Oğuzhan Murat Öztürk – Kayıtlar

0
1862

47. Kayıt

Milan Kundera Saptırılmış Vasiyetler kitabına Rebalais’in Pantagruel’ini değerlendirerek başlar. Rebalais Pantagruel’in girizgahında Gargantua’nın doğuşunu anlamaktadır. Bu tuhaf girizgahta Gargantua’ya hamile olan Grandgouiser Hanım işkembe çorbasını fazla kaçırınca peklik ilacı almak zorunda kalmıştır ama ilaç çok kuvvetli olduğundan kadıncağızın ana ile cenin arasında kan alıp vermeye yarayan organı gevşemiş bu durum Gargantua’nın ceninin bir damara düşmesine ardından da anasının kulağından çıkmasına sebep olmuştur. Kundera bu saçma sapan girişi şu şekilde yorumluyor:

“Kitap daha ilk cümlelerden başlayarak oyununu açık oynuyor: Kitapta anlatılanlar ciddi şeyler değildir: Bunun anlamı da şudur: Kitapta gerçekler (bilimsel ya da mitossal) doğrulanmıyor; olguların (gerçeklerin, olayların) gerçeklikte olduklarına benzer betimlemesine girişilmiyor.”

Buradaki “kitap oyununu açık oynuyor” cümlesi mühim. Tıpkı 2020 yılı gibi. Aklıma 2020 yılına daha henüz girmişken “2020 bit artık” şeklinde dolaşmaya başlayan sosyal medya geyiği geldi. Bu söz kimden ve neye istinaden çıktı hatırlamıyorum ama çıktığında 2020 yılına bit denilecek şimdiki kadar şedit sıkıntılar yoktu sanırım. Sonradan 2020 yılı depremler, düşen çığlar, düşen uçaklar, cinayetler, çekirge istilaları, toplu ölümler ve son olarak bizi hayatımızdan bezdiren koronavirüs salgını ile neden bitmesi gerektiğini hepimize bir bir anlattı. 2020 kartlarını açık oynuyor dostlarım… Açık oynuyor ve bizim elimizde kazanacak kağıtlar mevcut değil…

Annemin özne olduğu Anneler Günü, doğum günü ve öğretmenler günü gibi özel günlerde tuhaf bir rutinimiz var. Annemizi öpüp, kutlayıp, hediye almak isteriz. Ama o paramızı boşa harcamamamızı söyler ve hediye isteklerini kesin bir dille reddeder. Neyse ki kredi kartımı kullanabildiğim zamanlarda birkaç kez ona hediye almayı başarabildiğim olmuştur.

Bu kati reddetme tavrına rağmen ilerleyen dakikalarda annem kendisine hediye alınmadığına dair sitemli konuşmalara başlar. Ne var ki bu sitemin muhatabı artık biz değilizdir. Babamız hedef tahtasındadır. Annemin savletine bir iki baştan savma cümle, bu günlerin aslında çok da ehemmiyetli olmadığı iddiası ve bu iddiasıyla çelişen kendisinin Babalar Günü’nün de layıkınca kutlanmadığı serzenişi sonrasında annemin Anneler Günü sitemleri hala sürüyorsa babam nihai hamlesini yapar:

“İyi de sen benim annem değilsin ki”.

Dün Köbok gün boyunca ortalıkta görünmedi. Ha geldi ha gelecek derken vakit gece yarısı olduğunda dahi ortaya çıkmadı. Günün ilk ışıklarında bahçede onu aradım. Yoktu. Yaşadığımız günlerin buhranının tesiriyle haddinden fazla üzüldüm. Nasıl uyumuşum nasıl dalmışım hatırlamıyorum. Zil sesiyle uyandığımda annem Köbok’u bulup getirmişti. Komşulardan birisinin çatısında kalmış.

Bugün de pek keyfim yok gibi. Yazıya da yansıyor. Akmıyor bu gece. Yarına Allah kerim…

46. Kayıt

Ramazan’da iftara kadar ne okuyabiliyorum ne de istediğim gibi çalışabiliyorum. Sabahın ilk ışıklarına kadar çalıştığım gecelerde ise gündüzleri genelde uyuyarak geçiriyorum. O aralarda da elime geçen hafif bir şey olursa 3-5 sayfa okusam kârdır diye düşünüyorum. İşte böyle bir arada hem hacimsiz olduğundan hem de muhtevasının hafif olduğunu düşündüğümden elime Eugéne Ionesco’nun Beyaz ve Siyah’ını aldım.

Ne var ki muhteva beklediğim kadar hafif değildi. Ionesco çizimler, şekiller ve imgeler üzerinden uzun uzadıya bir nutuk irad etmeye başlamıştı ve uykusuzluğun örselediği zihnim için bu dik bir yokuşu tırmanmak gibi bir zorlanmaya tekabül ediyordu. Renklerin, şekillerin, biçimlerin birbiri ardına yorumlanması ve bunun sayfalarca sürmesi sanıldığı kadar keyif kaçırıcı değil aslında lâkin siz bunları takip edecek zihin berraklığına sahip değilseniz kelimeler aklınıza eziyet eden birer kamçı darbesi haline gelebiliyor. Bu savaştan galip çıkmaya çalışmanız beyhude bir çabadan ileriye gidemiyor. İşte tam ben yenilgiyi kabul edip kitabı kapatacakken ve Ionesco hala oval bir şekilden bahsediyorken aniden “O terk edilmiş perişan kadını düşünüyorum” deyiverdi. Tıpkı cami imamlarının vaazdan sıkılmış cemaati tekrar kazanmak için ses tonlarını değiştirip ilgi çekici olduğunu düşündükleri konuya aniden atlamaları gibi. Ionesco bir kadınla tanışma hikayesini anlattıktan sonra hikâye farklılaşmaya başlıyor; metin zihnimizi allak bullak eden bir Picasso tablosu biçiminden çıkarak başka bir şeye; bir pişmanlık seremonisine dönüşüyordu:

“Kısa bir zaman önceyse Louvain’deydim fahri doktora unvanı alacağım bir tören için şehirdeki üniversiteye gitmiş üniversitesinin geleneksel cübbesini üzerime geçirmiş, cübbeli ve takım elbiseli bir grubun eşliğinde yaptığım muazzam Louvain şehir turunun ardından Üniversiteye dönmüş ve avluya yeni adımı atmıştım ki genç bir adam yanıma sokuldu. Kimselere belli etmeden küçük bir kâğıt tutuşturdu elime, gizli bir imdat çağrısı. Genç kadının dokuz yaşındaki çocuğu yakın bir zaman önce ölmüştü. Kadın birkaç çaresiz sözcük karalamıştı kâğıda benim için, nafile bir sesleniş, yanıtsız kalacak bir çağrı. Oturdukları Brüksel’den gönderilmişti bu not. Ne yazık ki kâğıdı ve kadının adresini kaybettim, adını unuttum. Hatırlayamıyorum, elimden bir şey gelmiyor. Ona biraz olsun yardımcı olabilmek, ona dostluğumu ve sevgimi gösterebilmek için her şeyi yapardım. Belçika seyahatlerimde ona ulaşmaya çalıştım birkaç defa. Kim olduğunu anlattım, nasıl biri olduğunu, mevki sahibi bir adamın kızı olduğunu, radyoda çalıştığını. Kimseden bir yanıt alamadım. ‘Umursamazlığım’ hakkında ne düşünmüştür, çaresiz bir insanın yardım çağrısına yanıt vermemiş olmamı? Nerede şu kâğıt? Nasıl kaybederim! İstemeyerek yapmış olsam da davranışımın hoyratlığından utanç duyuyorum.”[1]

Bunlar uykuya dalmadan evvel okuduğum son cümlelerdi. Birazdan uyuyacaktım. Ama Ionesco’nun yazdıkları bende bir hatırayı uyandırmıştı.

Yer Erzurum. Hiç adetim olmadığı halde sabah namazına camiye gitmiştim. Bilen bilir Erzurum’da sabah namazları bile hatırı sayılır bir cemaate ev sahipliği eder. O dönemlerde ben iki arkadaşımla şehir merkezinde taştan kötü bir yerde kalıyorum. Namaz sonrasında camiden çıkınca avluda eski püskü kıyafetler giymiş ve sanki kıytırık bir dizide yapmacık bir Doğulu taklidi yaparmış gibi konuşan bir adam karşıma çıkıverdi. Alaka ile dinliyormuş gibi görünüyordum ama gerek üstü başı gerek fizyonomisi müspet şeyler anlatmadığı için bu dinleyiş bir geçiştirme dinleyişinden öteye geçmiyordu. Fakat bütün bu baştan savmalığa rağmen adamcağızın kalacak bir yere ihtiyacı olduğuna dair cümlesi algı çeperlerlerimi aşıp bana ulaşabilmişti. Ve bir ikilem anı. Bu hakkında koyu bir doğu şivesiyle konuştuğu, giyiminin pek de özenli olmadığı ve Numune hastanesine geldiğini söylemesi dışında elimde hiçbir bilgi bulunmayan adamı eve götürmeli miyim? Direkt olarak “beni misafir eder misiniz?” diyemediği için arka yollardan dolaşan bu yabancının yoluna hiç çıkmamak için onu anlamamazlıktan mı geleyim?

Bir ara bu adam kötü niyetli bir hırsızsa uyanana kadar başında beklerim gibi düşünceler geçtiyse de ikinci yolu seçmekte tereddüt etmedim. Sanki öğrenci evimizde çalınacak çok değerli eşyalarımız varmış gibi! Üzgünüm ama fizyonomi bir veridir dostlarım, bir anne yol kenarında 2 dakikalık çocuğunu birine emanet etme zaruretiyle karşılaşsa üstü başı paspal dişleri dökülmüş biri yerine traşlı takım elbiseli ya da özenli birini tercih edecektir. Öbürünün de diğeri kadar kötü olma ihtimali vardır. Ama insanın düşünce sistemi bu şekilde çalışır.

Cami avlusunu terk ettiğimde başlarda pek bir şey hissetmedim. Fakat yürümeye devam ettikçe vicdanımın yoğun tazyikiyle karşılaştım. Ağlama duygusuna benzer bir duygu beni esir almıştı. Koşar adım camiye döndüm. Adam orda yoktu. Sokaklarda yol almaya onu aramaya başladım. Saçma bir şekilde başka camilerden dağılan adamlara bile sormaya başlamıştım. Yoktu. Olması muhtemel olmayan yerlere bile gittim, bulamadım. Sonra bir önceki evimize doğru yürümeye başladım. Onu bulmaya dair inancımı kaybetmiştim.

Sonra önümde bir adam peyda oldu. İlerledim yaklaştım. Sırtına dokundum. Döndü. Oydu.

“Haydi bize gidelim seni misafir edelim” dedim. “Kalacak yerim var” dedi. Gelmedi, türlü bahaneler uydurdu. Belki de gönlü kırılmıştı, kim bilir? Sonra döndü, el salladı, karanlıkta kayboldu…Karanlıkta kayboldum…

[1] Eugène Ionesco, Beyaz ve Siyah, Yapı Kredi Yayınları, 2020, s. 15-16.

45. Kayıt

Ölüm insanı acizleştiriyor. Bu yönüyle bir nimet de aslında. Sonsuza dek sürecekmiş sandığımız düşsel gerçekliğimize aniden indirilen bir darbe aslında ölüm. Varla yok arasındaki çizginin aslında ne kadar ince olduğunu anlık da olsa ölüm vasıtasıyla anlayabiliyoruz. Teselli edilmez; telafi edilemezliğiyle ölüm sonluluğumuzun altını çizdiği için de tadımızı kaçırıyor aslında.

Sosyal medya sergüzeştimin en ilginç paylaşımı bir intihar mektubuydu. 2014 yılında henüz sosyal medyanın künhüne vakıf değilken genelde fotoğraf paylaşımlarıyla öne çıkmış olan bir sitede okuduğum kitaplardan sayfalar paylaşmak gibi şimdi pek de tercih etmediğim bir paylaşım yöntemi geliştirmiştim. Kitap Roger Garaudy’nin bir kitabıydı ve Titus de la Croix isimli bir şahsın intihar mektubuna yer vermişti. Şöyle diyordu la Croix:

“Artık işe yaramıyorum. Her türlü iş yapmamı engelleyecek derecede bana işkence eden vücudumu saymazsanız, ortada bir bedenim bile yok. Sadece sapasağlam ve gururlu gözlerim kaldı. Nitekim onlar hâlâ bir şeye yarayabilirler. Her türlü organ nakli veya her çeşit deney için ben onları sizin doktorlarınıza bırakıyorum.

Bugün, saat 17’de beni kliniğinize götürebilirsiniz 7.65liğim beni bedenimden kurtarmış olacak. Gözlerimi hasar görmemesi için dikkat edeceğim. Titeux de la Croix”.

Bu paylaşımın ilginçliği muhtevasının sıra dışılığından gelmiyor. Muhtemeldir ki ölümü tercih eden herhangi birisi benzer satırlar karalayacaktır. Yazarının ölüm karşısındaki akla hayale sığmaz soğukkanlılığı da bu paylaşımı ilginç kılmıyor. Paylaşımın tek ilginçliği benim onu #intiharmektubu başlığıyla paylaşmamdan ileri geliyor. İlginçliği doğuran şey bugün paylaşıldığından 6 sene sonra dahi bu paylaşımın etkileşim alıyor olması. Bunun sebebi basit; birileri tarafından aralıklarla da olsa “intihar mektubu” başlıklı arama yapılıyor.

Burada intihar mektubunun aranması hadisesi şöyle bir ikilem doğuruyor. Bu arama keyfi bir merak araması mıdır, yoksa intihar mektubu yazmak gibi gündemi olan birilerinin kendilerine kılavuz bulma arayışı mıdır? Bunu bilmenin imkânı yok. Bildiğim bu aramanın aralıklarla da olsa telefon ekranında beliren tezahürü.

İntihar konusunda yazmak için çok sayıda kitap almıştım. Elbette Genç Werther’i yeniden okumak gerekecekti, Veronica neden Ölmek İstiyor[1] bu irdelenecekti. “Hiç kimse intihar kararına varmaz. İntihar bazılarında birlikte bulunur. Onların yaradılışında mevcuttur ve onun elinden kaçamazlar” cümlelerinin müellifi Sadık Hidayet’in her satırında ölümü arayan serüvenine eşlik etmek gerekecekti. London’un Martin Eden’i de o amaçla diğer kitaplarla aynı yere istiflediğim romanlardan biriydi.

Tıpkı rüya konusunda yazmayı planladığım yazı gibi intihar yazısı da zamana yenildi ve rafa kalktı.

Edebiyatta karakterin hayatına son vermesiyle mi sınırlıdır intihar? Belki de Raskolnikov tefeci kadının kafasını baltayla kestiğinde kendi karakterini de öldürmüştür kim bilir?

[1] Paulo Coelho Veronika Ölmek İstiyor

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin