Mustafa Ulusoy – Kayıtlar

3
1184

71. Kayıt 

Bazı şeyler tam iyileşmiyor,
At ayağı, kuş kanadı, insan gönlü…

Mustafa Ulusoy

***

Sevgili Günlük

Biliyorum uzattım ama bu yazı artık seninle olan ilişkimize biraz ara vereceğimin nişanıdır. Benim için 13 Mart’ta başlayan karantina sürecinde başlayan maceramızı havalandırmak iktiza ediyor. Bundan geri, gizli, kuytu köşelerde buluşur halleşiriz ara ara. Biliyorum, hiçbir şey eskisi gibi olmaz, olmayacaktır; eşyanın tabiatı da bunu gerektirir. Bu gerçeğe rağmen, ilerleyen zamanlarda, sığınacağım bir limanın var olduğunu, şimdiden, bilmek beni rahatlatıyor.

Sevgili günlük, her şey Ragıp Vural’ın fikri ve Veysel Gökberk Manga’nın gazıyla başladı. Bir müddet de Oğuzhan Abi’yle bir rekabetim oldu ama şimdi Oğuzhan Abi galip, Ragıp abi ise yazdıklarımdan usanmış durumda; Manga zaten erken havlu attı… Sana yazmanın yalnızca bir rekabete dayandığını düşünme sakın! Ben seni gerçekten sevdim sevgili günlük. İnsan sevdikleriyle paylaşır zaten değerli gördüklerini, yaşamını, umudunu, yaşama umudunu…

Keşke seni daha evvel tanısaydım ve daha evvel senle bir bağ kursaydım. Bunu bütün içtenliğimle söylüyorum. Günlüğünü tutmadığım zamanlarımı sulanmamış bir ağaç gibi görüyorsam bugün eğer bu senin sayendedir. Dediğim gibi, keşke daha evvel başlayabilseydim. Sen bunca zamanki kayıtsızlığıma ister tembellik de ister aymazlık de; ben de pişmanlığını yaşayacağım günlüğüme katmadığım anıların.

Geleceğe dair yaşama umudum kadar korkularım da var. Bunlardan biri de Alzaymır hastalığına düçar olmak veya hafızamı bütünüyle yitirmek. Bunun üzerine derinlemesine hiç düşünmedim ama bana öyle geliyor ki geçmişin unutulması insanı olmadığı bir şeye dönüştürür. İnsan geçmişini unutarak cismen bu dünyada yaşamaya devam etse de aslen yok olur gibime geliyor. Unutulmuş geçmişi hatırlamak ise insanı kendine getirir galiba.

Sevgili günlük, 36 yaşındayım ve insanın her şeyden biraz olduğunu, olması gerektiğini ancak anladım. Biraz Galatasaray, biraz Fenerbahçe, biraz doğulu, biraz batılı, biraz tarih, biraz edebiyat, biraz müzik, biraz fizik, biraz kimya, biraz biyoloji, biraz genç, biraz yaşlı, biraz çocuk, biraz şehirli, biraz köylü… Çünkü insanoğlu bırak evrenin sırrını, bırak dünyanın sırrını, kendi sırrını bile çözememiş bir düşkünlükten ibaret. İnsanoğlu hasta da olsa kokuşmuş da olsa genlerini ve birikimlerini gelecek milyon yıllara taşımanın derdinde. İnsanoğlunun kalıtımını, birikimini aktarma, soyunu sürdürme çabalarını yalnızca kaba içgüdülere bağlamamak gerek zira geçmişin ve bugünün insanlarının tek bir derdi var: Biz çözemediğimiz evreni, dünyayı ve insanı bizden sonraki nesiller çözsün istiyoruz. Sırf bundan dolayı çoğalmak, öğrenmek ve öğretmek bizim sorunlarımız. Her şeye rağmen çözülmez dediklerimizi yine de çözemeyeceğiz, her şeyi bir bütün halinde kuşatamayacağız. Her şeyi bütünüyle kuşatıp kavrayamayacaksak her şeyden biraz almak bana çok da abes gelmiyor…

“Boşa çabalamıyorsun!” diye bir teselli işitmek bile bunca zaman yaşamanın bir anlamı olduğunu kavramama yeterli. Ben öldükten kaç bin, kaç milyon yıl sonra yok olacak dünya; kıyamet ne zaman kopacak bilmiyorum. Adım ne zaman unutulacak bilmiyorum. Mars’a ne zaman gidilecek bilmiyorum. Işınlanma bulunacak mı bilmiyorum ama bütün yaşamım ve yaşantım için bir teselliye muhtacım sevgili günlük.

Sevgili günlük, insan bir çocukluk hevesidir kanımca! Ben de heves ettim Allah rızası için yazmaya ve fakat yazmaktan ne zaman usanırım, onu da bilmiyorum. Benim hevesim Fransa’daki Laskö mağarasına ellerinin izini bırakmış insanın hevesinin güncel hali. Bir gün birileri geriye dönüp “Ulan, sahi! Ne yazmış bu adam?” diyecek diye yazıyorum. İnsan, ölümsüz olmak, bilinmek, söylenmek, anılmak duygularının ta kendisidir sevgili günlük amma ve lakin ben herkesin okur herkesin yazar olduğu bir dünyada umursanmaz bir günlüğe tuttum notlarımı. Gelecekteki insanlar geçmişe dönüp baktıklarında okunacak o kadar çok şey görecekler ki bırak benim gibi sıradan bir yazarın yazdıklarını devedişi gibi yazarların yazdıklarına bile kayıtsız kalacaklar.

“Umursanmaz günlük” dedim diye kızma bana ama biz böyleyiz, umursanmazız… Ben insan; sen insan ürünü… İnsan çocukluk hevesidir. İnsan bildikleridir. İnsan güldükleridir. İnsan bilmedikleridir. İnsan ağladıklarıdır. İnsan sorduklarıdır. İnsan ağladıklarıdır. İnsan… İnsan çok tanımlandı ama hiçbir söz insanı “insan”lığıyla tanımlayamadı. Oysaki “insan” görmediğimiz, bilmediğimiz, duymadığımız, dokunamadığımız, sezemediğimiz, ayırt edemediğimiz her şeydir aslında. Tanrı biliyor ya zihnimiz ve dünyamız ve insanlığımız bulanıklığı kadar berrak olsaydı, çatışıklığı kadar uyumlu olsaydı, karmaşıklığı kadar düzenli olsaydı bu kadar mutlu yaşayamazdık!

Sevgili günlük, kimseyi suçlamıyorum ama anormal günler yaşadığını kabul eden insanoğlu dünyanın pisliğini, anormalliğini halının altına süpürerek normalleşmeye çalışıyor artık. Bu sürecin bir ucundan da ben tutacağım! Gidiyorum! Açıkçası sen benden daha iyilerine layıksın sevgili günlük… Sen bu satırları okurken ben falan filan…

Seni çok seven Mustafa Ulusoy

***

71. Kayıt. “71” Kırıkkale. Memleketim. Daha fazla ne söylenir bilmiyorum. Doğdum, büyüdüm, yaşıyorum üzerinde. Evim, eşim, dostum, akrabam, sevdiklerim, bağrına gömdüklerim. Her gittiğim yerde anlatıyorum seni, güzel bulduğum seni, çirkin gördüklerimi…

70. Kayıt 

El-ma’nâ fî batnı’ş-şair./Anlam ozanın karnındadır.

Arap atasözü
///
Çıktım insanların karşısına ve dedim ki: “Karnınızdan değil; gönlünüzden konuşun!”

Mustafa Ulusoy
***
Yaşamı bir yarışa çevirmek insanın mı yoksa Yaradan’ın mı bir tercihi, inanın, bilmek ve çözmek çok zor. Yarın, 71. korona kaydıyla günlüklerimi bitirmeyi, en azından seyrekleştirmeyi düşünüyorum. Yine arada bir uğrar içimden geçenleri, başıma gelenleri dökerim.
***
“Korona bize ne öğretti?” sorusu üzerine sevdiğim, bilgi birikimine güvendiğim insanlarla saatler sürecek, insanların birbirine sarılarak hasret giderdiği, kahkahaların atıldığı, çay bardaklarının dolup boşaldığı bir sohbette boğulmak istiyorum.
***
Hafta sonu köye gidip dede-baba yadigârı bahçemizde biraz oyalanacağım. Biraz yorulmak, ot çöp temizlemek, biraz kendimi ve kimseyi dinlememek istiyorum aynı zamanda. Ağır beden işçiliği yapmayı çok seviyorum aslında ama bel fıtığı denen gudubet, kudümsüz bir rahatsızlığım var ve bu illet insanı yakalayınca ölümü diletene kadar bırakmıyor. Dikkatli olmaya çalışacağım ama bilmiyorum.

Gelecek yılın şubat ayından itibaren de düzenli bir biçimde bağ bahçe işleriyle uğraşabilirim. Şimdilik hayal tabi zira düzenli olarak gidip geldiğim bir işim var ama zaten ellili yaşların ortasından sonra hemen her insanın hayal edeceği bir işe ben biraz daha erken kalkışmak istiyorum.
***
Hanım akşama doğru haber verdi, Özbekistan ve Kırgızistan arasında sınırda birtakım sorunlar yaşanıyormuş. SSCB yıkılıp çekilirken sömürgeci rus zihniyeti, özellikle Türk ülkeleri arasında, sınır anlaşmazlıkları bırakarak çekildi. Güney Kazakistan, Fergana, Kırım, Donestk vb bölgelerde etnik ve coğrafî pek çok sorun var. Zaten eski Sovyet toprakları Ruslar tarafından tam bir etnik cehenneme dönüştürüldü ve Sovyet eğitim sistemiyle bütün Türkler birbirine düşman edildi. Bunun üzerine bir de sınır anlaşmazlıkları eklenince ister istemez bu tip sorunların yaşanılması kaçınılmaz oldu.

İşin gerçeği bu anlaşmazlıklar üzerine belirlenen uluslar arası siyasette de bu Türk ülkeleri “büyük abileri” emperyalist Ruslara göbek bağı ile bağlandılar…
***
70. Kayıt. “70” Karaman. Hiç gidemesem de sevdiğim şehir. Bu şehri sevmemin temel sebebi Ünal Karaman’dır. Ünal Karaman’ın doksanların ortasında muhteşem bir futbolcu olmasının yanı sıra Türk milliyetçiliğine de sıkı sıkıya bağlı olması ben yaşlardaki milliyetçi çocukların Ünal Karaman’a ve ona dair olan şeylere büyük bir sevgi ve saygı uyandırdı. Karaman’ın soyadı da bunlarda birisiydi.

69. Kayıt 

Garibim, namıma “Kerem” diyorlar,
Aslı’mı el almış “haram” diyorlar,
Hastayım, derdime “verem” diyorlar,
Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ım ben…

Faruk Nafiz Çamlıbel

***

Haziran ayının birinci günü itibarıyla normalleşme takviminin memleketimize hayır getirmesini dilerken ben de sabahın erken saatlerinde berberden aldığım randevuyla saçlarımı kestirerek normalleşmeye ilk adımı atmış bulunuyorum. Yine azamî gayreti gösterdim çarşıda pazarda gezerken ama virüsün ne kadar kolay bulaşabileceğini düşününce evden mümkün mertebe çıkmama kararına bir kez daha sadakatle hayran kaldım.

Taksitleri ödedim ama bu normalleşme adına olmadı tabi fakat normalleşme adına Karaköy böreği aldım, patatesli, kıymalı ve peynirli. Baktım, bu kadarla normalleşemem, biraz da su böreği aldım. Hanımın da siparişlerini aldıktan sonra eve geçip kahvaltımı ettim. 1 Haziran’dan önce erken normalleşme adına Tün Kitap’tan sipariş ettiğim Başak Burcu Eke Hanımefendi’nin “Kılıç Gibi Bir Boy” adlı kitabıyla Birsen Karaca Hanımefendi’nin “Ökçesiz Hanife” adlı kitabını sipariş ettim. Diğer kitapların birçoğu zaten imzalı bir biçimde var. Ökçesiz Hanife kitabını bundan önce tam üç kez aldım ama her seferinde başka bir öğrencim istedi Ökçesiz Hanife’yi, ben de verdim. Bu dördüncü siparişim; inşallah bu bende kalır. Normalleşme adına da işbu kitapları bekledim bütün gün evde ama bugün gelmedi.

Başak Burcu Eke ve Birsen Karaca akademik olarak çok başarılı iki insan. İkisiyle de henüz yüz yüze tanışma imkânı bulamamışsam da onlarla birlikte aynı dergide yazmaktan onur duyuyorum.

***

Bugünlük bu kadar normalleşme yeterli bana kalırsa. Birkaç güne de yine normalleşme adına günlüklere yazdığım yazıları azaltacağım galiba.

***

Ben beni bildim bileli memlekette dak’ka başı gündem değişiyor. İzlemeyi bırakalı çok oldu ama bazı şeyler sizi de kıyısından köşesinden içine alıyor; sinirlerinize hâkim olamıyorsunuz. Allah akıl sağlığımıza mukayyet olsun.

***

69. Kayıt. “69” Bayburt. Sesi güzel insanların memleketi desem abartmış olur muyum bilmiyorum ama tanıdığım bütün Bayburtluların sesi çok güzeldir. Bir tek Namık Kemal Zeybek’i türkü söylerken dinlemedim, belki onu istisna tutabilirim.

68. Kayıt

Geçimsiz yollardan geçiyorum bugün
Adın dilimde acı kadar yerleşik.

İrem Kılıç

***

ABD’de birtakım olaylar yaşanmaktaymış sınırlı kaynaklardan öğrendiğime göre. Aslında orada neler yaşandığını buradan tam anlamıyla bilmek mümkün değil; bu konuda değerli abimiz Mete Aksoy’un orada neler yaşandığına dair bir tivit zincirlemesi hazırlamasını ben şahsen bekliyorum eğer hâlâ ABD’de ise.

***

ABD’de yaşananları korona sürecinin bir sonucu gibi görebilir miyiz? Olabilir ama yalnızca bunun üzerinden olay veya olgu okuması yapmak mantıklı görünmüyor.

2010 yılında yazmıştım lisans bitirme tezimi. Sınıf arkadaşlarım içinde tezini ciddiye alan iki-üç kişiden biriydim. Zaten tez danışmanım da tembelliği affetmeyen, mazur görmeyen Mehmet Derviş Kılınçkaya’ydı. O zaman tez olarak ileri sürdüğüm şey 19. ve 20. yüzyılların temel belirleyicilerinden birisinin milliyetçilik olduğunu belirtirken 21. yüzyıl içinde ise özellikle büyük devletlerde etnikçiliğin, öteki adıyla, mikro milliyetçiliğin belirleyici olabileceğini söylemiştim.

Bunu söyleyebilmek için onlarca kitap okudum ama daha o zamandan Ukrayna’da, Irak’ta, Suriye’de, ABD’de yaşanabilecek etnik sorunlara dikkat çekmiştim. ABD’deki olaylar da farklı etnik kökenlerin bu ayaklanmada rolü var mıdır? Gerçekten bunu söylemek en azından şu aşamada benim için zor ama etnik olarak Afro-Amerikanlara uygulanan rasizm bardağı taşıran son damla olmuş olabilir.

***

Bu işte Rusya’nın parmağı var mıdır? Olabilir. Madem öyle ABD ve Rusya arasında yaşanacak düşük yoğunluklu çatışmaların gerisinde Türkiye de bu iki ülke ve hatta çin aleyhine de etkin politikalar üretmelidir.

***

çin nasıl çökertilebilir? Bu melanet ülkeyi her ne kadar çok zor görünse de dört parçaya bölünmeleri ön görülebilir. Bu da çin-in gücünü kırmakla ilgili diye düşünüyorum. Yalnız bu iş epey fedakarlık istiyor, özellikle dünyaca ünlü markaların çin-deki fabrikalarını kapatmaları ve dünyanın bütün ülkelerinin çin-le alışverişi kesmeleri gerekiyor. Yani çin-e hammadde satılmayacak; çin-den toplu iğne bile alınmayacak. çin-in diğer devletlerdeki yatırımlarına tazminatı ödenerek son verilmesi de gerekiyor.

Askerî olarak çin-i yenmenin neredeyse imkânsız olduğunu ve bunun boşuna para ve insan kaybı demek olduğunu unutmamak gerekiyor.

***

68. Kayıt. “68” Aksaray. Aksaray, yanlış bilmiyorsam 1989’da il olması kararlaştırılmış Aksaray, Bayburt, Karaman ve Kırıkkale merkezlerinin alfabetik olarak ilki ve bizim ailecek çok sevdiğimiz bir başka şehir. İnsanlarının güzelliğine şahit olmamızın yanında bir de gelin geldi hanemize Aksaray’dan. İnşallah Allah uzun ömür verirse bol bol gidip görme şansımız olur Aksaray’ı.

67. Kayıt

Bu yol Pasin’e gider
Döner tersine gider
Şur’da bir garip ölmüş
Kuşlar yasına gider

***

Sevgili günlük, yarın bizim için korona meselesinde yeni bir dönüm noktası olacak. Hastalığın durumu ve seyrine dair, inan, pek de bir şey bilmiyorum. Bugüne kadarki korkum hastalığın Hindistan, Brezilya ve Arjantin ve diğer Güney Amerika ülkelerinde ciddi anlamda yayılmasıydı. Oralarda da durum nedir, gerçekten bilmiyorum.

***

Kelime Oyunu adlı yarışma programını tv’den olmasa da yutup üzerinden sürekli izliyorum. Benim izlediğim yarışma programları içinde kendisine en çok bağlayan yarışma olduğunu söyleyebilirim. Allah izin verirse ben de bu yarışmaya, eğer şartlar uygun olursa, katılmak istiyorum. En azında şu anda seyahat vs gibi sorunların varlığını düşünürsek, imkânsız gibi ama katılamasak da bu yarışmada emeği geçenlere çok teşekkür ediyorum.

***

Kim Milyoner Olmak İster adlı yarışmaya da katılmak istiyorum ama telefon jokeri hakkımda kimlerin numaralarını vereceğime henüz karar veremedim, çünkü hepsi de üç adlı: Ahmet Turan Tiryaki, Göktürk Ömer Çakır, Oğuzhan Murat Öztürk, Mustafa Oğuz Bayat, Rahmet Safa Ulusoy, Mehmet Ragıp Vural, Sidre Mete Arslan… İşte tam da burada Kubilay Kavak, Volkan Ekiz ve Karo Ekiz isimleri ön plana çıkıyor. )))

***

67. Kayıt. “67” Zonguldak. Korona süreci biraz yıprattı Zonguldak’ı. Her şeye rağmen ben Zonguldak’ı taş kömürü ile anmaya devam edeceğim.

66. Kayıt

Bir yetimin saçlarına bahar gelmeden
Bir yetimin gözlerinden yaşı silmeden

Unutun mutluluğu!
Yaşayın bir çocuğu!

Onun da düşleri var!
Onun da hakkı bahar!

Rahmet Safa

***

Konstantinapol’ü Tanrı’nın Türklere armağan edişinin yıl dönümüydü bugün. Dünyanın en güzel şehrinin Türklerin elinde olması muhteşem bir şey… Türk olmak güzel şey vesselam…

Fatih her Türk çocuğunun övünmesi gereken bir Türk subayı ve hakanıdır.

***

Fatih II. Mehmet’in örnek alınması konusunda feysbukta dönen ilginç, anlamlı, gerçekçi ve yerinde bir yazı vardı. Onu bulup okursanız iyi olur. Özetlersek Fatih’in şartlarıyla bugünkü Türk çocuklarının şartları karşılaştırılıyor.

***

“İstanbul” sözcüğü “Konstantinapolis” ifadesinin bozulmuş biçimi. Konstantinapol ifadesini kullanmayı tarihimize bir hakaret saymayın; bilakis “Konstantinapol” eski sahiplerine acı veren bir adlandırmadır.

Göğsünüzü gere gere, hele de art niyetli bir Yunan’la karşılaşırsanız, üzerine basa basa söyleyin:

“Konstantinapol’ü elinizden aldık! Size topraklarımızda yaşamanız için imkanlar lütfettik!”

***

“Ayasofya cami mi olmalı?” konusu ben beni bildim bileli tartışılır. Mehmet Şevket Eygiler, Süleyman Kocabaşlar, Kadir Mısırlıoğulları vs… kısaca siyasal İslamcılar bunu dillerine pelesenk etmişlerdir ve Ayasofya’nın müze olmasını özellikle Mustafa Kemal’in aciz olmasına ve Müslüman olmamasına bağlamışlardır.

Açıkçası, bana öyle geliyor, Ayasofya’nın cami olmasını isteyenler Allah’a kulluk peşinde değil; Allah’a şov yapmanın derdinde. İslam pek de öyle şov dini değil kanımca. Zira ibadet için açık veya kapalı mekânlar değil tertemiz bir yeryüzü ve inançlı gönüller gerektir.

Zaten buranın mimari, yapısal sorunları var ama bu sorunlardan azade Ayasofya’nın bütün insanlığın ortak duygusu olarak görülmesi gerekiyor kanaatindeyim. Oraya sahip çıkmalıyız, yapıyı, yapının güzelliklerini herkes görmeli. Çünkü İstanbul pek çok yerleşim katmanının olduğu bir şehir; her toplumun İstanbul’da kendinden göreceği bir şeyler var ve olmalı.

Ayasofya İstanbul’un fethinde İslam için bir simge olarak görülüyor, farkındayım amma ve lakin Allah’ın bize mescit olarak bütün yeryüzünü tahsis ve yalnızca bu sebepten bile yeryüzünün temizliğine memur ettiğini unutmayalım.

***

66. Kayıt. “66” Yozgat. Komşumuz oluyo’ Yozgat. Komşuluklarından çok memnunuz. Yozgat’ın ve Yozgatlıların temel karakteristik özellikleri ise yüksek özgüvenleri; biz de bu özgüvenin hayranıyız. Bu özgüven üzerinden yapılan şakaları da hoşgörüyle karşılamaları ayrıca güzel.

65. Kayıt

Yine yeşillendi Germir Bağları.
Bakarım erimez dağların karı.
Bergüzar yollamış ellerin yâri.
Saçını boynuma dolar ağlarım
Verseler yârimi güler oynarım.

***

Bu akşam değerli sanatçılar kardeşim Rahmet Safa ve sazına, sesine, insanlığına hayran olduğumuz Ahmet Akın’la herkese açık bir sohbet gerçekleştirdik. Gece harika geçti benim için yani.

Ahmet Akın Afyon-Emirdağlı, konservatuar mezunu bir müzik öğretmeni. Emirdağ’ın geleneğini yaşatıyor ve bu geleneği yaşatırken hem folklorik hem müzikal hem tarihî hem de edebî yönlerden gereken özeni de gösteriyor. Kendisine teşekkür etmek isterim.

Ayrıca Ahmet Akın Ayarsız’ın da sıkı bir takipçisi. Canlı yayına çıkarken de Ayarsız logolu kupa ile çıktı. Kendisinden müzikle alakalı eğlenceli birçok hikâye dinledim. İnşallah bu ilginç ve eğlenceli hikâyeleri güzel bir üslupla yazar da biz de okuruz.

***

Bugün korona siyaseti hakkında bir dizi açıklama gelmiş. İçeriğe tam vakıf olamadım ama inşallah istenmeyen bir tabloyla karşılaşmayız.

***

65. Kayıt. “65” Van. Van’da Ulupamir adında çok sevdiğimiz bir köy var. Van’ın bütün köylerini seviyoruz ama Ulupamir’i ayrıca seviyoruz. Burada yaşayan Kırgızlar ata yurdumuzdan, Güney Türkistan’dan gelen son Türkler. Allah izin verirse bir gün oraya da gidip kökpar izlemeyi istiyorum.

64. Kayıt

Bende bir resmi var, yarısı yırtık,
On yıldır evimin kapısı örtük!
Garip, bir de sarhoş oldu mu artık,
Bütün sırlarını der yavaş yavaş.

Bekir Sıtkı Erdoğan

///

Bir resmi var dedin, o da yok bende.
Güllerim solmuştur, taze gül sende.
Yeter ötesini söylemesen de
Soluk yaprakları der yavaş yavaş.

Yakup Polat

***

Küçük bir köy ziyaretiyle geçti günüm. Akşam yorgun argın geldik eve. Gece uyarı mesajıyla karşılaştım, arabanın sigortası bitmek üzereymiş ve sigorta çok pahalı.

***

Sizin haberiniz yok ama Rahmet Safa, Ahmet Turan Tiryaki ve Ragıp Vural gece Ayarsız’da meşk ettiler. Ben de bir ara vatsap üzerinden dâhil olmaya çalıştımsa da beni aralarına almadılar. Bilmiyorum bu durum sizin için ne ifade ediyor ama ben orada olmayı çok isterdim. Hülasa, özledik…

***

64.Kayıt. “64” Uşak. Evet sevgili Uşaklılar, özür dilerim! O yanılgıya ben de düştüm! Ben de on yaşıma kadar Uşak’ı Karadeniz’de şirin mi şirin, şeker mi şeker bir ilimiz sanıyordum. Meğerse Uşak Batı Anadolu’da şirin mi şirin şeker mi şeker bir ilimizmiş. Biliyorum ki bir yerlerde insanlar hâlâ bu gerçekle yüzleşiyor! Duyuyorum, görüyorum, biliyorum!

63. Kayıt

Hüsnün senin ey dilber-i nadide kamer mi?
Huri misin ey afet-i can yoksa beşer mi?

Şair Abdal

***

Hayalet ağrılarım var sevgili günlük. Gümülcine, Sancak, Selanik, Yanya, Kırım, Karabağ, Kerkük, Musul, Hoten, Urumçi, Kaşgar, Orınbor, Kazan, Saha… Benim olan ama benden koparılan Türk illerinin acısı zihnimde, sızısı gönlümde…

Urfa Kerkük’e, Hakkâri Musul’a, Edirne Selanik’e, Kırklareli Köstence’ye, Konya Kaşgar’a, Kars Karabağ’a, Bakü Kırım’a, Almatı Orınbor’a, Taşkent Serez’e hasret gidiyor aziz günlük… Ne zaman ansam bu kardeş diyarların ayrı kalmalarını, birbirlerine sarılamamalarını gözlerim acıyor, yaşarıyor; ağlamak çaresizliğin öteki adı oluyor. Utanıyorum ağlamaktan…

Yalnızca düşlerimi paylaşıyorum insanlarla, bizim bile göremeyeceğimiz bir gelecekte gerçek olurlar belki diye.

***

Bayram da bitti işte. İnsanlık olarak ne yapmamız gerektiğini bilmiyoruz gibi. Herkesin iş yapma ve alım gücünün %30 civarında düşeceğini biliyoruz. Mantıken böyle bir süreçte her sektör alacaklarından %30 vazgeçse ve piyasada azalan, dolayısıyla fiyatları artan, tüketim malları için özel bir tedbir alsa sorun çözülecek gibi.

Hiçbir sektör böyle bir daralmaya razı değil. Bu da demek oluyor ki olan yine fakir halka olacak…

***

63. Kayıt. “63” Şanlıurfa. Hiç unutmam, Mehmet Özbek’le Kazakistan’da sohbet ederken dedi ki: “Çocukken Urfa’da Irak Radyosunun Türkmen saatini beklerdik ki Abdurrahman Kızılay bir Kerkük hoyratı söyleye…”

62. Kayıt

Munzur Dağı silelenmiş kar ile,
Aram açık elan gözlü yar ile.
Eller düğün eder nazlı yar ile.
Benim ömrüm geçer ah-u zâr ile.

***

“Bu ne lan? Dünün aynısı!” diye bir karikatür vardı. Tam da öyle bir gün. Bayramın ikinci günü olması hasebiyle, birinci gün bayramlaşılamayan diğer akraba, eş dostla bayramlaşmaya gayret ettik.

***

Bir arkadaşım, dergide, 1877-78 (93 Harbi) Türk-Rus Savaşı ile ilgili bir yazı yazmamı istedi. Açıkçası böyle bir yazı yazmayı ben de isterdim ama benim yazacağım metnin çok daha iyisini rahmetli Refik Özdek “Ocağımız Sönmesin” adlı romanında yazmış yıllar öncesinde.

Refik Özdek, pek kimse farkına varmamıştır ama, aslında çok sık okuduğumuz birisi. Onun elbette yazarlığı vardı lakin onu biz bir yazar olarak değil bir tercüman olarak okuduk. Hem de Cengiz Aytmatov’un tercümanı olarak okuduk. Refik Özdek hakkında keşke biyografik bir eser yazılabilse veya yazıldıysa kitabın adını veya yazının bulunduğu mecrayı söyleseler.

Ayarsız’ın arka kapağında bulunmasını çok istediğim Türk yazar ve çevirmenlerinden bir tanesidir Refik Özdek.

***

Çevirmen dediğimiz kişi aslında yazar kadar önemlidir kanımca. Hatta dilimizi, sözcük türeterek, zenginleştirme konusunda yazarlardan çok daha büyük paya sahiptirler. Cengiz Aytmatov’u Türk halkına sevdiren de Özdek’in Rusçayı ve Türkçeyi çok iyi biçimde bilmesiydi. Cengiz Aytmatov kadar Refik Özdek’e de bir teşekkür borçluyuz.

***

62. Kayıt. “62” Tunceli. Dağları bu Türk ilinde iki şehre yakıştırırım: Biri Hakkâri, diğeri Tunceli. Gidip göremediğimiz güzelliklerine yana duralım biz; bir yandan da kavuşmayı umut edelim Tunceli türküleri söyleyerek.

61. Kayıt

Beyaz iplik sert iplik ve tak tak
Yuvarlak top küçük top ve tak tak
Ping-pong masası varla yok arası
Ben ellerim kesik varla yok arası
…Öpücüğüne eyvallah ve tak tak
Beraber sinemaya… evet… ve tak tak
Ping-pong masası varla yok arası

Öküzün gözü veya dananın kuyruğu
Kadifekale veya Sen nehri
Ha Sezai ha ping-pong masası
Ha ping-pong masası ha boş tüfek
Bir el işareti eyvallah ve tak tak
Gözlerin ne kadar güzel ne kadar iyi
Ne kadar güzel ne kadar sıcak
Tak tak tak tak tak tak tak

Sezai Karakoç

***

Sezai Karakoç’un en sevdiğim şiiridir bu şiir. Üniversiteli veya liseli gerçek bir aşığın yalın, duru, utangaç ve çaresiz aşkını okursunuz bu şiirde.

***

Sokağa çıkmanın yasak olduğu ikinci, bayramın birinci gününde ramazandan sonra yemek yemeyi hiç yadırgamadım. Bayrama da kürek kemiği civarımda bir tutulmayla başladım, soluk aldıkça sancıyor.

***

Hayatımda ilk kez “Nerede o eski bayramlar?” dedim ama bunu söylerken çok uzağa gitmedim bir önceki kurban bayramını kastettim.

***

61. Kayıt. “61” Trabzon. Biraderle benim hayatımızda Doğu Karadeniz eksik. Bu eksikliği doldurabilmek için Rize ve Trabzon iki güzide Türk şehri ama işte… Bir dönem Trabzonsporluydum. Bundan sebep Oğuzhan Abi beni ayrıca sever. Şimdi Galatasaraylıyım ama ilk takımım da Fenerbahçe’ydi. İlk takımım Fenerbahçe’ydi ama her an Beşiktaşlı olabilirim. Tabi ki bu yıl Trabzonspor’un şampiyon olmasını istiyorum.

60. Kayıt

Kızılırmak can incitme sen bugün,
Mübarek günlerde sel bayram eder.
Kitabın kavlince dağlar al giymiş,
Karışmış çiçeğe çöl bayram eder.

***

Dinek Dağı dinsin gayrı ağıtlar,
Gam dolmasın; neşat dolsun kâğıtlar.
Edecekse bayram etsin yiğitler,
Kötülerin gölgesi olmaz dal olmaz…

Dinek Dağı bayram günü gelince,
Öksüz, yetim, garip kendi halince…
Yiğitlerin devran sürsün gönlünce
Kötülerin gölgesi olmaz dal olmaz!..

***

Bayram bazı evlere neşe, bazı evlere hüzün getirir. Hatta bayramlar taze yetimlerin ve öksüzlerin seyran yerlerinde kurulmuş cehennemleridir.

Yakınlarınızla, sevdiklerinizle hele de anneniz, babanız ve kardeşlerinizle geçirdiğiniz zamanın kıymetini bilin…

***

Bugün günlükleri tutmaya başlamamızın ikinci ayı. Oğuzhan Abi’yle aramızdaki günlük rekabeti uzarken bugün kendisinin 61. günlükle, yani zirvede, bırakmak istediğini yazdığını gördüm. Oğuzhan Abi’nin günlük yazma alanındaki rakibi olmakla birlikte onun bırakmasını en azından kademeli geçiş tarihine kadar bırakmamasını okuyucular adına istiyorum.

Ramazan’ın son günü hep hüzün hâkim olur bizim evde bayram namazının sonrasına kadar. Bu sokağa çıkma yasağında bize çok uzak gelen seslerin bile ne kadar büyük bir kirlilik yarattığını da anlamış oldum. Meğerse bizim sağırlığımız kadar seslerin ağırlığı da etkinmiş bir şey duymamamızda.

Bundan önce iki kez daha sokağa çıkma yasağı görmüştüm ben. 1997’de ve 2000’de devletin yaptığı nüfus sayımlarında hazırdım. Evimizin karşısındaki Kayseri yolunda arkadaşlarla top oynadığımızı hatırlıyorum o gün.

***

Yarın bayram. Aklım erdi ereli ikinci kez bir bayram namazına katılamayacağım. Biraz tuhaf bir duygu bu haliyle. Kaç zamandır gidemediğimiz cuma namazlarını da ekleyince korona sürecinde bambaşka bir dini deneyim edindiğimizi görüyoruz.

***

Bayram herkese kutlu olsun! Yaradan’a şükürler olsun!

***

60. Kayıt. “60” Tokat. İlginç bir biçimde hiç gitmediğim ama gitsem hiç yabancılık çekmeyeceğim bir yer gibime geliyor Tokat. Bir de Tokat sigarası vardı; sigara kâğıtlarıyla oynadığımız oyunda değeri en yüksek kâğıtlardandı ve tahmin edebileceğiniz üzere çirkince de bir şakası vardı. Tütün, yaprak elbette iyidir, hoştur ama esas unutmamamız gereken Zile pekmezidir…

59. Kayıt

Bir can için geçti canım serinden
Vücudum kül oldu aşkın narından
Emrah buse ister nazlı yârinden
Bu bayram olmazsa kurbana kalsın

Emrah

***

Kimi türküler içimize işler. Kimi türkülerin sözlerini göğsümüze bir tamga gibi vurdurmak isteriz. Kimi türküler gözümüzü yaşartır. Türkülerin bazı sözleri gönlümüzü yeşertir. Bazı türkülerin sözcüklerinde ise kordan demirler vardır, ciğerimizi dağlarlar.

Erzurumlu mu Ercişli mi olduğunu bilemediğim Emrah’ın üstteki dörtlüğünün son iki mısrası da böyledir. Çocukluğumdan beri ne anlama geldiğini düşünüp durduğum o iki dizenin üstüne bir kitap bile yazılabilir…

***

İşkencenin iyisi ölüm için yalvartanıdır diye düşünmek çok abesle iştigal olmaz sanırım. Ağır bir işkence altında aklın en mantıklı ve doğru kararı galiba ölümü istemek olurdu. Oysa ölümü istemek, işkence altında bile olsa, ancak aklın ve mantığın yok olduğu noktada ortaya çıkabilir.

***

Pencereden baktım akşamüzeri. Yağmur yağmakla yağmamak arasında.
Balkona çıktım. Rüzgâr esmekle esmemek arasında.
Komşumla göz göze geldik. Komşum selam vermekle vermemek arasında.
İftarın vaktini beklemeye durdum. Vakit gelmekle gelmemek arasında.
Oğuzhan Abi’nin günlüğünü okumaya koyuldum. Dimağım okumakla okumamak arasında.
Hanım yemek yapacakken ne istediğimi sordu. Midem yemekle kahvaltı arasında.

Kararsız bir şerefe günü benim için özetle…

***

59. Kayıt. “59” Tekirdağ. Deniz kıyısının sadeliğine ve güzelliğine bir güz ayında denk gelmiştim Tekirdağ’ın. Hâlâ hatırımda kaldığı kadar güzel mi acaba? Yoksa orayı da çarpık kentleşme ve kentsel dönüşüm arasında kurban ettiler.

58. Kayıt

Ömrü başa vurdun altmış yaşında,
Altmışın üstünde durup yaşın da
Artık senin üçün dayanan26 zaman
Menim için dolanır…
Gün olur ahşam…

Vakit geçer sen menden uzaklaşırsın,
Men sana günbegün yakınlaşırım…

Bahtiyar Vahapzade

***

Sevgili günlük!

Saat 22.30 ve ben bu satırları korona virüsünü görmemiş bir yerden köyümden yazıyorum. Çocukluğumun taze pişmiş çörek, tandır, tezek, iğde, gök ekin, yağmur sonrası toprak kokusunu içime çekerken ensemde biten örümceği öldürürken karınca yuvalarının duldasına bakıp yönümü bulmaya çalışıyorum. Kaybolduğum için değil; kaybettiğim için.

Her insan bir dünya düsturunu kaybederek öğrendik. İstatistiklerde kaybettiğimiz insanlık, sözgelimi, 55 kişinin ölümüne üzülmüş gibi yaparken günlük ölüm sayısının 27’ye düşmesine alkış tutuyor. Sanma ki ben bu insanlıktan azade başıboş dolanıyorum. Dünyaya, Uranüs, Mars, Venüs gibi özel bir ad veremeyen insanlığın dramı değil midir bu arsızlık?

Yanı başımda yaprak sarılıyor. Mezkûr kokular, sarılan yaprağın, kaynatılan sütün, yanan çoban ateşlerinin, saçılan sapın, koşulan düvenin, yolunan mercimeğin, biçilen ekinin özünü çocukluğumun bayatlamış anılarına katıp karıştırıp tazeliyor unuttuğumuz çakırdikeninin acılarını. Acılar ancak anımsamak üzerinden zevk veriyor belki de.

Yıldızları izlerken gökyüzüne doğru uzatıp başımı, anlıyorum, korona günlerinde şehir dediğimiz insan kalabalığından/koşturmacasından, araba gürültüsünden, kirli havadan, gösterişten mürekkep yerleşik uygarlık kuruntusundan mürekkep kavramın içinde karantinada kalmak, evlerimizden dışarı çıkmamak yetmez, yetmemeli; ışıkları da söndürmeliyiz bazen.

Belki karanlık dünyada kendimiz, varlığımız, sevdiklerimiz, unutamadıklarımız, tutunduklarımız, tutunamadıklarımız, vazgeçemediklerimiz, adandıklarımız… adına birer yıldız seçeriz. Dertlerini dinlemeye tahammül edemediklerimize belki de böyle bir teselli vermiş oluruz.

***

58. Kayıt. “58” Sivas. Nüfus kütükleri en kalabalık ilimiz galiba Sivas. İnsanların kopamadığı yer! Memleketin sokaktaki her on beş kişiden biri Sivaslıdır, üç yanımız denizlerle dört yanımız Sivaslılarla çevrilidir diye tahmin ediyorum. Bu nasıl bir yayılmacı politikadır? Osmanlı gibi üç kıtada kılıç döndürmüş bir devleti Sivaslıların değil de Kayıların kurması ayrıca yadırganmalıdır… Dünya Sivaslılar Günü’nün olmaması bile ülkeyi, bugün davransalar, tek başlarına yönetecek kadar nüfusa sahip olan Sivaslıların bir ayıbı olarak hanelerine yazılmalıdır!

57. Kayıt

Ben razı değilem hicrana gama
Garip gönlüm haldan hala salan var
Sebavetten beri bir yol gözlerim
El zanneder uzaklarda kalan var

Âşık Sümmanî

***

Kaç günden sonra ilk kez bugün dışarı çıkmak zorunda kaldım, annemin ilaçlarının günü gelmişti. Ben de bu mecburiyetten istifade birkaç işi bir araya getirdim. Önce yeteri kadar para çektim, borçları dağıttım, ilaç aldım, varis çorabı aldım, sanayide arabanın lastiklerini değiştirdim, arabanın durumuna baktırdım, alışveriş yaptım ve eve geldim.

Bu süreç zarfında azami gayreti göstermekle birlikte korona virüsüne bulaşmış da olabilirim. Tedirginliğim her seferinde had safhada…

***

57. Kayıt. “57” Sinop. Uzaktan sevip methini dinlediğimiz; Karadeniz’in tek doğal limanı olmasına rağmen art bölgesinin (hinterlandının) dar olmasından modern zaman tüccarlarının ilgi odağı olamamış ve fakat denizi ve doğasıyla ve hapishanesiyle gönüllerimizde taht kuran ilimiz.

56. Kayıt

Kızılırmak etrafın da dağ mıdır?
Dört yanın da lale sümbül bağ mıdır?
Haber ver, nerde yatıyor, Nuri’m sağ mıdır?
Nuri mi kenara çal Kızılırmak…

Âşık Said

***

Bugün pek keyfim yoktu, uykuyla ilgili bir sorun kanımca. Ramazan’ın bitmesine beş gün kaldı. Ramazan’ı hepimiz seviyoruz doğru ama Ramazan’ın uzun kış gecelerine denk gelmesini can-ı gönülden istiyoruz.

Bugün aynı zamanda Kur’an’ın inmeye başladığını düşündüğümüz gece. Son on günde arayamıyoruz ama Müslümanların üstünde ittifak etmesini bir fırsat biliyoruz muhakkak. Atalarımızın da sözünden çıkmamalıyız: Her geceyi Kadir; her geleni Hızır bileceğiz inşallah. Allah kulluğumuzu kabul etsin; herkesin gönlüne göre versin.

***

56. Kayıt. “56” Siirt. Siirt deyince aklıma Siirt Jet-Pa Spor ve haliyle de Jet Fadıl geliyor. Hatırlıyorum da o günleri İslamcı kesimden biri ilk kez çok büyük bir tokat işine girmişti. Zor zamanlardı… Herkes herkesi dolandırır da böyle büyük bir dolandırıcılık tokatçının son işi olur! Jet Fadıl o kadar büyük tokatladı ki herkes bir şaşırdı, aptallaştı! Herkesin fikri aynıydı: “Kimse bundan daha iyisini yapamaz!” diyenler, “İnsanlar bir daha böyle numaraları yemez!” diyenler, “Jet Fadıl bir daha kimseyi dolandıramaz!” diyenler… Neler duyduk, neler gördük… Peki Jet Fadıl ne yaptı? Yılmadı, içerden çıktı, yurtdışına çıktı döndü, milletvekili oldu, bi’ iş yaptı bi’ daha tokatladı. Deminki üç cümleyi insanlar aşk ile şevk ile tekrar etti. Jet Fadıl bir daha tokatladı! Bir daha! Bir daha! Aynı adamı üç-dört kere üst üste tokat manyağı etmiş. Doymadı Jet Bey, döndü dolaştı bir kez daha tokatladı, bir kez daha bir kez daha… Sonrasını biliyorsunuz zaten “dolandırılıcılar” Tosun Bey’e kadar düştüler…

Siirt’ten yola çıktık, mevzu nerelere geldi, değil mi?

55. Kayıt

Kervanda nefes yok tek ses çıngırak
Heybeler gam dolu yollar çok ırak
Tükendi dermanın ey düş devesi
Bu son dönemeçte çök beni bırak
Bin sevda ezildi her çöküşümde
Ve bülbüller isyan edip düşümde
“Solmadı mı o gülistan? ” dediler

Sadettin Kaplan

***

Memlekette gazete kültürü ve gazete okuyucusu kalmamasına rağmen milli serveti boşa harcamakla mükellef bir gazete müsveddesi Vahdettin ile Damat Ferit Paşa’yı Kurtuluş Savaşı’nın kadrosuna dahil etmiş. Katılmamakla birlikte Sultan Vahidettin’in Kurtuluş Savaşı’ndan rol oynadığını düşünmek bir yerde tolere edilebilir belki ama Damat Ferit’i falan da götün götün Kurtuluş Savaşı’na sokmaya çalışmak düpedüz Kurtuluş Savaşı’nın anlam ağırlığının hafiflemesi için yapılmış bir çalışmadır.

Kadir Mısıroğlu, Şevket Eygi, Süleyman Kocabaş, Mustafa Armağan, Ekrem Buğra Ekinci, Ahmet Şimşirgil yorumlarına benziyor bu yorum. Çürük yumurtaya, çürük sarımsak, çürük soğan, taze işkembe, ozon suyu, kalitesiz kömür kokuları karışık yükseliyor haberden… İğrenç yani…

***

Türk Tarihi böyle işte 18 Mayıs’ta yasınız 19 Mayıs’ta bayramınız var. Sırf bu duygu geçişlerinden bile neden bu kadar sert mizaçlı olduğumuzu anlayabilirsiniz.

***

“Kelebekler” diye bir film izledim. Son yıllarda izlediğim en güzel filmlerden biri olduğunu peşinen söyleyeyim. Filmin klişesi ise neredeyse bütün karakterlerin davranışlarının insanı ters köşe yapması olmuş; bence çok güzel olmuş. Uzlaşmacı muhtar, isyankâr imam, kavgacı en küçük kız kardeş, çocuk gibi en büyük kardeş ve en büyük kardeş gibi davranan ortanca kardeş.

Daha fazla detay da vermeyelim ama korona günlerinde izlenecek en güzel filmlerden birinin bu film olduğunu da üstüne basa basa söyleyelim.

***

55. Kayıt. “55” Samsun. Yarın 19 Mayıs ve Milli Mücadele’nin başlangıcının 101. yıl dönümü. THY’nin hatıra bilet kampanyasındaki yerimizi aldık. Aynı heyecan, aynı inanç! Türk Milleti seninle!

“Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa!
Adın yazılacak mücevher taşa!”

54. Kayıt

Dilimde sabah keyfiyle yeni bir umut türküsü
Kar yağmış dağlara, bozulmamış ütüsü
Rahvan atlar gibi ırgalanan gökyüzü
Gözlerimi kamaştırsa da geleceğim sana
Şimdilik bağlayıcı bir takvim sorma bana
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

Bahattin Karakoç

***

Bugün önemli gördüğüm bir konuda yazı yazacaktım ama sabahın erken saatlerinden itibaren başlayan alerjim günümü zehir etti. Ne yazacağımı da unuttum. Aklıma tekrardan gelirse hemen oturup yazacağım unuttuğum şeyi.

***

Normalleşme denilen bu sürecin beni darladığını daha önce söylemiştim. Artık kimse hiçbir kurala riayet etmiyor. Bu kıranın (pandeminin) ikinci bir dalga yaratarak bütün yurdu vurması benim için hiç sürpriz olmayacaktır. Yaş farkı gözetmeksizin bütün şehir kendini sokaklara atmış durumda. Benim gibi tedbirde ısrarcı olma çağrısı yapanlarla, amaçsızca sokakta gezen insanlar tarafından, dalga geçiliyor.

***

Yarın ayın 18’i. Stalin sürgünlerinin ilk darbesi 18 Mayıs 1944’te geldi, Kırım Tatarları… Sonra Batum Türkleri, Ahıska Türkleri, Karaçaylar, Nogaylar ve diğerleri… Her bir Türk toplumu ata yurdun bozkırlarında oradan oraya savruldu Sovyetler zulmüyle… Bunun iki hafta öncesinde, 3 Mayıs 1944’te ise Türkiye’de Türkçülük-Turancılık davası mevzu bahisti.

Türklerin kaderi biraz böyle işte…

***

Bugün ayın 17’si. Bundan tam yirmi yıl önce ilk kez bir Avrupa kupasını Türkiye’ye getirdik. Galatasaray’ın o günkü başarısını Fenerbahçe yakın zamanda tekrar etmek üzereyken talihsiz bir biçimde elendik. Beşiktaş’ın, Fenerbahçe’nin ve Galatasaray’ın en saygın organizasyon olan Şampiyonlar Ligi’nde elde ettikleri çeyrek final başarılarını da hanemize ekliyoruz ve Türk futbolundan daha nice başarılar bekliyoruz.

***

54.Kayıt. “54” Sakarya. Ne zaman Sakarya hudutlarına girsem kendimi İstanbul’da sayarım ben, öyle müjdeci bir şehir. Çocukluğumda Türkiye’nin futbolcu fabrikasıydı adeta. Renkleri, bana göre, sevimsiz olmasa Sakaryaspor’un şampiyonluğunu bile isterdim ama olmadı. İnşallah tez günlerde Sakaryaspor’u Süper Lig’de görürüz.

53. Kayıt

Ne Akdeniz’de şafaklar, ne çölde akşamlar,
Ne görmek istedim Nil, ne köhne Ehrâmlar,
Ne Bâlebek’te Latin devrinin harâbeleri.
Ne Biblos’un Adonis’ten kalan sihirli yeri,
Ne portakalları sarkan bu ihtişamlı diyâr,
Ne gül, ne lale, ne zambak, ne muz, ne hurma ne nar,
Ne Şam semasını yalel’le dolduran şarkı,
Ne Zahle’nin üzümünden çekilmiş eski rakı,

Felekten özlediğim zevki verdiler, heyhat!

Yahya Kemal

***

Buraya sevdiğim şiirleri veya sevdiğim şiirlerin bölümlerini yazıyorum kısa kısa. Yahya Kemal’in bu şiiri için Haluk Kurtoğlu’nun şahane bir yorumu vardır. 2000’lerin başında sesiyle ve oyunculuğuyla ünlenmiş pek çok sanatçı şahane bir şiir albümü yapmışlardı: Hep Kahır/Gurbet Şiirleri. Zamanınız varsa dinleyin derim.

***

İnsan, biyolojik, fizyolojik, psikolojik, sosyolojik, sportif, siyasî, ekonomik, kültürel, dinî, bölgesel, ulusal, evrensel vs değerlerin bir ortalamasıdır. İnsanın yalnızca biyolojik olgunluğa erişmesi onun evlenmesi için yeterli değildir. Aynı şekilde kişinin çok parasının olması da evlilik için yeterli değildir. İnsan bütünüyle gelişimini tamamlayıp kendini hazır hissettiğinde ancak evlenebilir ve evliliğe ancak kendisi karar verebilir.

İslamcıların evlilikte sözü döndürüp dolaştırıp fizyolojik olgunluğa getirip dayamaları onların bilinçaltındaki cinsel sorunları bize net bir biçimde gösteriyor. Hele de kız çocuklarının altı yaşında evlendirilip dokuz yaşında da gerdeğe sokulması fikri iğrenç bi’ şey.

Geç dönem tarım toplumlarına kadar bir nebze de olsa geçerli olan 12-17 yaş arası çocukların evlendirilmesi fikri artık ölmelidir, öldürülmelidir! Bu suçun işlenmesi hele de tecavüz ve taciz olayları asla ve asla affa uğramamalıdır. Bu düşünceyi olumlayanlara da caydırıcı cezalar verilmelidir.

***

Kızlarını angarya olarak gören anne-babaların varlığını bilmek zoruma gidiyor. Kızlarımızı on yaşında evlendirmek, yetişkin bir erkeğe ikinci, üçüncü, dördüncü “eş!” olarak vermek hangi anne-babanın hoşuna gidiyor acaba?

***

53.Kayıt. “53” Rize. Rize deyince aklıma yeşillik, mavilikten ve güzellikten başka bir şey gelmiyor! Forza Rizespor!

52. Kayıt

Ağrı veren dertleri ben senden almadım mı?
Sendin ya yar başında yurt tutturan yar için
Senin için azapta gönüllü kalmadım mı?
Sürünmeme sebep sen bir nazlı diyar için.
Adımı sen vermiştin ben kail olmadım mı?
Açmadım mı göğsümü sönmeyen bir nâr için.

Hasan Ulusoy

***

İslam’ın sorunları hakkında iki satır yazınca kendimi Nihat Hatipoğlu gibi fark ettim ve kendi kendime “Aldığın parayı hak etmiyorsun!” dedim. Bununla da yetinmedim, ne Allah’la aldatmam kaldı ne halka din tüccarlığı yapmam…

Mustafa Karataş, Hatiploğlu, rahmetli Döngel ve diğerleri ciddi paralar kazanıyorlar. Toplumun bir kesimindeki tartışma şu: Bu insanlar günde iki saat tv’den konuşup üç beş saçma salak trol sorusuna muhatap oluyorlar. Buna karşılık neden bu kadar çok para kazanıyorlar?

Pikasso bir yerde 15 dakikada çizdiği bir resme karşılık ciddi anlamda bir para istemiş. Müşterisini kendisinden talep edilen meblağı işitince “Yahu, 15 dakikada çizdiğin resme bu kadar çok para istemeye utanmıyor musun sen?” diyivermiş… Pikasso da durur mu yapıştırmış cevabı “Hayır 15 dakika değil; 40 yıl artı 15 dakika!” (Zamanda biraz yanılmış olabilirim çünkü 45+5, 30+13 düz hesap 30+15, 40+5 diyenler de var)

Özetle: Nihat Bey’in, Mustafa Bey’in ve diğerlerinin dindarlığını, hocalığını, yaşantısını, laikliğini, hurafeciliğini, menkıbeciliğini vs ister beğenin ister beğenmeyin ama aldığı paraya laf etmeyin çünkü hak ediyorlar. Bu insanlar sizin beğenmediğiniz o “hurafeleri” halka tatlı tatlı anlatmak için gecelerini gündüzlerine katmışlar yıllardı uğraşıyorlar. Yılların bu emeği karşısında aldığı paraları tekrar tartışmak da hakları bence.

***

Aynı sorunu ben de tercüme işi sırasında yaşıyorum. Müşteri belgeyi gösteriyor, ben 5 dk. içinde çeviriyorum ama karşısında istediğim cüzî miktar paraya bile pazarlık etmeye çalışıyorlar: “Yahu hoca sen de ne yaptın da ne istiyo’n? Oturdun aha 5 dak’ka da yalandan yazdın çizdin. Ben de yapardım onu, zaten anlaşılıyo’ işte, adı soyadı…”

Halbuki 15 yıl artı 5 dk sürdü o beğenmediğiniz çeviri…

***

Bugün Hasan Tahsin’in şehit oluşunun yıldönümüydü. O nesle ne kadar teşekkür etsek az. Allah hepsine rahmet eylesin, Allah onlardan razı olsun…

***

Iğdır ve Kars sorununu seçimden hemen sonra sosyal medyada yazmıştık. Türk Devleti’nin kritik noktaları olan bu iki ilimizin hdp/pkk’nın elinde olması hem Türk Devleti için hem de fert fert kökenleri ne olursa olsun büyük Türk Milleti için ciddi anlamda bir tehlike oluşturuyordu.

***

52. Kayıt. “52” Ordu. Ordu ile Giresun arasında bir rekabet var mıdır? Varsa biz bu rekabetin, Kırıkkale olarak, neresindeyiz? Ayrıca sevgili unutkan Ordulu arkadaşlarıma bir şarkı ile seslenmek istiyorum: Hani verdiğiniz sözler? Hani fındığım ner’de? Hani lezzet bulduğum fındık ezmesi ner’de? Hani konukseverliğiniz? Şimdi ner’deyim ner’de?

51. Kayıt

Kaybolmaktan bıktığım yalnızlık batağında
Benden bana göç eden bir aşkın otağında
Bin asırlık hüznümün buz tutmuş yatağında
Benden önce uyuyup bensiz uyanıyorsun,
Hayırlara vesile değil gördüğüm rüya
Tövbeni arıyorum; sen şiir sanıyorsun.

Yavuz Doğan

***

Müslümanlar arasındaki bitmek tükenmek bilmedik ve ciltler dolusu ansiklopedilerin bile mücadele edemediği tartışmaların en kısa özetini geçeyim derken bile yoruldum. Evrenselci, tarihselci, akılcı, nakilci, gelenekçi, yenilikçi, Eşarî, Mutezilî, Maturidî, Mürciî, Şia, Caferî, İsmailî, İsna Aşerî, Haricî, Batınî, Kadirî, Nakşî, Bektaşî, Alevî, yazıcı, okuyucu, Sühreverdî, Rufaî, Mevlevî, Kalenderî, Selefî, Vahhabî…

72’yi de 172’yi de çoktan geçtik. Rüya içinde rüya yaşar gibiyiz artık. Caferîlik nerede başlıyor, Mürciîlik nerede bitiyor emin olun bilmiyoruz. Oysa Müslüman olmak bu kadar zor olmasa gerek.

Yemen’de veya Suriye’de yetişkin Müslümanların bin yıldır çözemedikleri sorunların ceremesini suçsuz günahsız çocuklar çekiyor…

***

Komedi filmi çekmek için bir senaryo yazdım, senaryoyu buradan paylaşıyorum. Tatkaçıran (spoiler) içerir!

“İki arkadaş mafyaya bulaşır ve olaylar gelişir. En sonunda da polis gelir iki arkadaşı kurtarır. İki arkadaşın mafyadan aldıkları para ve yolda edindikleri aşk hikâyeleri de yanlarına kâr kalır.”

Nasıl? Güzel film olur bu senaryodan değil mi?

***

51. Kayıt. “51” Niğde. Yine aynı sorunsal! Patates konusunda hangisi daha iyi karar veremiyorum, Nevşehir mi Niğde mi? Niğde’ye ve oranın sevimli bulduğum Bor ilçesine en son yirmi yıl önce gitmiştim. Artık oraları hatırlayamıyorum bile. Oradan, sevdiğimiz bir kardeşimiz olan Flamingoların Cebrail Ağa, sürekli davet ediyor bizi “Gelin abi, buralar çok güzel! Çok eğlenceli yerler!” diye. Bakalım, şu kırandan sonra gidebilirsek gezeceğiz inşallah.

50. Kayıt

Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Bu kurtlar sofrasında belki zor
Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Sus deyip adınla başlıyorum

Attila İlhan

***

“İslam’ı, Kur’an’ı hadislerle anlamayacağız da neyle anlayacağız?” sorusunun muhatabı oluyorum bazen. Ne dersem desem diyeyim tekfir; sussam gönül razı değil… Şaka bir yana olası dört cevabın hangisini verirseniz verin (akıl/nakil/akıl+nakil/hiçbiri) kimseyi memnun edemeyeceksiniz. Akıl-nakil meselesi aslında başka bir tartışmanın izdüşümüdür desem acaba dizi senaryolarına mı döner mevzu? Başka bir boyuta geçmiş gibi mi oluruz?

Allah’ın cismani varlığının algısıyla başlayalım önce… Bugünkü Sünnîler Allah’ın tüm çağlarda ve tüm yerlerde olduğunu iddia ediyoruz. Hatta daha bilinçlilerimiz “Yukarıda Allah var!” cümlesini sarf edenleri uyarıyoruz “Bu söylediğin çok yanlış; seni şirke götürür!” diye. Peki hiç düşündünüz mü peygamberin yanındakiler ve onlardan sonra gelenler Allah’ı fiziksel olarak nasıl algılamış?

Onlar, genel olarak, Allah’ı, kendi ayetinden yola çıkarak, göklerde tahtına kurulmuş bir kral gibi algılamışlar hatta Ahmet Bin Hanbel aksini düşünmenin sakat olacağını da belirtmiş. Yani Sünnî gelenek başlangıçta Mücessime gibi düşünmüş, sonradan Allah’ı cismani olarak kavrama düşüncesinden vazgeçmiş ve başlangıçsız-sonsuz ve tüm yerlerde var olan Allah kavrayışını benimsemiştir.

Akılcılık-nakilcilik meselesi aynı zamanda tarihselcilik ve evrenselcilik mücadelesinin de izdüşümüdür, en azından Hz. Peygamber’den sonraki ilk yüzyılda böyleydi. Akılcı-tarihselci; nakilci evrensel paralelliği çoktan kurulmuştu bile zira bir-iki paragraf yukarı bakarsanız Allah anlayışının başlangıçta cismanî olmasının bir yansıması olarak bile insanların tarihselci olduklarını ifade edebiliriz. Hatta ve hatta bu durumu İslam’ın hâlâ Arap mantığıyla yalnızca Araplarca yaşanan bir din olmasına da bağlayabiliriz.

Ancak ne zamanki İslam ve Allah anlayışı Arabistan’ın dışına taşmıştır ve Araplardan başkaları da İslam’ı kabul etmeye başlamıştır, o zaman Müselmanlar İslam’ın yalnızca Araplara, Arap coğrafyasına, Arap mantığına ve belirli bir zaman dilimine gönderilmediğini; İslam’ın bütün insanlığa, bütün yerlere, bütün çağlara seslendiğini kanıtlamakla yükümlü ve sorumlu hissettiler kendilerini. Böylelikle Allah’ın aslında usun (aklın) almayacağı ölçüde, fizik kurallarının dışında, başlangıçsız-sonsuz ve yersiz ve çağsız (her zaman ve her yerde) olduğu anlatılmaya başlandı. Kur’an da Allah’ın sözü olduğuna göre Kur’an’ın tüm ayetleri bütün insanlara bir şeyler söylüyor olmalıydı.

İşte tam da bu dönemlerde önceden beri usu (aklı) ön plana çıkaranlar dediler ki: “Yahu tamam da! Kur’an’da doğrudan Peygamber’in ve ailesinin muhatap alındığı ayetler var. Onları nasıl açıklayacağız?” Buna verilen cevap ise uygulamada bambaşka açmazlara sebep olacaktı. Sözgelimi Suud memleketinde kadınların gözlerinin üstünde bir tülle dolaşması bunla ilgili. Dört kadınla evlenmek de zina haramken kölelik-cariyelik hukukuyla istifraş hakkı sayesinde sınırsız kadınla cinsî münasebet kurabilmek, cîma edebilmek de bunla ilgili…

Biliyorsunuz Suud şehzadelerinin cariyeleri Suud kadınlarından, şeklen, daha özgürdür…

***

Şia-Haricilik, Sünnîlik üçgeninde hiç temas etmediğimiz grup Haricîler oluyor genelde. Zaten Müslümanların bilinçaltında ve Nizamiye geleneğinin insanlara dayattığı bilinçaltında Haricîler Müslüman bile sayılmamakla birlikte zamanla Şii ve Sünni anlayışın içerisinde, neredeyse eşit oranda, yayılması ve bana kalırsa iki grubun da taassup, aşırı bağlılık köklerini Haricî gelenekten alması inkâr edilemez.

Haricîlerin İslam literatürüne armağan ettiği bir dizi tartışmalar vardır. Bu armağanların, bana kalırsa en uluları “Büyük günah işleyenlerin durumu ne olur?” ve “Amel imandan bir cüz müdür?” tartışmalarıdır. Onlara en güzel cevabı Mürciîler vermiştir ama Mürciîlerin görüşleri de istismar edilmiş ve çarpıtılmıştır. Zaten Haricîlerin görüşlerinin bir kısmı da istismar edilmiş veya çarpıtılmıştır.

Haricîler İslam ümmetinin günah keçisi ve bazı iyi oluşumların sebebidirler daha da detaya inersek. Bu arada unutmadan söyleyelim Ebu Hanife de Mürcie geleneğinden gelmedir.

***

50. Kayıt. “50” Nevşehir. Patates konusunda hangisi daha iyi karar veremiyorum, Nevşehir mi Niğde mi? Koronadan sonra ilk yapmak istediğim işlerden biri, Peri Bacalarını, Ürgüp’ü, Göreme’yi gezmek olacak inşallah. Oradaki tarihin havasını ciğerlerime çekmem gerek.

49. Kayıt

Ellerim hınca hınç doluyor,
Ellerimi gören gözler yaşarıyor,
Ellerime değen dudaklar titriyor,
Ellerime ışık vursa sönüyor.

Ellerim dağlar başında katar,
Ellerim pazarlarda düş satar,
Ellerim sen gideli yas tutar…

Türlü melanetler aşık ellerime
Nasıl anlatmalı bilmem…
Benim kendimi inkârımın altında bile
Ellerimin ihaneti yatar…

***

Özeleştirilerimiz hayal kırıklıklarımızın sonucudur.

***

Ehl-i rey miyiz? Ehl-i hadis miyiz? Sorularının soruluş biçiminde aslında ehl-i demokratlık var görüyorsunuz. Zira demokraside sizin kendinizi ifade edeceğiniz zemin olmaz, olamaz, olmamalıdır. Size seçenekler verilir ve siz bu seçeneklerle idare edersiniz.  A mı, B mi? sorusu elbette kötünün içinden iyiyi tercihe zorlamadır. Üçüncü bir yol açmak isteyenler A ve B gruplarından “tekfir”i yerken A ve B grupları zaten birbirini çoktan tekfir ve dahî cehennemlik ilan etmiştir.

Mevzu daha ziyade tebe-i tabiîn döneminde İslam’ın anlaşılması tartışmaları üzerinden çıkıyor. Siyer, megazi, tabakat denilen, özünde hz. Peygamber’in hayatını ve onun hayatı üzerinden İslam’ı anlama kaygısı bulunan birtakım düşünce ürünleri zamanla hadis ve tefsir çalışmalarını başlatıyor.

Burada bir şeye işaret etmek isterim efendim! Bugün hâlâ Marmara ile Ankara ekseninde sembolize edilen bütün tartışmalar zaten Emevîler döneminde başlamış, Abbasîler döneminde uzun uzun yapılmış ve fakat bir sonuç alınamamış tartışmalardır.

Hani vardır ya bir Müselman’a sorsak, “Müselman bilim insanlarını biliyor musun?” desek. Hemen cevap-ı cevvali yapıştırır anlımıza şişinmeyle, kasınmayla: “İbn Sina, Farabî, Bîrûnî, İbn Heysem, Ömer Hayyam, İbn Rüşt…” Amma bu isimleri sayan Müselman kişi, ehl-i sünnet ve’l-cemaatin kahır ekseriyetinin bu mezkûr feylozofların ve bilginlerin pek çoğunu tekfir ettiğini, aforoz ettiğini, inançtan çıkardığını bilmez. Yani Farabî ve İbn Sina Sünnî gelenek Müselman saymaz.

Akılcılık ve nakilcilik tartışmaları miladî takvime göre peygamberin ölümünün üstünden henüz yüzyıl bile geçmemişken başlamıştı. Aslında, ilginç bir biçimde, Türkler arasında Sünnîliğin kurucusu olarak kabul edilen İmam-ı Azam Ebu Hanife o dönemki tercihini ehl-i reyden, akıldan yana kullanmıştı ve akla aykırı olan, hadisler başta olmak üzere, dinî literatürü reddetmişti. Akılcılıktan dolayı dönemin Emevî ve Abbasî ulu’l-emirlerine itaat etmemiş ve bundan dolayıdır ki öldürülmüştü.

İmdi Ebu Hanife Allah’ın verdiği aklı, tabiri caizse, savunmak için canından vazgeçmişti ama Ebu Hanife’den sonra gelen Sünnî bilginler, yukarıda saydığımız “Müselman” feylosof ve bilginleri akılcı oldukları için tekfir, aforoz etmişti. Bundan daha da kötüsü temeli akılcılık ile atılmış olan Sünnîlik nakil fetişizmine dönüşmüştü. Oysa ayetlerin neden gönderildiğini anlayacak, İslam tarihini öğrenip kavrayacak kadar hadis nakli yeterliydi. Bu kadarını yeterli görmeyen, her şeyi peygamberin yaşantısıyla açıklamak isteyen ümmet-i Muhammet’e bir gün var olan hadisler yeterli gelmedi. İşte o gün ümmet-i Muhammet haklı olduğunu ispat edebilmek için hz. Muhammet’in ağzından hadisler uydurmaya başladı.

Mesele uzuyor. Yarın devam etmeli…

***
49. Kayıt. “49” Muş. Anadolu 1071’deki Malazgirt Savaşı’ndan önce de Türk yurduydu zaten de 1071’deki olay Bizans’ın Oğuzlar karşısında savunmasız kalmasıydı. Anadolu’ya ilk geliş öykümüz de çok önceden yazılmıştı zaten. Özetle biz epeydir buradayız ve sonsuza kadar da yaşayacağız buralarda.

48. Kayıt

Ne adaklar bağlarım sesini serer sermez,
Ne adaklar bağrımdan, yamacına ulaşır.
Değil ki kokun gelse, nârına düşsem bir kez
Ellerim ayaklarım birbirine dolaşır.

Hakan İlhan Kurt

***

Lisedeyken mahalli gazetelere yazı şiir yazardım ve o zamanki hayalim babam gibi araştırmacı, yazar ve şair olmaktı. Babamı örnek aldığım için de ister istemez yazı üslubum bir gazetecininkine benziyordu. Üniversitedeki ilk ödevlerimi gazeteci üslubuyla yazınca, sağ olsunlar, hocalarımız bir temiz metodolojik eğitime tâbi tuttular beni ve bana akademik literatüre katkıda bulunma işini öğrettiler.

Sonra akademisyen olmaya heves ettim ama itiraf edeyim akademik üslupla bir şey yazmak bana hep ağır gelmişti. Haliyle bu da tembelliğe yol açıyordu bende. Zaten bu tembellikle yüksek lisanstan da atıldım.

Bunu anlattım çünkü yazacağım şeyleri aslında akademide çalışsaydım en azından yüksek lisansı bitirebilirdim ama bir günlüğün sayfaları arasına iliştirince kendimi, yine itiraf edeyim, boşa çabalıyormuşum gibi hissediyorum. Her şeye rağmen bir tesellim var o da bu yöntemle yazmanın daha çok kişiye ulaşmak olduğunu biliyorum.

***

“Ümmetim yetmiş iki fırkaya bölünecektir. Bunlardan biri kurtuluştadır!” Bu söz hadis kitaplarında geçiyor. Eğer bana kızmayacaksanız bu sözün doğruluğuna dair şüphelerimi ifade etmek isterim zira Yahudi ve Hıristiyan literatüründe de benzer ifadeler diğer peygamberlere isnat edilir.

Fırka-ı Naciye meselesi şudur. Herhangi bir mezhep öncelikle kendi doğrularını Allah’ın doğruları sayar sonra kendilerinden olanları cennete; kendilerinden olmayanları da cehenneme koyar. Böylelikle aslında temelde ikiye, özelde yetmiş ikiye bölünmüş “İslam”ı teoride hiç bölünmemiş varsayar. Nasıl mı? Yani, zaten kendi mezhebinden olmayanlar küffardandır ve hatta deyyus-u ekberdir ve kesin cehennemliklerdir.

Sözgelimi birisi çıkıp derse ki “Kardeşim, kişinin cehennemlik mi cennetlik mi olup olmadığını rûz-ı mahşere erteleyelim; orada Allah görsün kişinin hesabını.” derse sözün sahibi zaten cehennemliktir. Çünkü son peygamberin bile ölçülü davrandığı yerlerde son peygamberden sonra gelen peygamberler kimin cennetlik mümin kimin cehennemlik kafir olduğunu bilmektedir ve Allah’ın menajerliğini yaparak cennete ve cehenneme koyulacaklar konusunda referans olurlar.

Dün Şia-Sünni ayrımını yapmıştık hatırlarsanız ama bunun daha da öncesinde Hulefa-i Raşidin döneminde başka bir tartışma var. İslam’ın ahkamının belirlenmesinde veya tartışmalı bir konuda hakem olarak Kur’an yani Allah’ın sözü mü kabul edilmeliydi yoksa peygamberin uygulamaları mı? Neredeyse bütün Müslümanlar bu konuda tartışma götürmez bir biçimde Kur’an’ın üzerinde sözbirliği sağlarken hz. Ali peygamberin uygulamalarına dikkat edilmesini salık veriyordu.

Tam da bu ayrılıkları “Sahabenin günahı olmaz.” deyişiyle savuşturup Şia-Sünni-Harici eksenli iktidar sebepli bölünmeleri, Haricileri Şia ve Sünnilik içerisinde eritip bir de ehl-i sünnet ve’l-cemaat gibi çoğunluğun ittifak ettiği bir mezheple hasıraltı edecekken bu kez İslam dünyasında yepyeni bir tartışma çıktı

Akılcılık mı? Nakilcilik mi? Yani Ehl-i rey mi? Ehl-i hadis mi?

***

Ekmek almaya çıktığımda dışarıda çocukları gördüm. Bizim yaşama umudumuz da sevincimiz de onlarmış meğer… Tek bir çocuğumuzun bile yüzü eğilmesin…

***
48. Kayıt: “48” Muğla. Hanımla birlikte yaşamak istediğimiz şehir.

47. Kayıt
Merhem koyup onarma sînemde kanlu dâğı
Söndürme öz elünle yandurduğun çerâğı
Uymuş cünûna gönlüm ebrûna der meh-i nev
Ne itibâr ana kim seçmez karadan ağı

Fuzûlî

***

Sevgili Günlük,

Her gün sana yazmama rağmen sevgilim olduğunu sana ara ara hatırlatıyorum, neden? Birincisi ben evliyim, yani bu yasak bir ilişki aslında. İkincisi “sevgili” sözünün bir anlamı ve ağırlığı olmalı. Bir sözü ne kadar sık tekrar edersem anlamı o kadar etkisini yitirir diye düşünüyorum. Üçüncüsü şımarma! Dördüncüsü bana bu kadar bağlanma. “Korona bugün bitti! Sokağa çıkabilirsiniz!” dedikleri an seni hayatımdan çıkaracağım! Sonrasında senden bahsederken bir yerlerde “Sevgili günlük” diye değil; “Metruk günlük” diye konuşacağım.

Bundan dolayıdır peşin peşin söylüyorum, bugün yazmaya girişeceğim mevzu koronanın bitimiyle biter, benden çok bir şey bekleme yani…

***

Her şey Şia-Sünni ayrımıyla başlıyor sanırsınız ve yezit-i lanetlersiniz ama yezit-in babası Muaviye’ye dokunmazsınız. Yalnızca bu ikisine soğuk davranmakla ve Hz. Hasan’la Hz. Hüseyin’in öldürülmelerini beka vü vahdet-i ümmet-i din-i mübin-i İslam’a iltica-i mecbur sayarak kendinizi ehl-i sünnet ve’l-cemaat dairesinde yani fırka-i naciyede görürsünüz.

Buraya kadar bilirseniz ve buraya kadar bildiklerinizle yaşarsanız kafanız rahattır. Ne zaman “İyi de Hasan ile Hüseyin neden öldürüldü?” sorusunu ciddi anlamda sorarsanız işte o zaman mesele içinden çıkılmaz bir hal alır. Örneğin ehl-i sünnet vaizlerinin neden Kerbela Olayı’nı gözyaşlarıyla, salya sümük, acındırarak anlatıyorlar; yezit-e tırlar dolusu lanet yağdırıyorlar sorularına bir yanıt bulabilirsiniz. Çünkü hiçbir vaiz olayın temel nedenini anlatamaz, eğer temel nedeni sakince ve akla hitap ederek anlatamazsanız o zaman söylev sanatçılarının insanların duygularına seslenmelerinden medet umarsınız. Vaizlerin size olayın cereyanını heyecanla ve duygu seliyle anlatmalarına ağlaya sızlaya odaklanırken işin özünü kaçırırsınız.

Bu bir ehl-i sünnet eleştirisi gibi değil; bunu Müslümanların bugünkü durumunun özeti gibi düşünün. Zira bizim bugün Şia ve Sünni ekseninde konumlandırdığımız Müslümanları asla bir araya getiremeyecek inansal (itikadî) ve edimsel (amelî) her ne varsa hepsinin çıkış noktası iktidar kavgasından gayrisi değildi. Hatta Hz. Ali ve Muaviye üzerine odaklanan küçük resim arka plandaki Haşimîler ve Emevîler arasındaki kavgayı görmemizi engelledi.

Gelinen noktada görüş (mezhep) ayrılıklarımız zamanla bizi önce silikleştirip ardından yutan birer deve dönüştü. Türkler gibi kavrayış açısından alik-seküler sayılabilecek, dinî bağlılıklar ve bağnazlıklar noktasında son derece rahat yaşayan toplumlarda bile Kureyş’in içindeki kan davası birer inançtan çıkarma, tekfir, aforoz yetkisine dönüştü.

***

47. Kayıt. “47” Mardin. Mardin deyince Artuklular, Artuklu deyince de aklıma hep miras yedi evlatlar gelir. Artuklu’nun ve Mardin’in tarihi 1071’den sonraki Anadolu Türk tarihi için önemli bir yerde durmakla birlikte henüz umulan seviyede beylikler tarihi çalışılmadığını görüyoruz. Hasankeyf’le ilgili son durum nedir, onu bile bilmiyoruz…

 

46. Kayıt

Aşk seliydim; sana akan
Gönülleri ark eyledim.
Her güzelde sana bakan
Tarafımı fark eyledim.

Cemal Safî

***

Ömer Burak Sert aradı dün. Daha doğrusu evvelinde bir öykü gönderip öykü hakkındaki görüşlerimi öğrenmek istedi. Öyküyü çok beğendim ve kıskandığımı söylemeliyim açıkçası ama dergiye yazdığı bu öyküyü diğer insanların okumasını engelledim çünkü öyküde öyle bir düğüm atılmıştı ki bir an aklıma bu öykünün aslında romanlaştırılması gerektiği geldi ve galiba bu konuda Ömer Burak’ı da ikna ettim.

İnşallah iki-üç yıla güzel bir roman okuyabileceğiz.

***

Birkaç gündür Dücane Cündioğlu İslamcılık falan derken eski günlere, tartışmalara döndüm. İHL ve üniversite yıllarım.

Kur’an’da bir ayet geçer ve “Ben sadece Müslümanlardanım diyenden daha iyisi var mıdır?” (Fussılet 33) der. Aslında Allah’a göre iyi işler yapmak ve ben Müslüman’ım demek yeterlidir ama kullara göre bunlar asla yetmeyecek boş laflardır.

Haşa huzurdan… Herkesin gençliğinde aşırı bağlılıkları olur, ideolojiler, inançları, arkadaşları, sevdikleri vs… İnsan olgunlaştıkça bağlılıklar yerini yenilerine de bırakabilir, azalabilir de artabilir de. Bağlılık sayısının ve şiddetinin artması kişinin kişisel gelişimiyle ilgilidir çoğu zaman.

Ben de gençliğimde ehl-i sünnet ve’l-cemaat diye tanımlayıp Maturidi gibi düşünüp, Hanefi gibi yaşamaya çalışıp, Yesevi gibi derinleşmeye emek verirdim bütün bunlarla birlikte benim gibi düşünmeyen, yaşamayan, derinleşmeyen insanları da dışlardım.

Sonra okudukça öğrendikçe gördüm ki Maturidi-Hanefi-Yesevi üçgenindeki din algısı benim kadar bağnaz davranmamış. Bunun üzerine mezhepler tarihine birazcık bakmaya karar verdim. Bugün bile bazen “Bakmaz olaydım!” dediğim oluyor, yalan yok. Zira bilgisizlik mutluluk kaynağı desem yeridir…

Birkaç gün bu konu üzerinde kalem oynatmaya niyetliyim. Çetrefilli konular ama içimdekileri, öğrenebildiklerimi dökmeden de rahat edemeyeceğim anlaşılan.

***

Dergiyi okuyorum elbette yine bütün yazılar harika ama Deniz Alev Erkanol, İlknur Kıvrak ve Alparslan Koçak’ın yazıları ayrıca güzel olmuş.

***

Bugünkü kadromuz Türkiye’de oynamış veya hâlihazırda oynayan etkin yabancı futbolculardan kurulu olacak.

 

Kaleci                                Muslera
Sağ bek                             Maryano
Sol bek                              Glişi
Sağ stoper                         Marselo
Sol stoper                          Denayer
Ön libero                           Atiba
Orta saha                          Gustavo
Ofansif orta saha               Talişka
Sağ forvet                         Sörlot
Sol forvet                          Onyekuru
Santrfor                            Falkao

***

46. Kayıt. “46” Kahramanmaraş. Bizim buralar, Orta Anadolu, 1510’lara kadar Dulkadiroğulları Beyliği’nin egemenliği altındadır. Bizim bu civarda hâlâ Dulkadiroğullarının yani Beğdillilerin veya Cirit aşiretinin izleri var. Osmanlı dönemi Celalilerinin sürgün yolları üzerinde bulunan Çukurova, Maraş civarından da nice öyküler getirilmiş bu topraklara.

45. Kayıt

Bir dem açık kalsa beden kafesim,
Göğsüne konmaktır bütün hevesim.
Bazen de tükenir soluğum sesim,
Dil susarsa gönül sözü sendedir.

***

Dücane Cündioğlu’yu dinlemekten bahsetmiştim kayıtlarımdan birinde. Dücane Cündioğlu İslamcılık üzerine bir yayın yapmış Yutup kanalında ve İslamcılık fikrinin geldiği noktaya dair görüşlerini beyan ediyor.

Ben de hiçbir zaman İslamcı olmadan (ailemden dolayı) İslamcıların içerisinde vakit geçirmiş birisi olarak üç aşağı beş yukarı böyle bir konuşma yapardım galiba İslamcılığa ve İslamcılara dair ama benim sözümün, dışarıdan birisi olmam hasebiyle, pek de bir kıymeti olmazdı. Dücane Cündioğlu içeriden birisi olarak İslamcılığı anlattığından dolayı söyledikleri kıymetli.

***

Bağlı bulunduğumuz ideolojilerimizin dışına çıkmış, ideolojimizden kopmuş insanlar hep eleştiri yapar ama Cündioğlu’nun farkı bu eleştiriyi sakin yapması. Dahası içerideyken de sesini yükseltmiş olması.

Eleştirilere değer veren şey kanımca budur. İçerideyken sessiz sedasız otururken dışarı çıkınca kaplan kesilmek bana hep değersiz gelmiştir.

***

Düşmanımızın söylediği en doğru bizi sevindirmez; dostumuzun yaptığı en yanlış iş bizi üzmez. Belki de bundan dolayıdır özeleştirimizi hiçbir zaman tam yapamadık biz…

***

Bugünkü kadromuz 2010’larda Türkiye’de oynamış ve futbolu bırakmış yabancı futbolculardan oluşacak.

 

Kaleci                             İvankov
Sağ bek                            Ebue
Sol bek                            Andre Santos
Sağ stoper                       Uyfaluşi
Sol stoper                        Bruno Alves
Ön libero                         Merales
Orta saha                         Batalla
Ofansif orta saha          Snayder
Sağ forvet                       Dirk Kayt
Sol forvet                        Eto
Santrfor                          Drogba

***
44. Kayıt. “44” Malatya. “Bir şehir ancak bu kadar güzel olabilir.” diyorum kendi kendime ne zaman aklıma Mersedes Kadir gelse…
45.Kayıt. “45” Manisa. Manisa’yı 4. sınıfa kadar Muğla ile karıştırdım ben. Manisa’yı, İzmir’e yakınlığından mıdır nedir, hep deniz kıyısında sandım ben. Marmaris’i, Fethiye’yi Manisa’nın; Bodrum’u ve Kuşadası’nı da İzmir’in sandım ta ki babam abime ve bana bir coğrafi atlas alana kadar.

44. Kayıt

Aşar gökyüzünü, müjdeler inan!
Düşer ayağına ulaklar her an!
Şaşar gündüzüne gecene zaman,
Varlığın, yokluğun gizi sendedir.

***

Dün doğum günümdü. Benim gibi yarı köylü yarı şehirli akranlarım da bilirler, biz doğum günü işiyle falan pek iştigal edemeyiz, heves de etmeyiz. Alışmadık götte donda durmaz yani. Ancak aklım erdi ereli her doğum günümde varlığımı sorgularım ve bu sorgulamalarım da sorduğum ilk soru “Neden?” olur.

Bu yıl da aynı sorgulama sürecinden geçtim evdekilere çaktırmadan. Her seferinde inandığım Tanrı’nın olasılıklar denizindeki sonsuzluğa benzer damlalarından bir şans olduğumu düşünür ve şükrederim.

***

Benim gibi yarı şehirli yarı köylülerin durumunu hep amatör tiyatroculuğa benzetirim; rolünü iyi oynasa bile adanmışlık duygusunun eksikliğini hisseder amatör tiyatrocular. Sosyal medya yaygınlaşalı beri benim de doğum günüm kutlanır oldu. Elbette fizikî bir parti ortamından bahsetmiyoruz ama sevdiğimiz insanlardan kutlama mesajları geliyor. İnsan ağlayacak kadar mutluluğuyla hüznünü karıştırıyor.

Bazen de öyle şeyler söylüyorlar, öyle şeyler yazıyorlar ki gururum okşanırken “Ben neymişim be abi!!!” şarkıları söylüyor aynı anda da utancımdan yerin dibine geçip “Bu bahsedilen kişi ben miyim? Ben bu kadar iyi, kaliteli biri miyim? İnsanlar beni yanlış tanıyor olmasın…” tonunda sancılarla kıvranıyorum.

***

Ey sevdiğim insanlar ve sevgime karşılık verenler! Allah hiçbirinizin eksikliğini göstermesin… Beni nasıl tanıyorsunuz, bunu tam olarak bilmiyorum ama inşallah günün birinde sizi hayal kırıklığına uğratmam. Eğer herhangi bir yerde, zamanda bir kusurum olursa muhakkak onu bulmaya özür dilemeye gayret edeceğim ama eğer bulamazsam siz beni uyarın ve özür dilediğimde kabahatimi insanlığıma verip özrümü kabul edin. Zira hayat küs kalmak için uygun uzunlukta değil…

***

Önce abimi sonra babamı kaybettim ama kardeşim, eşim, annem, amcalarım, halalarım, dayılarım, teyzelerim, akrabalarım, dostlarım, arkadaşlarım… Bakın bu liste uzar gider böyle! Dünya bizim boş uğraşımız olduğu kadar yaşama umudumuzdur da…

***

Ama kaç yaşında olursa olsun yetimler için özel bir gün hep eksik geçiyor… Bu vesileyle babamı ve rahmetli Akın Amca’yı saygıyla anıyor ikisinin de toprağından öpüyorum…

43. Kayıt

İçimde yer sorar bir kırık kanat,
Şu kararıp duran geceye inat.
Alnında yön bulur bütün kâinat,
Kaybolan yolların izi sendedir.

***

Bugün 6 Mayıs! Yani Hıdrellez Bayramı. Geçen yıl bugünlerde Hıdrellez şenliği yapıyorduk galiba. Bu yıl evdeyiz. Allah izin verirse gelecek yıl yine piknikteyiz.

***

Kırıkkale son birkaç gündür Kırıkkale’deki vaka sayısının artışıyla çalkalanıyor. Vaka sayısındaki artışın kalabalık mekânlarda konuşulduğuna eminim. Çünkü, maalesef, dışarıdaki insanların aslında yarısının dışarıda işi yok.

***

Bugünkü kadromuz 2000’lerde Türkiye’de oynamış ve futbolu bırakmış yabancı futbolculardan oluşacak.

Kaleci                           Kordoba
Sağ bek                          Kapone
Sol bek                          Karlos
Sağ stoper                       Lugano
Sol stoper                       Zago
Ön libero                        Ernst
Orta saha                        Aurelyo
Ofansif orta saha          Aleks
Sağ forvet                       Anelka
Sol forvet                       Riberi
Santrfor                         Jardel

Aslında Mondragon’un kaleciliğini daha çok severim ama Kordoba’nın teknik üstünlüğü ve uluslar arası birikiminden dolayı böyle bir seçim yaptım. Orta sahada da seçenek çok fazlaydı gerçekten, Ahmed Hassan, Revivo, Cunti gibi isimleri kadroya alamadık haliyle. Bu kadroda tartışılmayacak dört kişi o hücum dörtlüsü olur herhalde.

***
43.Kayıt. “43” Kütahya. Yıllar önce yanlışlıkla telefonda Kütahyalı bir çini ustasıyla tanışmıştık. Kendisi sedef hastasıydı ve İzmir’e iki ayda bir tedaviye gidiyordu. Ne zaman İzmir’e tedaviye gitse o zaman beni arıyordu; sohbet ediyorduk. Sonra bağımız koptu haliyle kendisiyle, soyadını bile unuttum. Kendisi hâlâ orada mıdır, hastalığı nasıl olmuştur? İnsan merak ediyor işte.

42. Kayıt

Renkler aksetmeli ellerin varken,
Toprak raks etmeli “gözlerin” derken.
Âlem görmeyeli böylesi görkem
Dalar gider seyre gözü sendedir.

***
51.sayı bugün geldi. Oturup size Ayarzıs övmeyeceğim elbette ama 51 sayıdır her seferinde yapılan kapak üzerine “Bundan daha güzelini yapamayız!” derken daha iyisi yapılıyor.
Bu ayki kapağı hemen her mitolojide olduğu gibi Altay-Türk mitolojisinde de kendisine kök, orijin bulmuş olan Yaşam Ağacı’na benzettim. Aylardan mayıs ve mayısın altıncı günü, yani yarın da Hıdrellez tabi…

Hayallerimi ve dileklerimi derginin kapağındaki ağacın dibine gömmüş gibi hissediyorum kendimi.

***

Normale dönüş konusunda neden bu kadar aceleciyiz, anlamış değilim. En azından bayramı atlatmamız gerekiyordu kanımca.

***

Bugünkü kadromu Türkiye’de oynamış ve futbolu bırakmış yabancı futbolculardan oluşturacağım demiştim ama Mustafa Oğuz Bayat’la ettiğimiz sohbetin sonucunda Türkiye’ye çok iyi yabancılar gelmiş olmasından dolayı tek bir kadro çıkarmanın biraz haksızlık olacağını düşündük. Bunun üzerine de 90’lar, 2000’ler ve 2010’lar olmak üzere üç kadro çıkarmayı uygun gördük. Bugün 90’lardayız, sistemimiz ise 3-5-2, liberolu sistem.

 

Kaleci                                Tafarel
Libero                               Popesku
Stoper                              Hög
Stoper                              Uçe
Orta saha                         Nilsen
Orta saha                         Okaça
Sağ kanat                         Amokaçi
Sol kanat                          Baliç
Ofansif orta saha               Hagi
Santrfor                           Şota
Santrfor                           Boliç

Kaleye aslında Şumaher’i de yazabilirdim ama başarılarından dolayı Tafarel olsun istedim. Sistem dörtlü değil çünkü 90’larda çok iyi bir yabancı sol bek yokmuş ülkemizde. Gerson Madida’yı da Amokaçi kesti açıkçası. Moldovan biraz daha uzun forma giyebilseymiş Türkiye’de Boliç’in yerine yazılabilirmiş. Tam bir doksanlar takımı oldu bence.

***
42. Kayıt. “42” Konya. Geçen yıl hanımı Taşkent’e götüremeyince memleket hasretini gidersin diye Konya’ya gitmiştik. ))) Şaka bi’ yana Konya ile Taşkent coğrafî özellikleriyle birbirlerine çok benziyorlar. Konya’yı seviyoruz ama Konya’yı Allah rızası için ağaçlandırın. Konya çöl olmasın.

41. Kayıt

Dünyanın direği bir gül goncası
Uzar gider böyle özü sendedir.
Göverir umutlar, hem de nicesi,
Baharı sendedir, yazı sendedir.

***

Ahlat Ağacı’nı izlemiştim birkaç gün evvel ise Cinayet Süsü adlı filmi. Filmi gösterimdeyken izleyememiştim. Cinayet Süsü fena film değilmiş ama Ölümlü Dünya filminde Feyyaz Yiğit’in üzerinde yürütülen absürtlükler bana bu filmde sırıtmış gibi geldi. Yani Ölümlü Dünya filmindeki Feyyaz sanki sınava girmiş de polis olmuş gibiydi. Bu Ali Atay’ın rol paylaşımındaki hatasıydı kanımca. Benim en çok canımı sıkan kısım burası oldu.

Filmin başlangıcı sıkıcıydı, filmin ortasına kadar da sıkıcı geldi bana. Bana kalırsa bunun sebebi seyirciyi hikâyenin içine çekememeleriydi. Bu bilinçli bir tercih miydi bilmiyorum ama seyirci küçük ipuçlarıyla daha en başta hikâyeye sıkı sıkıya bağlanabilirdi.

Senaryonun hazırlanışı sırasında absürt olması gereken yerlerle ciddi olması gereken yerler sırf klişeden kurtulmak adına birbirine bulanmış; bu konuda klişeden uzaklaşmak benim canımı sıkıyor. Kovalamaca ve gerilim sahneleri daha iyi çekilebilirmiş.

Uzatabilirim ama kısa keseyim, film güzel, izlenebilir.

***

Bugünkü kadromu ise yine Türk futbolculardan kuracağım ama etkin, oynayan Türk futbolculardan kurulu bir kadro olacak bu. Gelebilecek en olası eleştiri futbolcuların bugünkü form durumu üzerinden olabilir. Bütün futbol hayatlarını, form durumlarını ve yeteneklerini göz önünde bulundurmaya çalışacağım.

Kaleci                     Uğurcan Çakır
Sağ bek                  Gökhan Gönül
Sol bek                   Caner Erkin
Sağ stoper              Merih Demiral
Sol stoper               Çağlar Söyüncü
Ön libero                 Emre Belözoğlu
Orta saha                Selçuk İnan
Ofansif orta saha     Yusuf Yazıcı
Sağ forvet              Cengiz Ünder
Sol forvet               Arda Turan
Santrfor                 Burak Yılmaz

Böyle bir kadro yazdıktan sonra açıkçası bütün futbolcuların 26 yaşında ve formlarının zirvesinde olduklarını hayal ettim. Gerçekten büyük iş olabilirdi. Yarın da futbolu bırakmış ama bir şekilde izlediğim, bildiğim, Türkiye’de oynamış yabancı futbolculardan bir kadro kurmayı deneyeceğim.

***

  1. Kayıt. “39” Kırklareli. Ne zaman bana yabancı bir mekânda nereli olduğum sorulsa ve ne zaman ben bu soruya “Kırıkkaleliyim” diye cevap versem hemen arkasından “Kırklareli? İstanbul’u geçtikten sonraki mi?” diye tepki görüyorum. Biz Kırıkkaleliler buna biraz bozuluyorduk ama birkaç gün önce öğrendim ki aynı şeyin tersini Kırklarelililer de yaşıyormuş ve onlar da bu duruma çok bozuluyorlarmış. Bundan dolayı Kırklareli’yi Kırıkkale’nin kader ortağı olarak işaretledim kafamda.
  2. Kayıt. “40” Kırşehir. Kırıkkale’de Kırıkkalelilerden sonra en çok Kırşehirliler yaşar. İki şehir arasında elbette bazı farklılıklar var ama Neşet Ertaş’ı en az Kırşehirliler kadar Kırıkkaleliler de sahiplenir mesela. Ayrıca Çorum-Yozgat, Erzurum-Kars, Isparta-Burdur gibi birtakım şehir ikililerine bir örnektir Kırıkkale-Kırşehir.

41. Kayıt. “41” Kocaeli. İki isimli şehirlerimizden bir diğeri. İki isimli şehirleri nedensiz seviyorum. Kocaeli’ye dair ilk anılarım ise hiç hoş değildi açıkçası. Depremden sonra gitmek nasip oldu. O yıkıntıyı, o mezbeleliği bizzat gördüm. Allah bir kez daha

40. Kayıt
Senin gibi yürümek, senin gibi koşmak…
Senin gibi düşünüp senin gibi konuşmak…
İsterim.
Ben babama benzemek isterim
Ve ben babama benzerim…

Bleda Yaman

***

Akın Amca’nın yemlediği suvardığı kuşlar yetim kalmışlar ama duayı bırakmamışlar… Yetim kalmışlar yani ama babasız her çocuk gibi duadan vazgeçmemişler, vazgeçmeyecekler…

***

Bugün 3 Mayıs’tı. Moralimiz özel sebeplerden dolayı pek yoktu ama Türkçüler Günü bizim için önemliydi. Türkçüler gününde yaşadığımız şaşkınlıkları anlatmak mümkün değil. Her şeye rağmen tekrar ve tekrar söylüyoruz:

“Ne abd ne rusya ne çin! HER ŞEY TÜRKLÜK İÇİN!”

39. Kayıt

“Oğlum, cenazeye gelen herkes ağlar ama kimse cenaze sahibinin derdine ağlamaz; her cenaze ağlamak için bir fırsattır ve herkes kendi derdine ağlar başkasının acısının arkasına saklanarak.” derdi babam rahmetli.

Bugün acılarım tazelendi. Birkaç gündür, Bleda’nın babası Akın Amca’nın hasta olduğu haberini aldığımdan beri, babamın yatağa düştüğü günleri yeniden yaşıyordum. Bu sabah ise babamın öldüğü o günü yeniden yaşadım. İçim yanıyor, gözlerim acıyor…

Blela’yı en iyi anlayanlardan biri benim ama Bleda’ya sunacak bir çarem yok. Dua ediyorduk ailecek kaç gündür, şimdi de dua edeceğiz, rahmet dileyeceğiz, sabır dileyeceğiz Allah’tan. Hepsinden de önce, Akın Yaman’ı bizzat tanıma şerefine nail olamamışsak da, evlatlarına yani eserlerine bakıp onun ne kadar iyi bir insan olduğuna şahitlik getireceğiz!

Allah rahmet eylesin, Allah taksiratını affetsin güzel insan…

***

Babamız öldüğünde Göktürk Ömer Abi kardeşime bir mesaj yazmıştı, şöyle bir cümle geçiyordu içinde: “Babalar zaten çocuklardan önce ölmelidir…”

Bleda ve Almıla, kardeşlerim… Artık birbirinize daha sıkı bağlarla bağlanmalısınız… Boğazınızı ağrıtan, gözlerinizi acıtan bu acı ve bundan sonra görülecek acılara karşı birlikte göğüs gereceksiniz… Allah sizlere uzun ve güzel bir ömür versin inşallah…

***

Akın Amca ile yüz yüze tanışmak maalesef nasip olmadı. Akın Amca’yla yakından tanışmak, onunla vakit geçirmek isterdim ama olmadı. Akın Amca’yla tanışamadık ama babamın ölümünden sonraki duygularımı anlattığım bir yazıdan sonra acımızı gönlünde hissederek bana ve kardeşim Rahmet Safa’ya, Bleda’yı aracı koyarak, hususi selam göndermişti.

Getiren, götüren sağ olsun…

***

Aslında bu şiiri babamın hasta olduğu ortaya çıktıktan sonra parça parça yazmıştım. Bugünkü duygularımı belki böyle anlatabilirim…

Dinek Dağı, gider oldum yurdumdan,
Yol ıradı ben baktıkça ardından…
Yiğit olan anlar yiğit derdinden,
Kötülerin gölgesi olmaz, dal olmaz…

Dinek Dağı gidersem de dur deme,
Ana deme, baba deme, yar deme…
Hal bilmeze muhtaç olmak “var” deme…
Kötülerin gölgesi olmaz dal olmaz…

Dinek Dağı ilin oban barışsın
Boz döşüne lale sümbül yaraşsın
Yiğitlerin Kırklarına karışsın
Kötülerin gölgesi olmaz dal olmaz…

Dinek Dağı, bitmez m’ola ağıdın?
Boz doğanın tutmaz m’ola öğüdün?
Can verilir selamına yiğidin,
Kötülerin gölgesi olmaz dal olmaz!

Dinek Dağı, sır akmadı arkımdan,
Dert döndü de su dönmedi çarkımdan…
Zor günümde dağ yıkıldı arkamdan,
Kötülerin gölgesi olmaz dal olmaz…

Dinek dağı, esen seher yelinden,
At yıkılır yârin zülfü telinden…
Yurt tutaydım yiğitlerin elinden,
Kötülerin gölgesi olmaz dal olmaz…

Dinek Dağı dinsin gayrı ağıtlar,
Gam dolmasın; neşat dolsun kâğıtlar.
Edecekse bayram etsin yiğitler,
Kötülerin gölgesi olmaz dal olmaz…

Dinek Dağı bayram günü gelince,
Öksüz, yetim, garip kendi halince…
Yiğitlerin devran sürsün gönlünce
Kötülerin gölgesi olmaz dal olmaz!..

Dinek Dağı gözüm yaşı ağ olsa,
Omuzumdan düşen kordan çığ olsa,
Dünya daim yiğitlerin sağ olsa,
Kötülerin gölgesi olmaz dal olmaz.

3 YORUMLAR

  1. Mustafa kardeşim, 41.kayıtta bahsi geçen “Cinayet Süsü” filmini bir kaç gün önce ben de izledim. Genel olarak beğendim ama eğer eleştiri yazsa idim senin takıldığın yerlerin aynısını dile getirirdim.

    Kayıtların 81’i bulur mu, ne dersin?

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin