Mustafa Oğuz Bayat – Kayıtlar

1
723

12. Kayıt

Belgesel izlemeyi çok severim. Ankara’da yaşarken sabah kahvaltısında bir yılanın sıçan yutuşuna ben de masamda yumurta yutarak çok eşlik etmişimdir. Karantina günlerinde de belgesele sardım elbette. Yalnız bu defa hayvan belgeseli yerine insan belgeselleri izliyorum, Dünyanın En Zorlu Hapishaneleri diye bir seriye başladım. Belki içinde bulunduğumuz duruma şükretme belki de empatiyi daha iyi anlama. Bilmiyorum herhangi biri olabilir ama biz adam öldürmedik Sevgili Günlük ya da uyuşturucu, gasp, adam yaralama gibi yahut organize suçlar filan işlemedik. Eğer doğru ise işkembesine sıçtığımın Çinlisi yüzünden milyarlar olarak hapse mahkum edildik. Hadi biz mahpusuz, bir de can telaşını yakından yaşayanlar var. Şimdi bu eciş bücüş Çinliler en kallavisinden sövgüyü hak etmiyor mu? Her fırsatta sövüyorum.

Biliyorsun bazen akvaryumla uğraşıyorum. Geçen yumurtlayan balıkların sadece iki yavrusu hayatta. Onlarda kayıp acısı yok, olsa daha cenazeLERin üzerinden bir hafta geçmeden sevişmezlerdi, bari kırk gün bekleseydiniz. Yine her yer yumurta dolu. Bu defa hayatta kalabilmeleri için daha fazla okudum, uğraştım yine tüm gün. Ben uğraşayım da, canı isteyen yine ölsün.

Ayarsız’ın canlı yayınları çok güzel olmuyor mu sence de? Şahane şahane! Açık oturum formatında olmadığı için reyting düşük oluyor bazen ama olsun, kaliteli izleyici kitlesine ulaşıyor. Akşama yine yayın var, Tiryaki moderatörlüğündeki seri bağlantılarla hoş sohbetler gerçekleşiyor. Hele benim gibi karantina içinde karantina yaşayanlar için bulunmaz nimet. Hem beni hapishane belgeselinden de uzak tutuyor. Dostlara mahpus olmak güzel. Dostlarla da mahpus olmak dileğiyle, şöyle eskisi gibi, akşamdan geceye dek, geceden sabaha…

11. Kayıt

Sevgili Günlük, kimi sana yazısını bir akşam muhasebesi olarak uyumadan yazar, kimi gün içinde, bazısı peyderpey yazdıklarını toplar, kimisi hepsini bir döker. Ben başlangıçta hergün akşam, o gün yaşadıklarımı, hissettiklerimi yazacaktım. Birkaç gün atladım. Yazmaya fırsatım da vardı ya o günler bir şey hissetmedim ya yaşamadım. Ben yaşamadım varsayıyorum. Hissiz geçen bir günü bile kabul etmiyorum.

Tamam hemen hepimiz ruh hastasıyız ama içinde bulunduğumuz şartlar da çok normal değil. Bin yıldır saçına sakalına dokunmayan adamlar can sıkıntısından jiletle tanıştı, hergün sinek kaydı tıraş olanlar Kaptan Mağara Adamı’na döndü. Bütün bu şartların duygu durumlarına tesiri de ortada. O kadar dolma kalemle yazmanın güzelliğinden bahsettim, ertesi sabah kalemin ters bir yerinin çatladığını gördüm. Bu beni saçma derecede hüzünlendirdi, çatlağa uzun süre daldım, konuştum onunla, sitem ettim, gözlerim bile doldu 🙂

Hislerimizi harekete geçirdi bu zamanlar. İnsanları ne kadar sevdiğimi, sevmediğimi anladım. İnsanların da bu sevgilerini bir kelime ya da yersiz bir sinirle nasıl hiçe sayabildiklerine şahit oldum. Bunlar belki de bazılarımızın gördüğü, gösterdiği son nefret ve/veya sevgiler. Herkesi sevelim, mırç mırç olalım, Titanik batarken keman çalan abdallar gibi gıygıylayalım demiyorum. Sevgimizi de nefretimizi de hakkıyla harcayalım, belki son atımlar.

Keşke nefretten beraat etsek. Keşke iyilik sarsa dört bir yanı, çiçekler açsa, kuşlar ötse, kuzular zıplasa, bütün dünya buna inansa da… Hepimiz biliyoruz ki dünya asla böyle bir yer olmayacak. Sevgili Günlük, yine de tüm samimiyetimle söylüyorum, belki sayende “amin” diyen de olur: Tanrı bizi içimizdeki ve dışımızdaki bütün kötülüklerden uzak tutsun, acısını az, mutluluğunu çok versin…

10. Kayıt

Merhaba Sevgili Günlük. Oldum olası yazmayı severim. Kalemin kağıda değmesidir beni hoşnut eden. Hiçbir zaman direkt telefon ya da bilgisayar ile yazmadım. Önce hep kağıda döker, sonra geçerim elektronik ortama. Bundan önceki kayıtlarımı doğrudan telefonla yazdım sadece. Bugün ondan da vazgeçiyorum. Başımıza gelmeyenin kalmadığı bu çağda en güvenilir ortamın online verilerin olduğu yer olduğu düşüncesi bile geride kaldı bende. Hem çift kontrol olsun istedim hem de şu dolma kalemin kağıt üzerindeki sesi hakikaten çok hoşuma gidiyor. Bu karantina günlerinde çokça sesi unuttuğumu da fark ettim. Belki inanmayacaksın ama kalbimin sesini bile duydum, “gürp gürp gürp gürp”…

Müzik açmıyorum odada. Sadece dışarının sesini dinliyorum. Yazarken, okurken, uyurken benim müdahalem sonucu oluşmayan sesleri dinliyorum. Bazen bir kuşun çirkin ötüşü, bazen bir keçinin boynundaki çan, bazen kardeşimin mutfaktaki uğraşları… Bir de çabuk sıkılmaya başladım. Mesela bu yazının telefon vasıtasıyla tekrar yazılacak olma düşüncesi bile sıkılmama sebep oldu. Boş kalmak üşengeçliği de doğurdu. Çünkü bu boşluk rutinsiz, zoraki, gayri keyfi.
İnsanoğlu hakikaten çok garip. İşten bıkar, Tanrı boşluk verir, ondan bıkar. Bıktık Tanrım kusura bakma. Bir yerlerde insanlar solunum cihazı ile nefes almakta güçlük çekerken, belki de nefes alamamaktan bıkıp, nefes almamayı bile yeğlerken biz dört duvar arasında olmaktan bıktık. Bizim için akşamları verilen sayı içinde bulunan insanların yakınları, hastanede ya da kendi evlerinde gerçek bir karantina yaşarken biz, onların durumunda olmamaktan sıkıldık. Evet Günlük bu sıkıntı, oraya çıkıyor biraz da. Az daha sıkılalım, daha beter sıkılmamak için uzun süre sıkılalım gerekirse. Sıkılmak hayat kurtarır…