Hasan Erimez – Kayıtlar

1
776

3. Kayıt

Yaklaşık 10 yaşımda başladığım yazma maceram, okul defterlerine ve pejmürde ajandalara yazılmış birkaç kötü hikaye girişiminden sonra nihayet 19 yaşımda ilk ciddi eşiğine ulaştı. İlk romanımı yazmaya karar verdikten sonra pek çok imkânsızlık, talihsizlik ve hayat gailesinden sonra nihayet 24 yaşımda kemale erdirip yayımlatabildim. Bu sürecin bende bıraktığı en mühim tesir, kendimce “zaman” kavramına bir mana vermek oldu. Nitekim 5 yıllık sürede yaşanan bazı talihsizliklerden sonra romanın ilk yazdığım halini gözden geçirince ne kadar feci olduğunu görüyor ve tekrardan yazıyordum. Eğer bu talihsizlikler olmasa ilk yazdığım o feci haliyle yayınevine gönderecek, belki yazma iştiyakım yıllarca sönük kalacak yahut da yazarlık kariyerim başlamadan bitmiş olacaktı. Anladım ki bir şey için elinden geleni yaptıktan sonra ne zaman gerçekleşiyorsa, doğru zamanı o zamanmış. Biraz derviş-meşrep bir tavrı andırsa da zaman kavramına böyle manevi bir mana yükledim.

Daha sonra okuduğum ve izlediğim birkaç yapıtta da zamana yüklediğim derviş-meşrep manayı destekleyen unsurlar buldum. Söz gelimi Kemal Tahir, Devlet Ana romanında aslında Kitab-ı Mukaddes’ten yaptığı alıntıyla şöyle diyordu:

“Her şeyin zamanı ve gök altında olan her işin bir vakti vardır. Doğmanın vakti, ölmenin vakti, aramanın, bulmanın, yitirmenin vakti.”

Bu çok yalın bir şekilde zamanın bendeki manasını tanımlıyordu. Ama zaman hakkında bende en büyük tesirlerden birini The Godfather filminden bir sahne yapmıştır. Ki bana göre serinin ilk filmindeki en vurucu yerlerden biri olan sahnede baba Vito Corleone, oğlu Michael’a düşmanları Barziniler ve onlarla nasıl baş edebileceği hakkında fikirler verir. Baba Vito, aslında küçük oğlu Michael’in bu işlere bulaşmasını hiç istememiştir. Acıklı bir şekilde onu aslında diplomat, belediye başkanı, senatör olarak görmek istediğini, bunun için çok çabaladığını söyledikten sonra şöyle der:

“Ama yeterince zaman yoktu, Michael. Yeterince zaman yoktu.”

Ülkenin en güçlü mafyalarından birinin, elinde onca imkan olmasına rağmen oğlunu istediği yere getirememesini zamanın yetersizliğine bağlaması, “Her şeyin bir vakti olduğu” ve belli zeminler hazır olmadıkça hiçbir gücün istenilenlere yetmeyeceği düşüncesini bende sağlam bir şekilde pekiştirdi. Handiyse zaman, kafamın kaidesine yerleşti.

Dört rakamdan ibaret yıllar, on iki isimli aylar, her yedi basamaklı turda başa dönen günler, mevsimler, iki kolunun arasında ömrümüzü an be an öğütür gibi dönüp duran saatler… Bunların hepsi ancak zamanın bir aracıydı. Dönüp geriye baktığımda kendimi geçmişin şeritlerinde nasıl gördüğümü düşünürüm ara sıra. Hep en belirgin kareler hayatımda duygusal olarak iz bırakmış, büyük etkiler yaratmış, fırtınalı maceralarla dolu, hayatımın dönüm noktası olmuş olayların resimleridir. Demek ki zaman esas manasını, insanın bugünkü ruhuna ve şuuruna şekil veren birikimlerle buluyor. Bugünden yapacağı hazırlıkla da önündeki zamanın zeminini oluşturabiliyor. Gerisi rakam yahut zaman birimlerine verilen isimlerden ibaret birer araç.

Zaman kavramı bugün “cihanşümul illet” yüzünden karmakarışık bir hale geldi. Hayatın büyük kısmının durmasının yanı sıra, insanların bu illet yüzünden girdikleri karantinada geçirdiği vakitler de allak bullak oldu. Herhalde çoğu kişi için artık gece-gündüz fark etmiyor. Ben şahsen karantinadan beri çoğu zaman günleri bile unutuyorum. Asıl önemli olan ise, bu süreç bittikten sonra geri dönüp bugüne baktığımızda hangi kareleri göreceğimiz. Zira o kareler bize geçirdiğimiz bu zamanın manasını gösterecek.

Şu an çoğumuz farkında olmasak da aslında bu karantina sürecini, işleri bitmiş de paydos saatini bekleyen işçiler gibi geçiriyoruz. Okuduklarımız, izlediklerimiz, yaptıklarımız ekseriyetle vakit eritmek için. Süreçten çıktığımızda birçoğu bizim üzerimizde bir tesir veya birikim yaratmamış olacak. Yani ruhumuza, şuurumuza, hayatımıza bir şekil vermediği için bu geçen zaman hiçbir manaya bürünmeyecek. Üstelik belki bugünlerin stres ve bunaltısından ötürü kısa sürede unutacağız da… Velhasıl bir an evvel şu günlerden kurtulma düşüncesiyle, içinde bulunduğumuz zamanı çürüterek geçiriyoruz. Dönüp baktığımızda ekseriyetle renksiz, tatsız, çürümüş, manasız karelerden başka bir şey göremeyeceğiz. Ucu görünmeyen karanlık bir tünelde olduğumuz için yarının zeminini de hazırlayamadığımızdan, önümüzdeki zamanın da bir kısmını şimdiden çürütüyoruz. Zannımca bu illetin bize verdiği en büyük zarar psikolojik veya maddi değil, zamanımızın büyük kısmını gözlerimizin önünde çürütmesi oluyor.

1 YORUM

  1. Kaleminize sağlık. İnşaAllah fethin gerçek manasına ulaşabilen insanlar olmak ve Fatih’in İstanbulu fethettiği yaşta nice fetihlere imza atan nesiller yetiştirmek duasıyla.Okuduğumuz güzel İstanbul ve fetih yazılarının yüreğe dokunanlarındandı.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin