Hasan Erimez – Kayıtlar

1
776

5. Kayıt

Akşam olduğunu, titrek sarı ışıklı masa lambamı yakma ihtiyacı hissedince anlıyorum. Saat ise kim bilir kaç? Bugünlerde kadranlar hangi rakamda durursa dursun pek bir mana ifade etmediğinden bakmaya lüzum görmüyorum. Yazı müsveddesi ve roman notları olarak kullandığım onlarca defterimden birine eğilmiş, sırtım ağrıyana kadar yazmaya devam ediyorum. Mantıku’t-Tayr’daki Kaf Dağı yolculuğuna çıkan türlü türlü kuşlar defterin üzerinde dönüyor. Bir uçtan Attila İlhan’dan Müslüm Gürses’e, Kani Karaca’dan Loreena Mckennitt’a kadar karantinanın kaosunu andıran bir müzik listesi sıra sıra tıngırdıyor. İki günlük sokağa çıkma yasağının son günü. Tek endişem pilot kalemimin bitmesi. Çünkü pilot kalem haricinde bir kalemle zinhar yazamam, şimdi biterse de çıkıp alamam. Neyse ki yazıyı itmama erdirip el yordamıyla bir cigara çekiyorum, o an çalan şiiri İnstagram’da paylaşıyorum. Birkaç dakika sonra telefon telaşla çalıyor. Arayan Kadir Abi.

“Oğlum, son günlerde şiir paylaşıp duruyormuşsun. Ümmühan Yengen senin aşık olduğunu sezinlemiş,” diyor. Ne zaman evliliğe dair bir kuşkusu olsa “Deus ex machine” gibi müdahale eden Kadir Abi tembihini yineliyor: “Sakın ha!”

“Aşık mı? Abi, beni tanıdın tanıyalı o kelimenin hayatımda yer ettiğini gördün mü? Yenge yanlış sezinlemiş. Sen de müsterih ol. Şu süreçten nikah cüzdanıyla çıkacak kadar karantinaya düşmedik daha,” diyerek içini ferahlatıyorum. Aç doyurup çıplak giydirme töresince her fırsatta beni kitaplandıran Kadir Abi’nin, şu süreçten sonra yeni çıkacak kitapları verme temennisiyle telefonları kapatıyoruz. Herkesin gönlü mutluluğa inanmanın güveniyle rahat.

Kısa bir süre önce karar verdiğim bir uygulamayı bugün somut bir şekilde hayata geçirdim. Malum, “Yazar” titrimiz olduğundan ötürü yazmaya heveslenen birçok arkadaş yazılarını bize gönderip değerlendirme bekliyor. Bugüne kadar “Vakit kaybı” addedilecek yazılara dahi zarif bir üslupla yaklaşmış, hataları nezaketli bir dille söyleyerek bu arkadaşları yazmaya teşvik etmiştim. Fakat böyle olunca hem yalancılık yapmış oluyoruz hem de mezkur arkadaşlar bunu iltifat addederek oldukları yerde saymaya devam ediyor. Külliyen zarar. Bu sebeple kötüye direkt “Kötü” demeye karar verdim. Bu nevi bir arkadaş yazısını gönderdi bugün. Kendime yakışır bir biçimde, net bir şekilde “Kötü yazdığını”, “Çıkmıyorsa yazma işinde diretmemesini. Bunun kursu veya okulu olmadığını, yetenek meselesi olduğunu,” söyledim. Ona kendini içsel olarak geliştirme tavsiyesi verip uzun bir yolculuğa gönderdikten sonra düşündüm: İnsanlar niye yazar olmaya bu kadar çabalıyorlar? Üstelik bunların birçoğu da yazamayanlar. Yazarlığın bütün mesleklerin en üstünü olduğunu mu düşünüyorlar? Bana göre öyle değil. Ben de araba tamir etmeyi bilmiyorum mesela. İnsanların en temel ihtiyacı olan ekmeği yapamıyorum. Toplumda hak ettiği değer verilmemiş ama hayatı idame ettirmek için olmazsa olmaz pek çok mesleği beceremem. Eğer mezkur arkadaşların gayesi yazarak dertlerini anlatmaksa zaten maça çıkmadan hükmen mağlup oluyorlar. Çünkü yazdıklarından dertleri anlaşılmıyor. Bence yazarlığı bu kadar amatör hırsla arzulamanın bir manası yok. Bugün ben hayatımı “sadece yazarak” kazanıyorum. Ama yarın çarklarda bir aksilik olursa yine bir taraftan yazarlık yapıp bir taraftan başka işte çalışırım. Neticede üç romanı olan bir yazarken hastanelerin ameliyathanelerine, morglarına tıbbî malzemeler taşıyordum.

Okuma trafiğim London-Tolstoy-Balzac-Reşad Ekrem Koçu ekseninde dönüyor. Balzac’ın Albay Chabert’i ihtiyar bir Monte Cristo Kontu gibi. Savaş ölülerinin üst üste yığıldığı çukurdan canlı olarak çıkıp kaybettiği eski hayatını kazanma mücadelesi çok sürükleyici. Koçu’nun dağ padişahlarından eşkıya Karayazıcı’nın hikayesi 17.asır Osmanlısı ve Osmanlı Anadolusu’ndaki keşmekeşin canlı bir tablosu. Karayazıcı’nın aşık olup kapatma yaptığı kahpe çengi Hüma’nın onu Osmanlı’ya satması, akabinde de Karayazıcı’nın onu saçlarından astırması vurucu bir aşk hikayesi olarak kazındı bana. Gorki’nin Makar Çudra’sında da böyle sevdiğini öldürmek zorunda kalan bir erkeğin dramını çağrıştırdı. London’un Martin Eden’indeki birçok kesitte sanki kendi hayatımdan parçalar görüyorum. Taşrada, yoksulluğun ve cehaletin tahakküm kurduğu bir dünyada yaşayan gemi işçisi bu genç, kitaplar okuyup ruhunu bu yolda yücelterek kendini gerçekleştirmeye çabalıyor. Fakat her ne kadar müktesebat sahibi olsa da içinde bulunduğu sosyal ve sınıfsal koşullar onu önyargıların ızdırabına sürüklüyor. Benzer duyguları ben de yaşamıştım. Marangoz çırağıyken müşterimiz olan varlıklı kişiler çok iyi bildiğim kültürel bir mesele hakkında konuşuyorlardı. Ama atılıp da bir şey diyemiyordum. Çünkü bir marangoz çırağı nihayetinde bir marangoz çırağıdır.

Tolstoy’un “Albert” adlı öyküsü son zamanlarda okuduğum en güzel, en vurucu öyküydü. Romain Rolland’ın deyimiyle “Yasnaya Polyana’nın Yaşlı Peygamberi” olan Tolstoy’un yaşamı ve kişiliği de aynı tesiri yaratmıştır bende. Ömrünü Tanrı’ya ve hayatın büyük gerçekliğini anlamaya adayan bu adam sefahat bataklığına düşmüş, sosyeteye rest çekip yüzünü halkın ruhuna dönmüş, çiftlik sahibi bir kont iken düşündükleriyle yaşadığı hayatın tezatından ızdırap duymuş, Tanrı ile bir ara küsüp tekrar barışmış, kiliseye sövmüş, hayatın büyük gerçekliğini iyilik, merhamet ve vicdanda bulana kadar kendi içinde çile krizlerine girmiş, hummalı tefekkür nöbetleri geçirmiş ve nihayet bu muazzam içsel yolculuktan sonra terk-i diyar eyleyip bir tren istasyonunun yanındaki küçük kulübede ölmüştü. Onu her zaman hakikati ve eteğine yapışıp kurtulacağı nur ışığını bulmak için çileye çekilen, bu kesif tefekkür krizinden ötürü bir ara konuşma yetisini dahi kaybeden Gazali ile bağdaştırmışımdır. Plutharkos tarzı ikisinin paralel hayatları yazılsa ne güzel olur.

Gece yarısı Göktürk Ömer Çakır ve Oğuzhan Murat Öztürk ile artık mutad hale gelen görüntülü konuşma yapıyoruz. Ekseriyeti kitaplar üzerine geçiyor. Tıpkı karantina öncesi günlerdeki gibi sanki Bahariye’deki kahvecide oturup konuşurcasına rahatız. Artık yadırgamıyoruz içinde bulunduğumuz durumu. Nihayetinde birbirimizi ekrandan da olsa istediğimiz zaman görebiliyoruz. Dertleşebiliyoruz. Her türlü fikir alışverişini günün her saati yapabiliyoruz. İstediğimiz zaman rûberû görüşememekten başka ne sıkıntı var? Nihayetinde hepimiz hâlâ buradayız.

Günün sonunda, Yasnaya Polyana’nın Yaşlı Peygamberi Tolstoy’un “Albert” öyküsündeki, haneberduş kemancı Albert’in son sözleri her şeyi yerli yerine oturtuyor:

“Evet, hayattayım. Neden görmüyorsunuz beni?”

Bir anda bastıran bu kaotik günlerin kara bulutları arasından bile ışık süzmeyi başarıyoruz. Tamamen dağılacağı günler de çok uzak değildir.

1 YORUM

  1. Kaleminize sağlık. İnşaAllah fethin gerçek manasına ulaşabilen insanlar olmak ve Fatih’in İstanbulu fethettiği yaşta nice fetihlere imza atan nesiller yetiştirmek duasıyla.Okuduğumuz güzel İstanbul ve fetih yazılarının yüreğe dokunanlarındandı.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin