Oğuzhan Murat Öztürk – Kayıtlar

0
1862

55. Kayıt

55. yazı günü. Bir önceki günle gözle görülür farkların pek de fazla olmadığı günlerden birisi daha. Ben pazartesi gününün sokağa çıkma yasağına denk geldiğinden bihaberdim. Bir konuşma grubunda öğrendim. Öncekiler gibi yasak hafta sonu ile sınırlı sanıyordum. Daha sonra saat 16’ya kadar markete gidilebileceğine dair bir bilgi edindim. Belki eve yakın olan bakkal açıktır diye dışarıya çıktım. Kapı önündeki komşulardan bakkalın kapalı olduğunu öğrendim. Bu komşulardan biri evvelden bu köşede bahsettiğim hastalık testi pozitif çıkanlardan biri. Gayet sağlıklı görünüyor şu an. Geçmiş olsun. Bizim eve yakın olan da dahil bakkal ve marketlerin kapalı olduğunu söyledikten sonra içten bir şekilde ihtiyacım olan şeyleri sordular. İhtiyaçlarımın çok da acelesi olmadığını ertesi gün bir şekilde onları temin edebileceğimi söyledim. Alacağım şey Rizelilerin enfes helvası Üçel helvaydı aslında. Nereden aklıma geldi, canım onu nasıl istedi bilmiyorum. Ayrıca sahurda helva yemek iyi fikir mi bundan da hiç emin değilim. Tam bu sırada sırtımın üstünün kalbimin tam arkasına gelen kısmında aniden bir ağrı peyda oldu. O kadar şiddetli bir ağrıydı ki bu, apar topar arkadaşlarla vedalaşıp bahçenin arka tarafına doğru yürüdüm. Artık bir kalp krizi olmadığını biliyordum -inşallah değildir- panik halinde de değildim ama ağrının şiddetinden doğru düzgün hareket dahi edemiyordum. Şu an bile bu şiddetli ağrı hareketlerimi kısıtlıyor ve şiddeti bir nebze hafiflese de bana azap vermeye devam ediyor. Odayı havalandırmak için açtığım pencereden gelen hava beni çarpmış olabilir mi? Olabilir. Oysaki rüzgâr yoktu yaprak dahi kıpırdamıyordu.

Bugün elimdeki bir çalışmayı bitirdim. Ufak bir kontrol gerekiyor. Dün gece sahur sonrası 30-40 sayfa kadar kitap okuma fırsatı buldum. Salgın kitapları okumalarından ikincisi Dorothy H. Crawford’un Metis’ten çıkan Ölümcül Yakınlıklar adlı kitabı oldu. Kitabın giriş bölümünde SARS virüsünün nasıl yayıldığına yer vermiş yazar. Bugün yakamıza yapışan Covid-19 virüsü ile türdeş olan Sars virüsü de bir koronavirüs türü. Crawford “SARS 21. yüzyılın ilk pandemik mikrobuydu, sonuncusu olmayacağı kesin,” diyerek bugünkü belayı önceden görüvermiş. Aynı Covid-19 gibi Çin’de ortaya çıkan SARS’ın Covid-19’la tek benzerliği bu değil. SARS’ın izini süren “biliminsanları”[1] virüsün araştırmalarının sonunda soluğu nerede mi alacaklardır? Bizim içinde çok da tahmin etmesi zor olmayan bir yerde: Gunagdong’daki canlı hayvan pazarında! İlk başta virüsün Misk kedisi kaynaklı olduğu düşünülmüş. Virüsü insana bulaştıran bu hayvanmış zira ancak virüsün asıl taşıyıcı kâbus günlerimizin başlangıcını hatırlayanlar için hiç de yabancı değil: Nal Burunlu Yarasa.

Virüs aynı bugünkü heyula gibi önce Çin’de ortaya çıkmış ilk taşıyıcısı olan seyyar bir deniz mahsulleri tüccarıyla gittiği bir hastanenin personeline sirayet etmiş, virüsü kapan 65 yaşındaki bir doktorun Hong Kong’da katıldığı bir düğün vasıtasıyla tüm dünyaya yayılıvermiş.

8000 kişiye bulaşıp 800’ünü öldüren bu melanet 3-4 ay sonra kontrol altına alınabilmiş. Yüzde 10 çok yüksek bir oran, her on kişiden birini öldürmüş demek ki. Bu korkunç hastalığın nasıl olup da 4 ay gibi kısa sürede kontrol altına alınıp bugünkünün nasıl olup da önünün bir türlü alınamıyor olması tuhaf. Elbette bunun bir açıklaması vardır, makul olan bir tanesine inanmaya da hazırım ancak mümkünse bu açıklamayı Dünya Sağlık Örgütü yapmasın. Crawford SARS’ın belirtilerini bir paragrafta özetliyor, belirtilerin Covid-19 ile benzerliği tüyler ürpertici:

“SARS (ani gelişen ciddi solunum yetmezliği hastalığı) ilkin gribe benzer şikâyetlerle kendini hissettirir, ama gripte olduğu gibi bir hafta kadar sonra iyileşme görülmez, hastalık zatürreye dönüşür. Hasta ateşlenir, nefes almakta giderek zorlanır, sonu gelmez öksürüklerle tıkanır, zira virüs akciğerlerin hava keseciklerini ele geçirmiş, bu keseciklerin hassas kılıflarına zarar vererek içlerini sıvıyla doldurmuştur. Tıbbi yardım almak için başvurdukları sırada hastaların çoğunda nefes tıkanıklığı sorunu çoktan başlamıştır, bu kişiler solunum cihazına bağlanmak üzere hemen acile sevk edilirler. Öksürük, içi virüs dolu mukus damlacıklarını etrafa saçar, böylece yakınlarda bulunan herkes enfeksiyon kapma tehlikesiyle karşı karşıyadır; aile bireyleri ise yüksek risk altındadır. Nitekim tehlikenin farkına varılana kadar, solunum yollarını açma, yapay solunum ve hayata döndürme müdahaleleriyle hastaları kurtarmaya çalışan bir-çok sağlık çalışanı hastalığa kurban gitmişti.”[2]

Bugün 19 Mayıs kararlılığın, azmin ve ferasetin timsali; vatanın felahı uğruna her türlü meşakkati göze almış kahramanların “O gemide ben de olsaydım” diyeceğimiz gemilerinin Samsun’a demir attıkları tarih. Minnetimizin ve şükrümüzün hududu olamaz. Büyük Gazi’nin Samsun’dan Büyük Taarruz’a uzanan kronolojisini geçen sene hazırlamıştım. Yayınlayamamıştık. Bu sene yayınlayabilirdik. Neyse geçti artık. Unuttuk. Yarına Allah kerim. Uyandığımda ağrım geçmişse ve markete gitme saatini geçirmemişsem Üçel helva almaya gidebilirim… Böyle de yazıya reklam almış gibi oldum ama bir tadına bakın sonra konuşalım.

[1] Çevirmen bu kelimeyi tercih ettiği için burada ben de aynı şekilde bunu kullandım yoksa bilim adamı demekte bir beis görmüyorum. Bu gereksiz hassasiyetlerin işimizi zorlaştırmaktan başka bir şeye sebep olmadığını düşünüyorum. Kimse sözgelimi “insanoğlu” dedi diye kadınları yok sayıyor değildir bence.

[2] Dorothy H. Crawford, Ölümcül Yakınlıklar-Mikroplar Tarihimizi Nasıl Şekillendirir?, Metis Yayıncılık, 2019, s. 16.

54. Kayıt

Uyku düzenim iyiden iyiye bozuldu. Ayrıca iftara kadar olan bölümü bir ölüden farksız geçirmeye başladım. Bugün güya kitap okuyacak bir şeyler yazmaya gayret edecektim. İftara kadar mecalsizce bir o yana bir bu yana koşuşturduktan sonra uyudum kaldım. Annemin uyarılarını kulak arkası etmemin bedelini ödüyorum. Evde haşerat kaynaklı ciddi bir hijyen problemi oluşmuş durumda. Sirke ve çamaşır suyu karışımlı temizlik yapmak zorunda kaldım.

Bu pehlivan yazıları ile alakalı mebzul miktarda eski gazete okuduğum için 100 sene evvelki anlatım dilini nasıl kaybettiğimizi de müşahede etmiş bulunuyorum.

En basiti gazete başlıklarında bile gözle görülür bir ağırbaşlılık söz konusu. Tabii bu karşısında durulacak bir şey değil. Dil devinim halinde olan sürekli gelişen bir kavram.

Bundan seneler Ah Şu Biz Kara Bıyıklı Türkler yazarı Demirtaş Ceyhun katıldığım bir söyleşide “Arkadaşlar metro hayatımıza girince 50 tane yabancı kelime de hayatımıza girmiş olacak” demişti. Bu bir aydın ikazı olarak kıymetli elbette ancak üreten değil de tüketen bir millet bunun karşısında pek durabilirmiş gibi gözükmüyor.

Kaybettiğimiz üslup deyince bir örnek vermek gerekir. Ömer Hakan Özalp ağabeyin yayına hazırladığı Ahmet Muhtar Nasuhoğlu’nun Yad-ı Mazi ve Hayatımın Tarihi adlı eserden küçük bir bölüm paylaşayım. Osmanlı’nın son döneminde yaşamış olan muzip bir Trabzonlu paşanın babasına yaptığı şaka yazarın hatıratına şu şekilde yansımış:

“Sultan’ın kocası Trabzonlu Mehmed Ali Paşa’dır. Sultan’la nişanlanması üzerine kapudan-ı derya olmuş ve bir aralık sadaret-i uzmâya getirilmiştir. Pederimden işittiğime göre Paşa güzel, pehlivan gibi kuvvetli, hovarda-mizac, şen ve şuh-meşreb, latife-gû bir zat imiş. Pederle ülfet ve muhabbetleri ziyade ve samimi idi. Çamlıca’daki sayfiyyede tuhaf bir şakasına uğramıştır. Sarayın iç bahçesinden dairesine gelen merhum pederin önüne beyaz tüylü ve cesîm’ül-cüsse[1] bir ayı çıkmış, hemen hücuma başlamıştır. Neye uğradığını bilemeyen zavallı peder şaşırmış, o civardaki bir ağaca tırmandığı sırada ayı da kürkünün eteklerini dişlemeye başlayınca;

-Aman Allah!… diye acı feryatla kendisini kaybetmiş; baygın olarak yere düşen peder merhumun, bu havf u tazyik[2] neticesi olarak her türlü muzahrafat-ı bedeniyyesi[3] şalvarından sızmıştır. İşte şu ah-val-i pür-melal ayıyı da güldürmüş, Paşa’nın ayı kıyafetindeki şakası anlaşılmıştır.”

Bu sevimli anlatımın bugünkü lisanımızdan bir hayli olduğu bir gerçek daha uzak bir maziye 17. Yüzyıla Evliya Çelebi’ye uzanalım. Trabzon için yazdığı satırlardan bazıları şöyle:

“Ba’dehu sene 878 târihinde Ebü’l-Feth Sultân Mehemmed {îbtidâ deryâdan Tarabefzûn’u feth etdüği yazılı Ba‘dehu 13 sene sonra Uzun Haşan cengi yazıla} Mehemmed {Hân İslâmbol’dan donanma-yı hümâyûn ile kal‘a-i Tarabefzûn’a gelüp andan deryâ-misâl asker-i bî-pâyân ile Canha yollarından} Uzun Haşan ile Tercan sahrasında ceng-i azîm edüp Sultân Hasan’ın kırk bin askerin dendân-ı tîğdan geçinip Sultân Haşan münhezimen kal’a-i Azerbay-cân’a fırâr edüp ol feth i fütûha “Butlânu keydü’l-hâyinîn” târih olmuşdur sene 878. Diğer târih {âyet-i şerifi târîhdir} sene 878. Sultân Murâd-ı Evvel’in Kosova çenginden sonra Ebü’l-Feth’in bu gazâsı gibi Âl-i Osmân’da bir gazâ-yı ekber olmamışdır. Bu gazâdan on üç {sene mukaddem Sultan} Ebü’l-Feth Mehemmed Hân deryâ-misâl asker ile berren ve bahren Tarabzen üzre çöküp hâh [u] nâ-hâh yetmiş günde Rûm keferesi destinden sene 865 târihinde feth edüp âb [u] hevâsınm letâfetinden hazz edüp bu şehrin ismine Tarabefzûn dediler. Hakkâ ki ayş u işret yeridir. Bir ismi dahi şehr-i Bâtum’dur ve bir ismi şehr-i Lezgi’dir ve bir ismi Tarabzen’dir. Galat-ı meşhûru Tırabzen’dir. Ba’zılar Tarab-efsûn derler ve niçeler Tarabozan derler ammâ lügat-i sahihi Tarabefzûn’-dur. Ba‘de’l-feth Mehemmed Hân taht edinüp sikke kesüp hutbe tilâvet edüp üç sene bu şehrdc sâkin olup cânib-i şimâlinde olan Gürcîstân Mikrilistân ve Abazistân’ı bi’l-cümle mutî‘ [ve] münkâd edüp Şch-zâde Bâyezîd Hân’ı hâkim edüp bi’z-zât kendüleri taht-ı sâlisi olan Islâmbol’a gitdiler.”[4]

Bundan 100 sene sonra -hâlâ insanlık diye bir şey kalmışsa- bizim yazdıklarımızı rahatlıkla okuyabilecekler mi acaba?

Sanıyorum bizim Evliya’yı okuduğumuz kadar zorlanmazlar.

Dil yerinde durmayacak mecrasını bir şekilde bulacaktır. Ama mazimize ait bu tatlı lisan da hiç olmasa hatıratlarda ve son demlerini süren yaşlılarımızın ağzında bir süre daha yaşayacaktır.

Gece vakti okuyor iseniz geceniz gündüz vakti okuyor iseniz sabah şerifleriniz hayrolsun efendim. Sürç-i lisan ettikse affola!

[1] İri cüsseli
[2] Korkunun baskısıyla
[3] Korku sonucu babasının idrarını tutamadığını anlatmaya çalışıyor.
[4] Bu metin Seyid Ali Kahraman ve Yücel Dağlı tarafından günümüz Türkçesine şu şekilde aktarılmıştı:
“Daha sonra 878 [1473] tarihinde Fatih Sultan Mehmed ilk defa denizden Trabzon’u fethettı. Fatih Sultan Mehmed Han İstanbul’dan donanma-yı hümâyûn ile Trabzon Kalesine geldi. Buradan denizler gibi kalabalık bir ordu ile Canha yollarından Uzun Hasan ile Tercan ovasında büyük savaş edip Sultan Hasan’ın 40 bin askerini kılıçtan geçirince Sultan Hasan bozguna uğramış olarak Azerbaycan Kalesine kaçtı. O büyük fethe, “Butlunu keydü’l-hâyinîn” tarih olmuştur.

Diğer tarih,
Sene 878 (1473).
“Ve yansurakallahu nasran azîzâ” [Ve sana kimsenin güç getiremeyeceği şekilde yardım eder] âyet-i şerifi tarihtir. Sene 878 (1473).

Sultan I. Murad’ın Kosova çenginden sonra Fatih’in bu gazası (savaşı) gibi Osmanoğullarında büyük bir gaza olmamıştır. Bu savaştan 13 sene önce Fatih Sultan Mehmed Han denizler gibi asker ile karadan ve denizden Trabzon üzerine çöküp isteklerine bırakmadan 70 günde Rum keferesi elinden 865 [1461] tarihinde fethetti. Suyu ve havasının tatlılığından hoşlandığı için bu şehrin ismine Tarabefzûn dediler. Gerçekten de ayş u işret yeridir.

Bir ismi de Batum şehridir, bir ismi Lezgi şehridir ve bir ismi Tarabzen’dir. Meşhur olmuş galatı (bozulmuş ismi) Tırabzen’dir. Bazıları Tarab-efsûn derler ve niceleri Tarabozan derler ama doğrusu Tarabefzûn’dur. Fetihten sonra Fatih Sultan Mehmed Han taht edindi. Sikke kesip hutbe okutup üç sene bu şehirde oturarak kuzey tarafında olan Gürcistan, Mikrilistan ve Abazistan’ı tamamen emri altına alıp Şehzâde Bayezid Han’ı hâkim etti ve bizzat kendileri üçüncü taht yeri olan İstanbul’a gittiler.”

53. Kayıt

Ramazan ayının sonuna doğru yavaş yavaş yaklaşıyoruz. Nerede ailece yaptığımız huzurlu iftarlar? Eşin dostun akrabanın buluştuğu iftar sofraları, içilen demli çay eşliğinde yapılan sohbetler nerede?

Hatırlamak istemeyeceğimiz bir yıl oluyor gibi. İçinden canlı çıkabilirsek hatırlamak istemeyeceğimiz başka yıllar da söz konusu olabilir.

Bu yıl üzerimize boca ettiği sıkıntılardan değil gerçeklik algımızı zorlamasından dolayı unutulmaz olacak. Salgınlar, afetler, yangınlar bilgi olarak hayatımızda kendimizi bildiğimiz ilk andan itibaren yer alırlar ama başımıza gelmediği sürece hepsi birer malumattan ibarettirler.

Ama bu hastalık malumat kategorisinden çıkarak bir heyula gibi tepemize çöktü ve hayatımızı kökünden değiştirdi.

Eski hayatımıza henüz dönmediğimiz için döneceğimiz şeyin eski hayatımız olmayacağını da henüz idrak etmemiş bulunuyoruz.

Bundan sonra özlediğimiz bir arkadaşımıza sarılabilecek miyiz?

Ya da hastalık heyulasının geride kaldığını düşündüğümüz için elimizi uzattığımız birisinin gayet insani bir şekilde elini uzatmamasını ya da yüzünü ekşitmesini kaldırabilecek miyiz?

Ya da her zaman her yerde karşımıza çıkan işgüzar ve ahmak tiplerin bu kez hastalık üzerinden gösterecekleri abartılı ve ebleh tavırlara tahammül gösterebilecek miyiz?

Eski hayatımız sona erdi dostlarım, iyiydi, kötüydü şuydu ya da buydu fark etmez. Eski hayatımız sona erdi.

Anneme anneler günü hediyesi seçmesini söylediğimde -bereket versin ki sonradan mor renkli bir ayakkabıyı seçti- “boşuna masraf yapma belki bu hastalıktan çıkamayız- cevabını vermesi gibi garabetlerin henüz çok başındayız.

İş yerlerine özel helikopterle giden Sarılar bile Marmaray’a binmek zorunda kaldı bu netameli dönemde. Sarılar bu yazıyı okuyor olabilir dikkatli olmakta yarar var.

Çalışma ortamımı kütüphaneye taşıdım. Salona nazaran daha iyi olacaktır sanıyorum.

Yarın kitap sohbeti yapalım. O tür yazılar daha çok hoşuma gidiyor.

Öykü kitapları Ramazan’da iyi gider.

Planladığım gibi siyer, tefsir ya da tasavvuf okumaları hiç yapamadım. Belki bir sonraki Ramazan’a.

İstanbul dışındaki şehirlerde geçen romanlar okumak istiyorum. Firuzan’ın 47’liler romanı aklımda. Yanlış hatırlamıyorsam Erzurum’da geçiyor. Sinan Öztürk’ün Anısı Bizdik Bu Kentin adlı romanını sırf Trabzon’da geçiyor diye sipariş verdim. Umarım kötü çıkmaz. Bunun gibi roman önerileri varsa alırım. Bu yazıyı okuyanlar bir el atsın. Bugün çok hoş kitap hediyeleri geldi. Emir iki tane Ramazan kitabı hediye etmişti; bu zaten bildiğim bir şeydi. Ancak gönderenini bilmediğim bir diğer koli de Emir’in kolisinin hemen yanında duruyordu.

Kitaplardan birisi tam da benim ilgimi çekecek bir kitaptı: Eskizağra Müftüsünün Hatıraları.

Bir ara yanlışlıkla geldiğini düşünmedim değil. Neyse ki doğru bir şekilde gelmiş. Osmanlıca metinleri onca işinin gücünün arasında çevirip bana yardım ettiği yetmezmiş gibi benim ona kitap hediye etmem gerekirken benden önce davranan sevgili arkadaşımın hediyeleri bunlar.

Alparslan’a da bir parantez açmak yerinde olur. Zekâsı, girişkenliği ve akıl almaz dikkatiyle temayüz ermiş bu ateşin delikanlı da hoş bir jestle bu netameli günlerde yüreğime bir parça da olsa su serpenler arasında yerini aldı.

Yarın 65 yaş üzerine verilen yürüyüş iznini hem annem hem babam değerlendirmeye karar verdiler. Gerçekten de biz pek farkına varamıyoruz ama bu insanların hareketsizliği büyük sıkıntılara gebe olabilir. Son izinde biraz yürüyen babamın bacağına ağrı girmiş mesela. Ki aslında her gün bahçede hareket halinde bir karantina süreci geçiriyor.

Deme o ki yaşlılarımızı korumaya çalışıyoruz ama başka ahrazlara sebep olmadan bunu gerçekleştirmenin yollarını bulmamız gerekiyor. Bu 4 saat o açıdan kıymetli.

Dünya Sağlık Örgütü bu kez de salgının 5 sene sürebileceğini söylemiş. Bu kuruluşun örgüt olduğu su götürmez bir gerçek ama sağlıkla alakalı bir örgüt olduğundan fena halde şüpheliyim.

Bu gecelik kâfi. Yarın kitap konuşuruz sarsıcı bir gündem olmazsa. Şimdilik iyi geceler. Sabah okuyanlara günaydınlar…

52. Kayıt

Son günlerde üzerime büyük bir yorgunluk ve isteksizlik çöktü desem yalan olmaz. Sürekli uykum geliyor. Ne kadar uyusam da dinlenemiyorum ve iftardan önce ne çalışmalarımdan ne okumalarımdan verim alabiliyorum. Mayıs aylarında insana tesir eden bahar yorgunluğu olmalı. Oruca da denk gelince iyice mecalsiz ve tatsız tuzsuz bir adam haline geliverdim.

Babam bu karantina sürecinde gayet iyi kitap okuyor ne zaman aşağı insem onu elimde kitapla görüyorum. Arada bir bana “sende şu kitap var mı,” diye sorması da cabası. Annem de istekli ama pek okuyamamaktan şikayetçi. Nazan Bekiroğlu’nun Nar Ağacı’nı yahut Stefan Zweig’in İnsanlık Tarihinde Yıldızın Parladığı Anlar’ını okumayı düşünüyor.

Elimdeki bir işin sonuna geldim. Neredeyse bütün günümü alsa da son birkaç sayfaya kadar gelebildim.

Bugünlerde varlığının bir anlamı olup olmadığını sorguladığımız ABD’nin Çin’in sözcülüğünü yapmakla itham ettiği Dünya Sağlık Örgütü Eylül ayında çok daha öldürücü bir koronavirüs salgını beklediklerini ifade etmiş. Eşzamanlı olarak Trump’ın açıklaması:

“Bir konuyu netleştirmek istiyorum. Aşı veya etkili bir tedavi yöntemi bulunsun ya da bulunmasın koronavirüs önlemlerini gevşetiyoruz.”

Aptal bir herif gibi görünse de bu sürecin daha fazla sürdürülemeyeceğinin farkında. Gerçekten bu sürecin bir şekilde kademeli de olsa normalleştirilmesi gerekiyor.

İnsanlar yaz aylarında işlerin toparlanmasını bekliyor. Benzeri ikinci bir süreçten bahsetmek çözülmeler yaratacaktır. Koca koca ülkeler ne hale geldi inanılır gibi değil.

Aklıma 11 Eylül saldırılarının yarattığı duygu geldi.

Erzurum’da okurken şehirde tek bir sinema mevcuttu. Dadaş Sineması… İstanbul’da oynayan filmler birkaç ay sonra Erzurum’a gelir bir hafta kadar -tutulmuşsa 2 hafta- vizyonda kalır sonra yerini bir başka İstanbul eskisi filme bırakırdı. O dönemde pek çok keyifli filmi o sinemada izleme şansına sahip olmuştum. Bu filmlerden birisi de başrollerini Bruce Willis ile Ben Affleck’in paylaştığı -Affleck’i hatırlayamadım aslında Google’dan baktım- Liv Tyler’ın -onu Google’dan bakmadığımı itiraf ederim- meleksi güzelliğiyle filme renk kattığını hayal meyal hatırlıyorum.

Filmin büyük bir prodüksiyon olmasına rağmen vasat bile sayılamayacak derece kötüydü. Konusu yanlış hatırlamıyorsam şöyleydi. Dünyaya bir göktaşı yaklaşmaktaydı ve eğer müdahale edilmezse dünyadaki yaşam şartlarını ölümcül şekilde değiştirecek tehlikeler arz ediyordu.

Bu haberin yansımaları erkana getirildiğinde dünyanın çeşitli bölgelerinden görüntüler gösteriliyordu. Bunlardan birisi de İstanbul’du ve insanlar tıpkı Vatikan’da olduğu gibi İstanbul’da da çareyi dua etmekte bulmuşlardı. Dünya umarsız bir şekilde bu felakete karşı çareyi ellerini yukarıya doğru açmakta bulmuşken daha etkili bir yol denemeye çalışan bir ülke vardı: ABD. Dua eden çaresizler sürüsünü hemen ardından gösterilen ABD’de bilim adamları göktaşının dünyaya ne zaman ulaşacağını milimi milimine hesaplıyor ve bu felaketi yok edecek reçeteyi de sunuyorlardı: göktaşına bir ekip indirip onu patlatarak yok etmek.

Burada duralım burada filmin tek propagandası “din yerine bilim” değildi film yüksek sesle böyle bir felaket karşısında böyle bir şeyi sadece ABD yapabilir de diyordu aynı zamanda. Filmin sonunu hatırlamıyorum. Klasik Hollywood son dakikacılığı vardır muhakkak diğerleri kurtulsun diye kendilerini feda edenler, ölerek ölümsüzleşenler falan filan bir de mutlaka tumturaklı bir mutlu son.

İnanın hatırlamıyorum. Filmden bana tevarüs eden tek şey “hakikaten böyle bir şey olsa bunu bu herifler yapar” duygusu olmuştu.

11 Eylül mütemadiyen pompalanan bu propagandaya ciddi yara vermiştir kanımca.

Benzeri bir çözülmeyi koronavirüs salgının sonuçlarında da okumak mümkün. Dünyanın en büyük gücü yüz binlere varacak ölüm sayılarından bahsediyor. Elle tutulur bir sonuç üretemiyor dahası yenilgisini kabullenmiş görünüyor.

Taberi’de Nemrud’la alakalı bir kıssa mevcuttur. Hikâyeye göre Allah’la savaşmaya karar veren Nemrut dört kartalın taşıdığı bir sandığın üzerinde göğe yükselir ve okunu göğe doğru atar, ok geriye geldiğinde ucunda kan vardır. İslam ansiklopedisinde “Tekvîn yorumcularına göre Nemrud karanlık fakat güçlü bir figürdür ve dünyanın ilk ve en büyük emperyalistidir”  şeklinde tasvir edilen bu büyüklük tutkunu hükümdar, burnundan giren bir sinek yüzünden acılar içerisinde can verecektir.

Amerika da dahil hiçbir ülkenin düşmanı değilim, bunun altını çizmek isterim. Milliyetçiliğim de Almanların Yahudilere yatıkları gibi bir düşman yaratıp onun üzerinden kendini yüceltme milliyetçiliği değildir.

Burada Nemrud büyüklenen insanın remzidir. Hatalarıyla sevaplarıyla aslından küçücük olan insanın… Kaldı ki insalık Nemrud’dan büyükse de virüs sinekten bile küçüktür…

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin