Oğuzhan Murat Öztürk – Kayıtlar

0
1862

42. Kayıt

Bugün günlüğün 42. Günü. Bugün 11 civarı gelen kargocunun çaldığı zil sesi beni uyandırdı. Kitaplarım geldi. Erken kalktım kalkar kalkmaz da çalışmaya başladım ama nafile. İftardan evvel hiçbir şekilde verimli çalışamıyorum. Üstelik tahammülfersa bir başağrısı beni neredeyse Ramazan’ın başından beri yalnız bırakmıyor.

Bir iki gündür Köbok’la karşı karşıya gelemiyorduk. Gece yağmur yağmaya başlayınca duygu dolu anlar yaşadım. Kapıyı açıp onu bulmaya çalıştım ama nafile. Gün aydınlanana dek uyuyamadım. Balkona koyduğum taburenin üstüne kapkara bir kedi tünemişti. Sanıyorum annemlerin verdiği isimle “Kömür”. Bu isimler annemlerin jargonunda kediden kediye tevarüs ediyor. Kömür’e Köbok’tan kalan mamalardan ikram etmeyi düşündüm. Balkonun kapısını açmamla kendisini yer attı. Elimdeki mamalar akıl çelici gözüküyordu ama son kertede bana güvenmemeyi tercih etti ve ağaç dallarına cevvalce atlayarak gözlerden kayboldu.

Bugün dışarı çıkmak durumunda kaldım. Hem babamın maaşını çektim hem de kendime sahurluk bir şeyler aldım. Dışarda müşahede ettiğime göre insanlardaki panik havası kısmen de olsa dağılmış görünüyor. Bu tedbirsizliğe yol açmaz umarım.

Bugün Zeynep’in bana yazmış olduğu bir mektubu gördüm. Gerçekten son zamanda iyice çocuklaştığımız ve içimize kapandığımız göz önüne alınırsa insanı duygulandırmayacak gibi değil.

Zeynep benim bu yaşıma kadar tanıdığım en temiz kalpli en iyi niyetli insan. Kalbinde ihtirastan, art niyetten, fitneden, fesattan zerre miktarı yok. Davranışları doğal ve samimi. Ellerini çenesine dayadığı şirin bir profil fotoğrafıyla hayatımıza girmişti ve daha sonra benim için ebedi bir lanete dönüşecek şu cümleyi sarf etmişti:

“Ya Ouzan ya sen nie fakirsin ya!”

Ama bu Ramazan ben Zeynep’in kıymetli mektubu da dahil olmak üzere beni mutlu etmek isteyen dostlarımın çeşitli armağanlarıyla aslında ne kadar zengin olduğumu farkettim.

Bu kadar kıymetli insanın yüreğinde yer bulmak ne devlet!

Bugün Köbok’la görüştük mutfağa geldi ikram ettiğim peynirden yedi.

İftara kadar İskender’e devam ettim. İftar sonrası yine İskender. Bir yerden sonra gitmiyor. Zorlanıyorum.

Hasan’ın senaryosunu yazdığı Kuşlarla Yolculuk dizisini takip ediyorum. Kısa ve sevimli bir dizi olmuş.

Hasan için de farklı bir tarzda yazma tecrübesi olması bakımından kıymetli.

Bleda’nın yanında olamamanın ızdırabını yaşıyorum. Ne ters zamana denk geldik. Dost dediğin böyle zamanlarda dostuna omuz vermeli. Veremedik…

Ankara’daki dostlarımı çok özledim. İstanbul’dakileri dahi çok özlemişken bu kaçınılmaz bir durum sanırım. Üzerimizdeki şu kara bulut dağıldığında muhakkak Ankara’ya gitmeliyim.

Sahuru çok erken yaptım ve şiştim. İftarda da şişmiştim. Yarın zor bir gün olabilir. Şu başağrısı olmasa dert değil.

Ramazan’ın kaçıncı günündeyiz onu bile bilmiyorum.

Yarın hiç olmazsa bir film seyretmeliyim. Bilgisayarın başından kalkmak iyi olacak.

Aklımda basılacak iki kitap fikri var. Buraya not almış olayım ki yarın yazı yayınlandığında katalogdan kontrol edebileyim.

Bugün alışverişe giderken uzun zamandır uzak kaldığım radyo tiyatrosu ritüelime de dönüş yapma fırsatı buldum. Suyun dibine batmış bir denizaltındaki üç kişinin macerasını anlatıyordu. Keyifli idi. Maceranın hepsini dinleyebildiğime göre eve varmam 1 saati bulmuş olmalı.

Ne zamandır arkadaşlarla görüntülü konuşma yapmıyoruz. Yarın yapalım da silikleşmeye başlayan dost yüzlerini tekrar hatırlayalım. Kim bilir belki de yüz yüze görüşme vaktimiz de yaklaşmıştır.

41. Kayıt

Akın Yaman anısına…[1]

Sıradan bir tuvalette tek bir pisuarı paylaşmak zorunda kalan iki adam… Bu iki adamın tek ortak özelliği aynı ihtiyaca binaen tuvalette bulunan yegâne pisuara yönelmiş olmaları. Yaşlı adam hedefe önce varmıştır. Genç olan (Jude Law) aynı dertten mustarip diğerini beklemek durumunda. Yaşlı olan (Dick Latessa) ihtiyacını sağlık problemlerinden dolayı ağır aksak gidermek mecburiyetinde. Genç adamı bekletmek zorunda kalmanın mahcubiyetiyle kendisini açıklama yapmak zorunda hissediyor: “Yaşlanmak sabırlı olmayı öğretiyor.’’

Genç ve uçarı olan, bu sevimli ihtiyarın sempatik yaklaşımına mukabele etmek için artık işini bitirip ellerini yıkamakta olan ihtiyarın ipli kravatını (bolo) methediyor. Bir sonraki sahnede bir tür rahatlama kardeşliği oluşturmuş ikiliden mütemadiyen tebessüm eden ihtiyarın aslında çok da keyifli olmadığını anlarız. Zira diyalog aniden kesilmiş, ihtiyarın mübalağalı tebessümünün altına saklanmış devasız derdini anlatmaya başladığı bir monoloğa dönüşmüştür. Sonraki planda kamera artık ihtiyarın yüzüne yakım çekim yapmaktadır.  Konuşmayı genç olanın gözleriyle izleriz adeta. İhtiyarın yüzünde tebessüm mü ettiği acı mı çektiği yoksa zorlukla giderebildiği ihtiyacından mı kaynaklandığı belli olmayan yoruma açık bir ifade vardır.

Hemen sonra ihtiyarın kapanmayan bir yarası olduğunu anlarız. İhtiyarın, genç adamın ilgili bakışları arasında bir zamanlar çok meşgul olduğuyla alakalı yaptığı girizgahı yaşlı adamın karısının beraberce gitmek için planladığı tatil tekliflerini sürekli ertelemesiyle takip eder. Bu ikinci kısımda adamın ses tonuna iyiden iyiye hakim olan nedameti hissederiz. İhtiyarın tuvalette aynı ihtiyacı gidermekten başka hiçbir ortak paydasının bulunmadığı bu yabancıya derdini açma nedeni nihayetsiz pişmanlığıdır. İhtiyar pişmandır zira sürekli isteklerini ötelediği karısı bir akşam “Çorba hazır” dedikten sonra mutfakta yere yığılmış ve son nefesini vermiştir. Ansızın. Bu geri döndürülemez, telafi edilemez üstesinden gelinemez bir andır. Bu an ihtiyarın sonsuz nedametinin başladığı andır. İhtiyar, karısının beraber gitmeyi önerdiği yerlere -belki de onun hatırasına hürmeten- tek başına gitmiştir. Ama bu içindeki hayatı ıskalamış olmanın pişmanlığını ve karısını artık asla mutlu edemeyecek olmaktan doğan vicdan azabını gidermeye yetmemiştir. İhtiyar son olarak birazdan ‘’Buyur senindir’’ diyerek pisuarı devredeceği delikanlıya döner ve son sözlerini fısıldar “Hayatta iki şeyi öğrendim evlat sevdiğin birini bul ve her günü son gününmüş gibi yaşa.” Aslında hayat yaşayamadıklarımızdır…

[1] Alfie filminden bu sahneyi yazmaya seneler evvel başlamıştım yarıda kalmıştı devamı gelmemişti. Dün bir başka şey ararken buldum. Demek ki bugüne nasipmiş.

40. Kayıt

Bugün kırkıncı günlük günü. Dün geç vakitlerde sevgili kardeşim Bleda’nın babasının vefat ettiği haberini aldım. Çok acı. Çok üzücü. Moralimiz bozuldu sabah kadar bir başka babasını kaybetmiş bir insanla Zeynep’le dertleştik. Acısı sürekli yenileniyor Zeynep’in.

Bugün öğleye doğru kalktım. Bleda’yı aradım. Taziye konuşmaları yapmakta iyi değilim. Arayana da aranana da eziyet haline gelmesinden endişe ettiğim konuşmalar bunlar. Canım Bleda… Güzel kardeşim Sarı Paşam… Tam Bleda’yla konuşurken kargaların çığlıklarını duymaya başladım. Bu konuşmaları yaparken balkona çıkmıştım zira. Telefon tam kapanmıştı ki 2 gündür küs olduğum annem göründü. Bahçede. Ve hemen sonra neden bahçeye çıktığını anladım. Kargaların bağrışının sebebini anlamıştı. Artık Köbok’un da aralarında olduğu bahçedeki kedi çetesinin bir üyesi ağaçtaki karga yavrularına doğru seğirtmişti kargaların panik içinde bağırışları ondandı. Annem de karga yavrularını kurtarmak için gelmişti. Ben de o sıra Köbok için aldığım mamalardan kalanı diğer kedilere tavuk yemi gibi dağıtmaya başladım. Karga kurtarmaktan dönen annemle göz göze geldik, barıştık.

Bugün yine bitkin bir gün geçirdim. İftara doğru uyuyakaldım. Gün içinde tek tük okumalar yaptım. Mustafa Çiftçi’nin Bozkırda Altmışaltı’sı bu bitkinlikte okunabilecek en keyifli en ideal okumalardan biri. Bu yazarı geç tanımaktan dolayı üzgünüm. Ama bu Yozgat merkezli okuma deneyimi oldukça keyifli ve zaman zaman hüzünlü idi. Mitat Enç’in Antep merkezli enfes yazılarından sonra şehir odaklı hikayelerden ilk defa böylesine keyif aldım. Keşke her şehrin böyle yazarları olsa.

Bu karantina süreci bizleri çocuklaştırdı hassaslaştırdı, kendimi bir süre tutayım dedim ama ufak mutluluklara çok ihtiyacımız var. Zincirinden boşanmış gibi sipariş üstüne sipariş verdim.

Havalar ısındı, çalışmalara tekrar kütüphanede başlamayı düşünüyorum. Orada daha verimli çalışacağıma dair bir inancım var.

İftarda biraz fazla ve hızlı yedim hala kendime gelemedim.

Bugün aynı zamanda 3 Mayıs’tı. Üzerimize buz yağmurları yağdırılarak soğutulmaya çalıştığımız mazimizden şanlı bir sayfa.

Bu 3 Mayıs’ta 3 Mayıs’ta ölenlerimizle faniliğimizi tekrardan idrak ediyoruz. Ediyoruz lakin o duaya da amin demekten kendimizi alamıyoruz:

“3 Mayıs ruhu ebediyen yaşasın!”

39. Kayıt

Romanlar sadece yazarının edebi gücüyle bizlere keyifli okuma anlar vadetmekle kalmaz aynı zamanda bize yazıldıkları dönemle alakalı son derece ilginç bilgiler de verirler. Sözgelimi Hugo’nun Sefiller’ini -tam metin olmalı- okuyan sabırlı bir okur, yazara eşlik etmekte kararlı ise Hugo onu 19. yüzyıl Paris’inin kanalizasyonların içine kadar sokar, bununla da yetinmez geceleri bir at heykelinin içerisinde sabahlayıverirsiniz.

Romanın böyle bir vazifesi yoktur şüphesiz hatta ben bilakis kurgu metinlere daha çok kıymet veririm. Kafka’nın Dönüşüm’ünü kıymetli yapan da budur belki de. Yazar olağanüstü bir durumu o kadar sıradan o kadar yalın anlatır ki Gregor Samsa’nın bir sabah böcek olarak uyanması bize yadırgatıcı gelmediği gibi bu naçar adamın derdiyle dertleniveririz.

Bu yaşadığımız günler de maharetli kalemlerin eserlerine muhakkak konu olacaktır. Ve kaçınılmaz olarak bizim şu anki inişli çıkışlı bir hale gelen kolektif mizacımızdan da esintiler taşıyacaktır bu eserler. Tıpkı bundan bir asır evvel olduğu gibi. Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Hakka Sığındık romanına göz atacağız. Eser bundan bir asır evvelinin İspanyol nezlesi -bazı yerlerde İspanyol gribi ismi kullanılıyor- salgını sırasındaki vaziyetini anlatan şu satırlarla açılıyor:

“İstanbul’da Hoşkadem taraflarında İspanyol nezlesi, yangın gibi haneden haneye savletle [saldırıyla] aile efradından üç dört cana kıymadıkça sönmüyordu. Hastalık zuhur eden evler ile imkân derecesinde ihtilattan [yakın temastan] sakınılması hususunda etibbânın vesâyâsı [doktorların tavsiyeleri] “Gazetelerin ihtarâtı” bî-tesir [uyarıları etkisiz] kalıyor. Bu nasayihin [nasihatlerin] zıddına hareketten mütevellit [doğan] elim vakalar birbirini vely [takip] ediyor, kimsede eser-i intibah [aydınlanma belirtisi] görülmüyor, cahil kafalar hep bildiğine gidiyordu.

Hangi evde maraz zuhur ederse orada düğün varmış gibi bütün komşu kadınlar hemen ziyarete, iyâdete [hasta ziyaretine], kendi tabirlerince hatır sormaya koşuyorlar ve “A! Dostluk bugünde belli olur” nakaratıyla hastanın hizmetinde bulunuyorlar, bardağından içiyorlar, artığını yiyorlar, Koynuna girecek gibi yatağına sokuluyorlar.”

Bunun gibi detaylar devam ediyor ilerleyen sayfalarda hastalığa tedbir almanın bir tür Tanrı’ya isyan olarak görüldüğü bir cehaleti müşahede ediyoruz. Okuyan varsa hatırlayacaktır. Yine bana ayrılan bu köşede Hüseyin Rahmi’den bir asır evvelini de kaleme almıştım ve orada da yine ölüm sayılarını hastalığın coşkulu ortağı cehalet artırıyordu.

Bugün bardağa baktığımız da hem dolu hem boş tarafların olduğu ama bardağın giderek dolduğunu söylemenin de manasız bir safdillik olmayacağı bir tabloyla karşı karşıyayız.

Evet vefat sayıları ikili hanelere düştü iyileşen sayıları umut verici kabul, ama hala günde 2000 civarında yeni enfekte olmuş hastadan bahsediyoruz. İpin ucu kaçmamalı.

Evet hepimiz sevdiğimiz insanları özledik Göktürk’ün günden güne eriyen her an muzipliğe hazır parlayan gözlerle süslü suratı, Hasan’ın Adana yöresinin tüm menfi özelliklerini taşıyan kemikli yüzü neredeyse muhayyilemden silinip gidecek.

Peygamber’e atfedilen bir söz var:

“Zahmet rahmet getirir” diye. Çektiğimiz bunca zahmetin hasadını toplarız inşallah. Hastalara şifa, dertlilere deva… Âmin…

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin