.

Büyük dedelerim Özbekistan’dan belki ama bana en çok Acem muamelesi yapılıyor buralarda. Ben de bazen hiç çaktırmıyorum. Yabancı zannedilmek ve karşı tarafın devinimlerini izlemek hoşuma gidiyor. Amerika’da Harvard’dan bir hocanın da bana hediye ettiği kitabın ‘Persepolis’ olmasının dışında, hayatımın belli dönemlerinde Farsça, kayda alınacak sıklıkta karşıma çıktı. Ama ben yarım yamalak bir insan olduğum için hep kıyısından geçtiğim dil ve kültüre olan aidiyetim de mümkün olduğunca oralarda dolaşmaktan ibaret kaldı. Yine de sözcüklerin tınısı, kendi içerisindeki gürültüsü ve gücü beni o kadar cezbediyor ki ilk derslerden birinde öğrendiğim bir kelimeyi anlatacağım şimdi size. “Tenha!”

O gün Farsça’daki en güzel ikinci kelimeyi öğrenmiştim. Tenha! Anlamı ‘yalnız’ demekmiş. Hoca tahtaya yazdığı vakit nasıl şaşırıp nasıl etkisinde kaldığımı hatırlıyorum. Nasıl başka bir dilden anadilime sürüklenip gelen ve bu kadar kuvvetlice etki edebilen bir kelime olabilirdi ki. Ders esnasında içimden konuşmalarım sürüyorken, yaşamım süresince sınıfta, eylemde, sofrada, konuda komşuda hep en yalnız yerlerde en kalabalık hissettim. Kaybolmayı, kaybetmekten daha fazla sevdim. Fakat tenhalığım sebebiyle de en çok bir sürü kaybetmek yaşadım.

Fazlasıyla saçmaladım. Çünkü tenhaydım ve nasıl olsa sesimi kimse duymayacaktı. Yüzümü kimse okuyamayacak, tavırlarımı kimse fütursuz bulmayacaktı. “Tenhayım ulan çünkü ben!” diye içimden haykırıyordum. Diyorum hâlâ evet. Bu dilimde kimsenin olmadığı yer anlamına gelen kelime ile ben, o dilde, yanında kimsesi olmayan insanım. Tenhayım.

Çünkü kalbimden geçen bin cümle şey dilime vurdu. Çünkü size tenhanın en güzel ikinci kelime olduğunu söylerken, ilk kelimenin dil olduğunu kendime sakladım. Güzel şeyler böyledir. Hep önce kendine saklarsın. Evet Farsça’da dil sözcüğünü telaffuz edip kullandığında, gönül deyiveriyorsun. Ne zarif, ne kadar derin ve kıymetli değil mi?

Gönlümüzdeki her haykırış kimi zaman gürültülü kimi zaman da büyük esler vuruyor duvarlara. Ve dil kıyına taşınıyor tenhalığın. Bir tenha oluyorsun onca kalabalıkta yine bağıra bağıra dildeki her çığlığı kusuyorsun. Dil, gönül. Tenha, yalnız. İhtiyacımız olan kadarı bizimle, yalnızız…

Dil kıyınızdaki tenhalığınızı muhafaza etmeniz dileğimle…

15. Kayıt

Değişik geçti gece. Yaşlı bir teyze yolda beni durdurup ördüğü yün çorabı satmak istedi. Mayıs ayındayız, bol güneşli bir ikindi vaktiydi. “Olur,” dedim, “alayım.” Aldım. Arkamı döndüm yürürken seslendi yine arkamdan, “Fitreni verdin mi?” dedi bu kez. Tekrar yanına dönüp, “Yok daha vermedim,” dedim. “Bana verir misin, benim çok ihtiyacım var?” dedi. “Olur,” dedim, “yarın buradaysan getireyim.”

Bu İslamiyet’teki zekâttır, fitredir ve sair sosyolojik kaideleri çok seviyorum. Şahane bir örgü var ve yapman gereken belli. Sende daha fazlaysa, senden daha az sahip olana ver. Bu senin vatandaşlık görevin olmalı ve bunu yapınca vicdan rahatlığı da duymamalısın. Aynı, akşam yemeğini yemek gibi ya da işe gitmek gibi. Bunları yaptığında vicdani bir rahatlık hissediyor musun? Hayır. Gerekeni yapıyor yoluna devam ediyorsun. Böyle böyle belki insanlığın bir ucundan tutmuş oluruz. Bilmiyorum.

Biliyorsunuz benim günüm gece yarısından sonra başlıyor. Tashihin artık sonuna geldiğim için kendimce izin kullandım. Tam bir şeyler okuyayım derken birisi buralardan babamın büroda çalışma arası verip ney üflediği videoyu paylaşmış. Tertemiz bir “uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz gece” üfleyişi… Sonra birden bir aydınlanma geldi. Annemin şahane ve kıymetli eski bir udu vardı. Uzun zamandır tellerini değiştirip kullanmayı arzu ediyordum. Çocukken, perdeli enstrüman öğrenmiş olduğum için notalarını ezbere bildiğim şarkıları çalardım o udla, sadece o kadarcık. Sonra yıllarca öyle bir köşede boynu bükük kalmıştı. Geçtiğimiz akşamlardan birinde ud taksimi dinlerken aklıma geldi. Neden denemiyorum? Hayat normalleşmeye başlar başlar en yakın müzik okuluna kayıt yaptırmaya karar verdim. Neyse ardından, babamın dinleti kaydı tamamlanınca, salonun köşesine usulca yerleştirdiğim ney geldi bu kez hatırıma. Babamın videoda üflediği, büroda muhafaza ettiği, yayla akşamlarını hüzünlendirdiği o neyi… Babam gidince bürodan aldığım tek eşyası o ney olmuştu. Zaten bana babamdan kalan bir börk, bir ney, bir yağlı boya tablo ve birkaç kitaptan başka bir şey olmadı. Bir de hastaneye son götürülüşünde ayağından çıkarılan çorapları..

Babamın neyini yıllarca üflemeye çalışmıştım. Her seferinde de “Baba ya bundan ses çıkmıyor, galiba gerçekten imanla ilgili bir şey,” dediğimde, “Ver kızım göstereyim,” deyip, ağlatırdı neyi de beni de, üfleyerek.

Neyse Youtube’dan bir ney eğitimi açıp bir buçuk saat kadar ses çıkarmaya çalıştım. En sonunda yok elini dizine koy, yok şu parmağın burada yok orada tut, bütün bu direktifleri atlayıp tek bir dudak hareketi yaparak nihayet yıllardır çıkaramadığım o sesi çıkarmayı başardım. Ama evdeki hoplamalı, zıplamalı, haykırmalı hâlimi görmeliydiniz. İnce bir detay fark ettim; videodaki hoca “’Hû’ dediğinizde çıkacaktır, eğer dudağınızın kenarına doğru şekilde yerleştirirseniz” demişti. Ne hecelediysem ya da dediysem çıkmayan ses hakikaten “Hû” diye üfleyince çıktı.

Ardından bugünlük bu kadar çalışma yeter diyerek neyi yerine götürdüm. Bu defa epey aklımda olan babamın yayınevine teslim ettiği dosyaları okumaya yeltendim. Dünya açılınca baskıya devam edilecek. Hep söylerdi; “Zeynep sen benim dosyaların redaksiyonunu yapar mısın?” diye de ben de ona şey derdim “Vaktim yok baba, hem ben çok pahalıya okuyorum bütçen yetmez.” “Aşk olsun,” derdi, güler geçerdik. Şimdi açıp okudum da dosyadan birkaç makalesini, “Vay be! Çok iyi dosyaymış, keşke istişaresini yapsaydım onunla,” dedim. Böyle. Onun kelimelerine dokunmak, onu anlıyor olmak, yazdıklarına hayranlık duymak, onda kendimi ve kendimde onu bulmak da büyük kıymet, şans benim için. Sonra da şükrettim. Şu okumak ve yazmak üzerine beklentisizce sabır gösterip, emek verdiğim için hep takdirini almış olmak da en büyük tesellim şimdi.

Bundan çok yıllar önce iki arkadaş bir yayınevi kurup sektörde var olmaya çalışmıştık. Cağaloğlu’nda eski bir hanın, ufak bir odasında… Birlikte çalıştığım dostum Mert, sol cenahtan ve her eylemde en önde yer alan, babamın hayatında en tasvip etmeyeceği yaşam tarzının temsiliydi. Buna rağmen ikisinin de sevimli ve kuvvetli belâgatları sebebiyle her hafta ofise uğrayan babamla Mert arasında lezzetli bir frekans yakalanmıştı. Bizim işler maddi açıdan zora girince babam bizi arayıp, “Gelin büronun bir odasını kullanın, buradan sürdürün faaliyetlerinizi,” demişti. Bir de bu işlerde uzun uzun yıllar çok fazla para kazanamamış olmama rağmen her seferinde “Olsun kızım, çok kıymetli bir iş yapıyorsun ben destekliyorum,” diye eklemişti. Neyse, Mert’le biz, Mert’in kendini doğaya adaması ve sonunda ağaca filan tapmaya başlaması nedeniyle on yıldır görüşememiştik. Mert geçenlerde “Selahattin Amca mı öldü ya, inanamıyorum,” deyip o kadar üzgün aradı ki beni. “Baba” dedim ya… Sen kimlerde ne izler bırakmışsın böyle!

Kuran’ı Kerim’de ilk ayet “Oku” diye başlıyor. Mesnevi’nin ilk kelâmı “Dinle”. Babam da bana hep “Yaz,” dedi. Son konuşmamızda bile “Yaz,” dedi. “Kimse okumasa da ben okurum,” dedi. Şimdi kimse okumasa da kendim okurum deyip yazıyorum babacığım. Okuyorum, Dinliyorum, Yazıyorum babacığım…

Gözyaşı insanın kalbini ferahlatıyor.Ağlamayı ihmal etmeyin.

14. Kayıt

Sosyal medyadan birkaç gündür takip ettiğim biri mesaj attı bugün. Ben aslında bu civardan biliyor da takip ediyor/ediyorum zannetmiştim. “Babanız, babamın asker arkadaşıydı” dedi. Gözlerim doldu o mesajı alınca. Toparlandım uzandığım yerde. Doğruldum, heyecanlandım. Hafızamı taradım hemen, babamın anlatmadığı ya da dürüst olayım benim çok dikkat kesilerek dinlemediğim –muhtemelen- askerlik anılarını düşündüm.

Biliyor musunuz… En çok sevdiğinizi kaybettiğinizde yastığında kalan bir saç teli bile paha biçilmez değerde oluyor.

Bugün daha önemli bir şey olmadı.

İyi insan olarak kalmaya özen gösterin yeter. En zoru bu zaten. Kolay gelsin.

13. Kayıt

Çok anlatacak bir olayım yok bugüne ait. Düne dair ya da önceki güne ya da öncesine… Hadi sizi şaşırtayım, yarına bile yok aslında. Tarihe not düşüp de ne yapacağız ama değil mi? 1984’de -George Orwell- bunun gayet değiştirilebilir bir şey olduğunu okumadık mı?

Yine de söz uçar, yazı kalır demişler. Böyle atasözleri, deyimler, nasihatler, meseller filan derken galiba bildiğin yaşlanıyorum ben. Aslında bugün vasiyetimi yazacaktım buraya. Bence kalması gereken en kıymetli yazı o. Bu arada çok yakın bir arkadaşım kendine Kerbela ziyaretinden kefen aldı. (Tanrım, yazıyı çok karanlık sürdürüyorum. Affedersiniz) Kefen muhabbetine inanılmaz heyecanlandım. Ardından tesadüfen izlediğim Dedemin İnsanları filminde bizim romantik yönetmenimiz Çağan Irmak da -ki bayılırım-  bu detaya şahane yer vermişti ve ben -akabinde- o sahneden çok etkilendim.

Şimdiye dek sürekli hayattan beklentileri olan, maddi güce –gerektiğince- ehemmiyet veren, para harcamayı da seven biri olmama rağmen ilk kez bir şeye sahip olmak, bir şeyi edinmek için bu kadar yanıp tutuştum. Ortalık düzelince yapacağım ilk şey kefen almak. Dikişsiz.

Yine gün sonunda ölümü andıktan sonra, sanki hiç ölmeyecekmişim gibi sabahın dördünde kalkıp tez çalıştım. Konu “yoksulluk” ile bağdaşık olduğundan, yaptığım makale taraması sırasında, evde de bununla ilgili biraz münazara yaptık bizim bıyık beyle. Ben gündemi pek takip etmeyen, kendini bu dünya gailesinden mümkün olduğunca uzak tutmaya çalışan biri olarak doların yedi lirayı geçtiği haberini yeni aldım.

Oturdum sonra yine bir sürü insan için kafamdan çözüm yolları didikledim. Bu insanlar hatta biz, bu kadar zor şartların altından nasıl kalkabiliyor, nasıl ay sonunu geçirebiliyor(uz) diye düşündüm durdum. Okulda küreselleşme dersi almıştım. Hocaya da aynen böyle sormuştum. “Hocam! Bu bir mucize!”

Durumun, bu ülkeyle ilgili bir şey olmadığını düşünüyorum. Esasen –kanaatimce- bu salt bu ülkeyle alakalı değil. Bilmiyorum, dünyayı da gezmedim tabi ama Amerika’da hatırı sayılır bir süre geçirdim mesela. Artık insanlar, sokaktan geçen ve hiç tanımadığı insanlardan yalnızca bir tek sigara isteyip karşılığında cent verecek kadar kapitalizmi yaşıyorlar. Muhtemelen bunun daha küçük bir örneği olamaz. Bir süre sonra da siz alışıyorsunuz bu sisteme. Taksiye bindiğinizde ödeyeceğiniz vergi ya da kafede vermek zorunda olduğunuz bahşiş gelip konuyor önünüze. Düşünsenize Türkiye’ye bu sistemi getirdiğinizi… Cem Yılmaz’ın bahsettiği gibi o sistemi “yıkarlar.”

Evet, kapitalizmin ister istemez bir parçasıyız. Evet artık bunun geri dönüşü çok zor, hatta belki imkansız. Belki bu virüs sistemi aniden çürütmese bile önemli oranda hasar verdi. Göz göre göre dünyanın kepenkleri indi ve durduruldu tüm dünyada egemen olan küresel kuvvet. Ayrıca bu hususta en derin yaram bu küresel kapital diktenin “yerelliği” de ulaşılamaz ve lüks kılmış olması. Bunun üzerine yüzlerce örnek verebilirim. İnsanoğlu aç gözlü, vahşi ve “katliamsever.” Ne kadar çok şeye sahip olsa bile bir gün ardına dönüp bir kez bile bakmadığı yoksulun yeri geliyor yoksulluğuna bile ya da var olan yokluğuna bile göz dikiyor.

Mesela uzun. Vakit dar. Ayrıca karnım da aç.

Bazen böyle zihninde birbirinin kuyruğunu yakalayamayan onlarca tilkinin fısıltısını üflüyorum buralara, anlamsız anlamsız… Olsun. Bence bundan sonra daha güzel şeyler olacak. Cömert kalın.

12. Kayıt

Uyandım. Döndüm, döndüm, döndüm durdum. Birhan Keskin’in bir şiiri geldi aklıma.

“Döndüğüm, döndüğüm ama döndüğüm

Döndüğüm bu sema sensin, döndüğüm.”

Ben düz duvarlarla bakışmaktan başka bir şey bulamadım yine. Sonra kalktım, bir sarımsak mı sarmısak mı ikileminde anneme uğrayıp zihnimdeki tartışmayı bastırarak siparişini teslim ettim. Bu arada ikilemde kalınacak kadar var, bu şey muazzam pahalılaşmış. Çoğu evde yüzüne bakılmayan sarmısak! Bizim editöre sordum bugün “sarımsak ulan!” dedi.

Mesela tartışmayı uzatmaktan çekindiğim insanların başında bizim editör gelir. Editör olduğu için değil, öyle biri olduğu için. O, sonuna “ulan” diye eklediğinde “aman iyi tamam” deyip kestirip atmazsan zarardasın.

Bu arada bu yağmurlu hava o kadar heyecanlandırdı ki beni,  dışarı çıkarken ruj bile sürdüm. Her ne kadar baharda doğmuş olsam da kesinlikle puslu hava insanıyım. Yağmur yağsın, toprak, deniz koksun sokak, saçak altlarını kollayayım yürürken, şemsiye kullanmayayım, hırpalanmış botlarımı giyeyim, trençkotumun kemerini fiyonk yapayım, boynuma bir şal atayım, ufacık ürpereyim sokağın ferahında… Yağmurun değdiği her bir saç telim boncuk boncuk kıvrılsın. Huzurlu bir mücadele vereyim yürürken kendi içimde, sokakta.

Eve gelip turuncu mercimek çorbası yaptım. Limon kabuğundan nar ekşisine kadar buzdolabında ne bulduysam attım içine. Bir de iki yıl evvel Halfeti’den aldığım dağ kekiği vardı. İki yıldır aromasından ve kokusundan hiçbir şey kaybetmemiş. Salçayı Antalyalı akrabalarımız yapıp göndermişti. Zeytinyağını babam… Ah güzel babam… Her hasatta büyük tenekelerle taze sıkım zeytinyağı gönderirdi. Artık kullanmaya kıyamadığım gerçeği de var. Belki de iki kişi olduğumuzdan değil de zeytinyağını az kullanmak için porsiyonları küçük pişiriyorum. Bilinçaltım her eylemime müdahil pes! Neyse, Türkiye mozaiğinde pişirdiğim çorbam, bence beni utandırmadı.

Bu aralar çoğu insan gibi çalışmaya başladığım saat, gecenin 11’ini buluyor. Fakat zihin çatışmalarıyla başladığım günü bana göre olanca verimlilikte tamamladım. Üç aydır ertelediğim teze “hadi bakalım” dedim nihayet. Artık danışmanıma mail atmaya utanır hâle gelmiştim çünkü. Dante’nin Cehennem’ini okumaya da devam ediyorum. Haftalar sonra huzurla uyuyabileceğim sanırım.

Hah! Bir de sıfır takipçili bir twitter hesabım var artık. Baktım herkes orada, bulaştım ben de yıllar sonra. Fakat çok değişmiş oralar. Şimdilik konvers fotoğraflı hesabım boşlukta sallanıyor. Neden bulaştım bilmiyorum da. Neden aramıyorum da. Yaşıyorum karşılaştığımca.

Sevgiyle Kalın.

11. Kayıt

Ouzan’a Mektup…

İnsanın dostları olmalı. Vakitsiz arayıp ağlayabileceği. Ve senin acını kendi ciğerinde, duyacağın ses tonunda taşıdığını görmek onun.

Oğuzhan, sana hep “fakir” diyorum ya. Senin varlığın servet biliyor musun? Başkalarının yarasını kendi bandının içerisine hapsettiğini biliyorum. “Keşke bunca acıyı ben çeksem” diye içerinden fısıldadığını işitebiliyorum. Sen, ben ve diğer dostların için çok kıymetlisin.

Bahçeye bırakmak zorunda kaldığın kedine bile mahcup olacak kadar duyarlı olduğun için iyi ki benim, bizim dostumuzsun. Bunca yaşına rağmen annenin kalbine üfleyebildiğin için iyi insan, hayırlı evlatsın. Varını yoğunu, kitaplara, öykülere, masallara yatırdığın için değerlisin, insanların kaderinde ve çekişmelerinde ve öfke ya da samimiyetlerinde alt metin aramadığın için bilgesin, kendi doğruların, davan, duruşun olduğu için güçlüsün. Sen iyi ki hayatımızda, yanımızda, yöremizde, yolumuzun başındasın.

Çok bir şey öğrenmedim büyürken belki. El yordamıyla keşfettiğim en paha biçilemez şey hayatta mühim, kıymetli dostlar biriktirmek. Ben, yolda kaldığımda kapısını çalacağım böyle dostlara sahip olduğum için çok şanslıyım. Bu da benim belki de hep peşinden koştuğum hakikatim.

Geçen üç gün içerisinde kayda değer yaptığım tek şey dostlarım, dostluklarım hakkında tefekkür etmek oldu. Çünkü derler ya, dostların seçtiğin ailendir diye. Kocaman, şahane bir ailenin parçası hissediyorum kendimi. Yoksa bu acılar tek başına yüklenilmezdi. Bugün, buradan her birine ayrı ayrı, varlığıma anlam kattıkları için minnettarım. Onlarla köklerimi güçlendirip, filizlerimi sürüyor, yaralarımı iyileştiriyor, mutluluklarımı kahkahalarla süslüyorum.

Yazacak daha önemli bir değerim yok bugün. Babam hep “Allah iyi insanlarla karşılaştırsın” derdi. Şimdi biliyorum ki babam çok haklı dualar ediyormuş. Ben de hepiniz için aynısını diliyorum. Umarım kalbinizin içini görebilecek dostlarınız olur. Yoldaşlarınız…

10. Kayıt

Bazen açlıktan bazen de hiçbir şey yapmıyor olmanın verdiği yorgunluktan yazamıyorum. Kimi zaman da yeterli hüzne kapılamıyorum galiba. Bugün Elif’e “Ne yazayım, yok mu bir hüznün, sıkıntın, kederin? İlham ol bana” dedim. “Bu aralar keyfim çok yerinde ve bu nadiren olur,” dedi bana. Mutlu oldum.

Biz hüzün sevdiğimiz kadar keyif de severiz. Bunların hepsi büyürken fazla şiir okumuş, fazla empati yapmış ve hafta sonları fazlaca Türk filmlerinin büyüsüne kapılmış olmaktan muhtemelen. Sabah kahvaltılarını hazırlarken annemin, “uyanın” nidalarının arasında fondan muhakkak Ayhan Işık, Türkan Şoray, Tarık Akan replikleri gelirdi. Türk filmi kırmızı çizgimizdir nihayetinde.

Mesela ben kapı gıcırtısına gözleri dolan bir kadın olarak, Hülya Koçyiğit ve Kartal Tibet’in oynadığı Senede Bir Gün filminde esir alınan Türklerin sırayla taş taşıdıkları anda Adnan Şenses’in şarkıyı seslendirip kırbaçlandıktan sonra art arda Kartal Tibet, Kadir Savun, Münir Özkul’un şarkıyı devam ettirdikleri sahneye her defasında hıçkıra hıçkıra ağlarım.

Ya da yine Hülya Koçyiğit ve Tarık Akan’ın oynadığı Beyoğlu Güzeli filminde Ceylanpınarı’nda oturup Alev’in Ferit’e “Bakarsın seni bırakıp kaçarım, bakarsın ölürüm” dediği sahnede de düğüm düğüm olur boğazım. Sonra, Türkan Şoray’ın o muhteşem Dönüş filmi çıkar karşıma. Kadir İnanır’ın yani İbrahim’in sonunda köye, Gülcan’a dönüşünde geçirdiği trafik kazasının ardından, Gülcan’ın İbrahim’in bebeğini göğsüne bastırıp bir hikayeyi bitirişi ve yeni bir hikayeyi başlatmasına… Peki ya Sabiha? Sabiha’nın Vesikalı Yarim filminde, Halil’i görmek için babasının manavına gidip babasının Sabiha’ya hiçbir şey sormadan bir kese kağıdına elma doldururken “Halil nasıl?” demesi. O eski insan naifliği? Ben tutamam buralarda hiç, hem utanır bunca yaşımdan hem de hiç utanmadan ağlarım iki gözüm iki çeşme hâlâ…

Hüzün bizim ışıldayan tarafımız. Ama biz de biliyoruz en sevdiklerimizi aynı masada ağırlayıp kocaman gülümsemelerle, eğlenceli gürültüler arasında servis tabaklarını birbirimize uzatmayı. Yaz gecelerinin tatlı serinliğinde kalkıp bir şal almak isteyişini fakat o muazzam sohbeti bırakıp içeri giremeyişini hatırla mesela. Akşam sefalarının akşam ezanıyla açmaya başlayışı ve her yaz topladığın o tohumların sürekli doldurduğun ceplerinde unutulması ya da…

Hayatımda, birbirlerini hiç tanımayan, karşılaşmamış fakat bir denk gelseler muhabbeti zirveye taşıyacak insanlar var. Şahane adamlar-kadınlar var ayrı ayrı arkadaşım. Şimdi Elif’in baş köşede olacağı bir masa hayali kurdum.

Şöyle harikulade bir masa hazırlayacaksın. Sıcak soğuk Allah ne verdiyse sereceksin mezeleri, çıkaracaksın. Hep beraber, herkes bir sandalye çekecek. Toplaşacaksın masaya hepsiyle. Fonda kesinlikle ama kesinlikle Necdet Tokatlıoğlu ud taksiminin ardından “yalnız bırakıp gitme bu akşam yine erken, öksüz sanırım ben kendimi sensiz içerken” olacak. Kimse gitmeyecek bu sefer. Herkes hâlinden memnun. Ve kimse ölmeyecek. Sen de diğerleriyle taksimi dinliyormuş gibi yapacaksın ama orta karar bir ses tonunda etrafınla sohbete dalmış olacaksın. Börülceyi biri sana uzatacak, sen ötekine közlenmiş biberi. Bir kargaşa, tatlı bir gürültü, bir tarifsiz muhabbet olacak. Necdet Bey şarkıya girince ucundan kısılacak sesler. Havaya herkesin kalbindeki, ruhundaki, zihnindeki anılar toplu hâlde ama yavaş yavaş çökecek. Herkes kırgın, herkes bir miktar kaybetmiş, yine de mutlu, hey gidi’li gülümseyecek kendi içine.

Bak işte yavaştan mırıldanmaya başlayıp bir taraftan sigara kullanan paketini, tütün kullanan çarşafını ararken tam o anda şöyle diyecek Necdet Hoca “en neşeli demler bu gece sazla geçerken”. Herkes birbirine bakıp birlikteliğine, bu geceye, bu masaya, hatta Türk sanat musikisine, ud’a, Mısırlı İbrahim Efendi’den, Ahmet Refik’e kadar şükredecek.

Mutfağa çatalları yenilemeye gittiğimde, içeriden gelen müziğin ve dostların sesiyle kalbime şöyle fısıldıyorum; ‘Yaşlanıyorum galiba’. ‘Şükredecek çok sebebim var ve hayattan az beklentim kaldı.’
var olsun masamın eski bir sandalyesini çekip soframı benimle paylaşan tüm dostlarım! Fakat yine de kaç kişiyiz Ayhan Işık’ın sesinden Gönül Belası şarkısını dinleyip içlenen?

9. Kayıt

Bu satırları size çalışma odamdaki ahşap çalışma masamdan yazıyorum. Böyle söyleyince kulağa çok havalı geliyor değil mi. Siz bir de akşam görün bu odayı. Perdeleri kapatıp abajurun ışığına sığındığımızda…

Kalkıyorum ara sıra çalışma koltuğumdan. Beyaz. Bu odadaki hiçbir şey bir diğer şeyle uyumlu değil. Tüller siyah, güneşlikler pembe. Duvar kapiçino gibi alengirli bir renk. Kitaplıklar kırmızı, kilim mavi fakat berjer turuncu, çalışma koltuğu beyaz fakat abajur mor. Kanepe bej. Böyle bütçenin yettiği kadar yerleştirilebilmiş bir oda işte. Bu altımdaki beyaz koltuğa da bay bıyık Ferrari diyor. Bence tam bir Tofaş. Da. Neyse konumuz başka.

Bugün aslında telefon rehberlerinden bahsedecektim size ama o sırada düşünmek için cama yaklaştım. 33 yıllık maratonun 25 yılını filan izleyerek geçirdiğim için cama yaklaştım aheste bir aşinalıkla. Bir de ne göreyim, hiçbir şey. Sonra gittim mutfağın camından baktım, hiçbir şey. Sonra yatak odasının camından, hiçbir şey… Balkondan aynı. Sürekli bambaşka daireler dışında hiçbir şey görmüyorum ve bu beni gerçekten kahrediyor.

Oysa ben en çok boşlukları, geniş düzlükleri, tarlaları, uzun ince yolları, uçsuz bucaksız denizleri sevdim. Şimdi bu şehirde nereye baksam başka bir pencere, bambaşka bir hayat fakat bilinmez. Perdeleri sıkıca kapalı daireler. Kimse perdesini kıpırdatamıyor. Görünmez diyorsun, ama sen görüyorsan muhakkak o da görüyordur. Dolanamıyorsun şöyle en gizli mabedinde yalınayak. Ağlayamıyorsun höyküre höyküre, çünkü sesini duyan, kapını çalan, kolluk kuvvetlerine duyuran olur maazallah. Acı çekiyorsun değil de hatta özlüyorsun değil de ve hatta dayanamıyorsun değil de çığlık atıyorsun, kavga ediyorsun zannederler. Biliyorsun, insanlar çoğunlukla bilmezler. İnsanlar genellikle zannederler.

Ben kaplumbağa gibi kabuğuma sığınmayı, büyükşehirde yaşıyorken öğrendim. Ezen, söylenen, soran, gören olmasın diye kollarını, bacaklarını ve kafanı ve yüreğini kabuğunun içine sığdırabilmeyi öğretiyor sana büyükşehir.

Giremediğin denizin insanı olduğunu zannediyorsun. Vapurda birisi içtiği sigarayı denize atıyor, aman kavga çıkmasın diye bakışlarına bile müdahale ediyor yanındakiler. Bir şekilde artık yerlisi olduğum Bodrum’da bir akşam dolaşırken kıyıda oturan kaptanlara denizin nasıl böyle temiz kalabildiğini sorduğumda, “ekmeğimiz deniz bizim, tabi temiz tutacağız ”dedi. Bunu şimdi gel de bizim denize bira şişesini, sigarasını vs fırlatan hayvanlara anlat değil mi?

Bazı şeyler çok zor.

Bak atmosferdeki delik kapanmış. Yunuslar sahillere koşmuş. Şehirlerden tepeleri karla kaplı dağlar görünür olmuş. Dünya bir kendine gelmiş, nefes almış, dinlenmiş. Peki şu balkonsuz, bahçesiz, ağaçsız, geniş düzlüksüz evler, apartmanlar ne olacak peki? Sıkıştırılmış, konsantre hayatlar? Uyurken üzerine üzerine gelen gardroplar, kenarından geçmek zorunda kaldığımız orta sehpalar, buzdolabının kapağını açtığımızda yer kalmayan mutfaklar, yılda bir kez ya kullanılan ya da hiç akla bile gelmeyen yemek takımları? Ne olacak bütün bunlar?..

Bugün yine en çok düşündüm durdum. En çok duruyorum zaten. Bir de düşünüyorum. Bazen durup düşünüyorum bazen de düşünürken duruyorum.

Gidip bütün perdeleri ardına dek açıp, buradayım ve yaralarım kanıyor diye bağırmak istiyorum. Bu kadar acımasızlık ve beton içerisinde bunca yol nasıl yürünür soruyorum şimdi. İnsan olmanın her hâlini sırtında taşımak kâbus gibi. İnsan olmak nerede başlayıp nerede bitiyordu?

Sonra yasak elmaya uzanan eli terslemek geçiyor içimden. “Neden” diye! Bu yaşamak gailesi, üstelik böyle bir “yaşamak” içerisinde sadece külfet. Varoluş inlemelerimiz ne zaman dinecek, biz kimiz, bu yol nasıl biter…

8. Kayıt

Merhaba,

Aradan aylar geçmiş ve hiç sözcük tüketmemişim gibi hissediyorum. Hiç yazmamış, hiç konuşmamışım gibi. Oysa atlanan sadece birkaç gün. Yine sadece uyumaya çalışarak, okumaya çalışarak geçen birkaç zayi gün…

Ne olacak. Zaman ne kadar da izafiymiş değil mi? Aylardır perdeleri kapalı ve güneş ışığının sadece dar alanlarda kısa paslaşmalar yaşamaya çalıştığı, kullanılmayan bir salonun parkelerine değme çabalarıyla geçen haftalar. Tükendi.

Özlediğim hiçbir şey yok. Fakat çok fazla kimse var. En çok da bir kişi. O da malumunuz zaten. Kendimi hayata iteleyecek herhangi şey bulamıyorum. Olur böyle arada. Olsun.

İSAM var bizim, Üsküdar’da. İslam Araştırmaları Merkezi. Kalabalık ama sakin. Uzak ama huzurlu. Büyük ama bir başınalık imkânı tanıyor. Çayı beş kuruş, fotokopisi on. Ben hep üçüncü katın ortasında ve sağ köşesinde aynı masaya otururum. Evimde kıymetli bir kütüphanem ve çalışma odam hatta müsait bir yalnızlığım olduğu hâlde İSAM’ın ve İSAM’da çalışmanın keyfi, verimliliği başka. Evde yapamadığım birkaç sayfa tashihi orada birkaç forma adedince yapabiliyor, yorulduğumda hep aynı ağacın altında uzanabiliyor ve birkaç ayda bir denk geldiğim ahbaplarla hasbihâl edebiliyorum.

Günler azalıp, yazılacaklar ve okunacaklar biriktikçe, yapılacak işler üzerime üzerime gelmeye başlayınca, yayınevinin editörü arayıp dosya teslim tarihi isteyince yoğun bir telaşla İSAM’a koştuğum günleri arıyorum şimdi. Aksi hâlde evde çayımı, kahvemi dahi tazelemeye enerjim yok.

Yazmadığım birkaç gün içerisinde yine Netflix’den Mesih dizisine sardım önce. Saramadım aslında. Sarmadı da beni. Zorladım ama yedinci bölümde filan bıraktım. Neredeyse Osman Sınav’ın Acı Hayat dizisini filan izleyecek kadar bir geri çekilme ve ne yapacağını bilemez hâle geldim. Sonra da Ahmet Kaya şarkılarıyla bezenmiş Suskunlar dizisinin yirmi sekiz bölümünü de tamamladım. Gerçekten faydasız insan tanımına bu günlerde öyle çok uyum sağlıyorum ki vicdanla taşınır gibi değil.

Eğer bu karabasan dünyanın üzerinden artık kalkmaya başlarsa önce buradan çok uzaklara uzanıp sonra da soluğu suyun altında alıp, tüpü sünnetleyip yettirebildiğim kadar dalış yapmak istiyorum.

Geçtiğimiz günlerde eski bir paylaşımımla karşılaştım. O anda gidecek bir yer sormuşum ve ilk dalış badimden yanıt gelmiş “ben hiç söylemeyeyim” diye. Tez vakitte, buralardan bir süre uzak kalacak kadar elverişli bir zaman dilimi diliyorum ve denizin kenarında oturmak, içinde yüzmek, altında dalmak için gün sayıyorum.

Artık sağlıklı depresyonlar da dilemiyorum size. Umarım günden güne zaman zayi edebilecek, benimkilerden faydalı hobiler keşfedebilmeniz dileğiyle.

7. Kayıt

Tek kelime etmek istemiyorum. Son peygamberin hadisine itiraz eder gibi tüm günler birbirinin aynısı. Zarardayız. Evde olmaktan, yalnızlıktan, evin derlenmesi, toplanması, mutfak, çamaşır, elektrik süpürgesi ve sair ilişikli her şeyden çok yoruldum. Sıkıldım. Hatta artık nefret etme aşamasına geldim. Bu sabır akli melekelerim adına hayra hiç alamet değil.

Gündüzleri uyanamıyor geceleri ise uyuyamıyorum ve buna kesinlikle bir çözüm bulamıyorum. Bu beni daha da perişan ediyor. O kadar faydasız hâle gelmişim gibi hissediyorum ki dokunacak bir öykü bulamıyorum. Telefondan, bilgisayardan, sosyal medyadan, salondaki lacivert kanepeden, mutfaktaki tekli koltuktan bile tiksinir hâle geldim. Artık kendi kendime dahi konuşmuyorum.

Yapacak yığınla şey var ama hiçbirine başlayamadan kendimi tükenmiş hissediyorum. Evdeki tek sevdiğim şey sanırım kırmızı kahve makinesi. Ve sanırım geçenlerde bahsettiğim salgınla ilgili o bilindik kitabı okumaya devam etmek de istemiyorum. Ve sanırım mutfaktaki kalorifer peteğinin üzerine bir iki hafta önce yerleştirdiğim Dante’nin İlahi Komedyası’nı alıp CEHENNEM’den başlayıp okuyacağım. Şu an kahve makinesi haricinde ilgimi çeken tek şey o.

.

.

Ben bunları size ulaştırma gayesinde karalarken bir an kalkıp dayanamadım ve CEHENNEM’i rastgele açtım. Şimdi size çıkan kısmı kopyalayıp aranızdan ayrılıyorum.

Ruhumuz, Allah’a emanet!

**

“   43 Dediklerini dinleyince, büyük bir acı doldu içime

çünkü Limbus’ta sallantıda olanların içinde

değerli insanların bulunduğunu anlamıştım.

46 “ Ustam, efendim söyle bana”

diye söze girdim, sarılmak amacıyla

her hatayı alt eden o inanca:

49 “kendisinin ya da başkasının çabasıyla buradan çıkıp da kutsanan biri var mı?”

Üstü kapalı sözlerimi anlamıştı,

52 yanıt verdi: “ Buraya yeni gelmiştim ki,

başına zafer tacı giymiş güçlü biri

de buralara indi.

55 İlk atasının, onun oğlu Habil’in, Nuh’un,

yasa koyucu uysal Musa’nın,

İbrahim peygamberle kral Davut’un,

58 İsrail’le babasının ve çocuklarının,

ve daha birçoklarının,

ve uğrunda onca şeye katlandığı

61 Rachele’nin gölgelerini cennetlik kıldı.

Şunu da bilmeni isterim ki,

daha önce hiçbir ruh kurtulabilmiş değildi.”

6. Kayıt

Bu satırları size karanlığın içinden yazıyorum. Bir trafo yangını -öğrenebildiğimiz kadarıyla- sebebiyle, yirmi birinci yüzyıla yakışmayacak uzunlukta -iki saattir- elektriksiziz. Evde bir telaş, bir panik havası…

90’larda çocuk olmayı dibine kadar yaşamış iflah olmaz bir romantik olarak bu karanlık hoşuma bile gitti evvela. Sessiz ve yapay frekanssız bir evim var. Az eşyalı bir de. Fazla büyük olmayan üstelik. Bundan önceki hafif burjuva hikayemiz 150 metre karede geçiyordu. Boydan camlarına ihtiyar çınar ağaçlarının dalları yaslanıyordu. Üst katında muazzam bir teras, işimizi görecek bir mangal ve salıncak ve hatta semaverimiz dahi vardı. Ama kocaman evde naif bir sessizlik hakimdi. Televizyonumuz yoktu. Hâlâ yok ve hiç olmadı. İlk kez ziyarete gelen olduğunda ya da herhangi bir durumda sohbetin arasında televizyonumuz olmadığını söylediğimizde yoğun olarak şaşkınlıkla karşılaşıyoruz. Zamanla bu şaşkınlık yerini “artık bir televizyon alın” ısrarına bırakıyor. Sanırım yaklaşık dört yıl sonra ilk defa bu korona günlerinde aklımın köşesinden minicik bir an televizyon almak geçmiş olabilir. Yalan yok! Fakat direndim ve bu ufak düşünce kırıntısını bertaraf edebildim. Elimizde akıllı telefonlar, kucağımızda kişisel bilgisayarlarla zaten yeterince yüksek yapay bir frekansın kontrolü altındayız. Salonun mümkün olduğunca boş olması kuvvetli bir huzur veriyor. Şimdi bunları yazarken fenerle aydınlattığım duvarlara göz gezdiriyorum da, televizyonu yerleştireceğim herhangi bir köşeye kıyamıyorum inanın. Salonun hiçbir boş duvarını feda edemiyorum, baş köşeye televizyonu yerleştirmek de kendimize yapacağımız en büyük adaletsizlik geliyor bana.

Buna rağmen, yani elektriklerin kesilmesiyle gömüldüğümüz karanlıkta ve sessizlikte her zamankinden farklı bir aura olmamasına rağmen, içten içte sevindim. Dedim ya, 90’larda sıkça elektrikler kesilirdi. O zamanlar oturduğumuz küçük bir çatı katı dairemiz vardı. Dört bir yanı ahşap, lambri olan. Babam, salonun ortasına üzerinde bir cam içinde minik bir torba bulunan, altı küçük tüp olan adını hiçbir zaman bilmediğim bir şey yakardı. Bu satırları üç ay önce yazmış olsaydım hemen babamı arar, tarif eder ve o şeyin adını öğrenir, sizi de bu gereksiz detayla aydınlatırdım. Fakat üzgünüm. İnanması güç ama babam yaklaşık üç ay önce öldü.

Neyse, o ortamı aydınlatan küçük tüplü ışıkla gölge oyunları oynanır, sohbet edilir, yemekler yenirdi. Sadece enerji kısıtlaması için değil hatta, 90’larda siyasi protestolar ve faili meçhuller bile “sürekli aydınlık için bir dakika karanlık” sloganıyla ışıklar söndürülürdü. Bazen de iletişim amacıyla gerçekleşirdi. Beyazıt Öztürk, kimler bizi izliyor derdi, izleyen pek çok hane ışıklarını yakıp söndürürdü Cuma akşamları. Yani ışık, aslında bir şekilde hep iletişimi kolaylaştırdı. Ama televizyon özellikle son yıllarda geldiği noktada bizi esir etmekten başka bir işe yaramadı.

Biraz daha uzatırsam sıkabilirim endişesi taşıyarak yazıya devam ediyorum.

Bu akşam ev arkadaşım bay bıyık ile karşılıklı kanepelerde hikaye kurgulama diye bir oyun oynadık. Ben bir hikaye kurguladım ve başladım o devam ettirdi, ardından o bir anda durdu ve ben sürdürdüm. Sonra tünelin ucun boktan bir yere çıktı, anladık ki bizden bir numara olmaz. Soda açtık içtik. Sigara yaktık filan derken, bay bıyık ısrarla youtube ile kavga edip operatöre söylendi. Derken acıktı, derken mutfağı henüz toplamamış olduğumu fark edip telefonun minik feneriyle mutfağa yani nam-ı diğer kara deliğe yollandım. Derken telefondan klik klik diye şarj bitiyor uyarısı geldi. Derken, elektrik kesintisi bana keyif vereceğine inanılmaz bir huzursuzluk verdi. Kitabın da tam aktığı bir yerdeydim, aklım orada kaldı filan.

Anladım ki ben baya modern zamanlar insanıymışım. Bu nedenle önce elektriği bulanın, sonra ampulü icat edenin sonra da medeniyetin gözünü öpeyim.

Sağlıklı haftalar dilerim.

1 YORUM

  1. Babasının kızı. Sağlıklı ömür diliyorum sevgili Zeynep. Karanlıkta kaldığınız geceleri aydınlatan o cam içindeki küçük torbalı ismini bilmediğin o alet çocukluk yıllarımızın en büyük ışık kaynaklarından “lüks” idi. Binleri aydınlatıp gönül dünyalarına ışık olan bir babanın evladına selamlar sevgiler gönderiyorum. Güzel günler yakın olsun inşallah. Nazmi Polat-Samsun

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin