Başak Burcu Eke – Kayıtlar

0
1018

21. Kayıt

Son kaydım için bir şeyler yazmak ilk kayıttan daha zormuş. İyi ki günlükler vardı diyorum. Kendi adıma, bu sürecin ağırlığının hafiflemesini sağladı.

Covid-19 ile yaşanan sürecin sonuna mı geliyoruz? Dünyada ve ülkemizde herkesin temennisi bu yönde. Peki bundan sonra ne olacak? Genel kanaat her şeyin farklı olacağı yönünde. Nasıl farklı olacağı konusunda verilen cevaplar ise sisler içinde yarım yamalak görünen siluetleri yorumlamak gibi. Herkes korku ve beklentisine göre siluetlere bir form veriyor. Kanat açmış süzülen kartal gören de var, gulyabani gören de. Zaman kimin haklı olduğunu ortaya çıkaracak. Ne de olsa haklı çıkan hep sonunda zaman olmuş. Bu yüzdendir ki tarih sevilir. Ayrıca geçmişe doğru bakmak endişe ve korkularımızı da hafifletir. “Gel sen ne çektiğimi bir de bana sor” diyen medeniyetlerin öyküleridir aslında tarih. Roma bir günde inşa edilmediği gibi, Osmanlılar 1453 İstanbul Fethi ya da Selçuklular 1071 Malazgirt Zaferi zamanına hiç badire atlatmadan varmadılar. Tarih, motivasyonu korumak ve özgüveni diri tutmak için yol yordam gösterir.

Elbette Covid-19 sonrası yenilikler ve değişim bizi zorlayacak. Gerçeklere gözümüzü kapatamayız. Ancak bence o konuda aşırı endişeye mahal yok. Çünkü ünlü tarihçi J.P.Roux’nun dediği gibi Türkler yeni olanı severler ve değişime hızlı adapte olurlar.

Eskiler uğurlarken olumsuz olanı çağrıştırıyor diye kazasız belasız demezler, selametle derlermiş. Ecdad izinden giderek sözlerimi şu temenni ile sonlandırmak istiyorum: “Öncelikle ülkemizde sonra dünyada sağlık daim selamet baki olsun.”

20. Kayıt

Badirelerini neneleri ile atlatan ve en saf sevgiyi neneleri ile yaşayan başka kaç kültür vardır? O sihirli “kuzu” kelimesini duyduktan sonra kim bir neneye hayır diyebilir?

Tüm bu hengameden önce bir gün metrobüse binmiştim ve yanıma bir nene oturmuştu. Sohbet etmek isteğiyle onun, nene öykülerine dayanamayan benim içi içime sığmıyordu. Bir süre bekledik. Nenem çok yamandı. Konuşmaya başladığındaki tepkiyi kestiremediğinden beklemede kalıyordu. Sohbetin gidişatını belirleyecek “Nenem nerelisin?” sorusu ile başladım. Malatya’dan gelmiş. Okuma yazması yokmuş. Korku nedir bilmeden nasıl dolaştığını sordum. “Kuzum” dedi ve ekledi “Bakıyorum böyle benim kuzu torun yaşlarındaki gençlere. Kuzum buraya nasıl gidilir diye soruyorum. Onlar da beni bindiriyor, istediğim durakta indiriyor.”

Covid-19 ile yaşadıklarımıza bir bakın. Eskişehir’de jandarmanın ziyaret ettiği neneyi hatırlayın. “Oh kuzum üzümler olunca gelin. Evi de öğrendiniz. Siz sağ olun. Oh kuzum” diyen nenem hepimizin yüreğini eritmişti.

Nenesinin kuzusu olarak sevilmişlerin yaşadığı bir ülkede ancak “Kuzularım aç” diye arayıp destek isteyen neneye erzak alarak gidilir. Oysa nenem soğuktan korumak için evine aldığı kuzuları için yem istemiştir. Haberi okurken yorumlara bakmıştım. Kimse çağrının yanlış anlaşılmasına şaşırmamıştı. Yem alınmasını istediği kuzularına torunlarının ismini vermesine şaşırmadığı gibi. Kuzusuna torunun ismini veren neneler arasında yaptığı ayran kutusundan maske ile onu korumaya çalışan nene de ayrı bir hikaye tabi.

Anneananesi ve babaannesi ile eşsiz güzellikte torunluk günleri yaşamış ve onları ebediyete uğurlamış biri olarak diyorum ki, anıların bir tadı varsa, en çok tadı damağımızda kalan torun olduğunuz o kuzu günlerimizdir. Büyük bir şans eseri, yaşam beni “kuzum” diye seslenen nenesiz bırakmadı. Bazı aile dostlarınız bir süre sonra aileniz olur ya. Bergama’daki Şengül Nenem de bizler için öyle. Derya kadar engin yüreğinden çıkan sevgisinde torun olmaya devam ediyorum.

Bayram yaklaşırken “kuzum” diyen nenelerimize sağlıklı uzun ömürler dilerim. Hepimizin bayramı kutlu olsun.

19. Kayıt

19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı için bayrağı nereye asacağız tartışmaları evde sürerken aklıma babam ile olan anım geldi. Rahmetli babam yıllar önce elinde bayrak balkona doğru giderken ben bir komşunun bayrağı çamaşır ipine mandallar ile tutturduğunu görmüş ve bunu o zamanki aklımla yaratıcı bulmuştum. Bayrağı gösterince babam da şafak atmıştı. Kızgınlığı bana değildi elbette. Ebeveyn sorumluluğu ile bana dönüp “Türk bayrağı kıymetlidir. Onu çamaşır gibi asamazsin” demişti. Ertesi gün o balkondaki bayrağın düzgün bir şekilde asıldığını görünce babama “Sen mi düzelttirdin?” diye sormuştum. Babam, hukukçuların pek sevdiği “sükût ikrardan gelir” halini iki türlü kullanırdı. Hafif mütebessim olan evet anlamına gelirdi. Gözlerinden celal ateşi çıkıyorsa bir kelime daha ederseniz sükûtun aleyhinize bozulacağınızı anlardınız. O gün keyifli sessizliği ile cevabımı almıştım.

Bence insanlığın en zor dönemi gençlik. Babam hiç tepki vermemiş olsa bu hareketi olağan kabul edecektim. Gençlik biraz kılavuz kaptan almadan İstanbul Boğazı’ndan geçmeye çalışan petrol tankerinin haline benziyor. Bir anda ciddi kazaya mahal verecek şekilde başka yönlere savrulmak çok mümkün.

Onlar bizim geleceğimiz. Bir gelecek umudu taşıyorsak gençlerimiz sayesindedir. Çocularla bayrağı asarken bir anda Çanakkale 19 Mayıs 1915 gece taaruzu da dahil olmak üzere 93 Harbi’nden beri cepheden cepheye savrulan gençleri düşündüm. Okulların mezun veremeyişini, futbol takımlarının tarihçesindeki şehit gençleri düşündüm. Tüm bu gerçeklik üstüne bir de işgal. Bir gelecek sahibi olabilmek adına son bir gayret diyerek organize olup mücadele vermek kadar zor bir iş olamaz. Hani gerçekten biraz düşününce Mehmet Akif Ersoy’un “Allah bir daha bu millete İstiklal Marşı yazdırmasın” demesini anlayabiliyorsunuz.

Kaymakam (Yarbay) İbrahim Bey’in oğlu Kemaleddin’in isteği üzerine, Gazi Mustafa Kemal Atatürk 19 Eylül 1923 tarihinde hatıra defterine şu nasihati yazar:

Oğlum Kemalettin,

Babanın güzel ahlaklı bir insan, temiz bir asker olduğunu öğrendim. Seni fotoğrafından mütalaa etmekle fikir tahminine kalkışmayacağım. Babanın verdiği nasihatler kıymetlidir. Ben yalnız şunu ilave edeceğim: hatırat defterini, başkalarının yazılarıyla doldurmaya heves etmekten ise, hayat defterini, kendi faaliyet ve fazilet eserlerinle doldurmaya bak!

18. Kayıt

13 Mayıs Çarşamba günü kızçe ile sokağa çıkışın 15 Mayıs Cuma günü oğlan ile çıkıştan farklı olacağını biliyordum. Farklı ruh ve farklı cinsiyet ne de olsa. Kız çok öncesinden ne giyeceğinin ayarlamasını yaptı. Kıyafetinin mavi plastik eldivenleri ile uyumlu olmasına özen gösterdi. Yaşı tam sınırda kalınca biraz canı sıkılmıştı. Gençlerin çıktığı günde dolaşmayı kıl payı kaçırmıştı. “Maske giyeceğim için çok heyecanlıyım” itirafları eşliğinde dışarı çıktık. Etrafta 0-14 yaş arası bu kadar çok bireyin varlığına şaşırdım. “Dur oğlum koşma!” nidalarını duymak Covid-19 öncesi şaşırılacak birşey değildi oysa. Birden aklıma Clive Owen’ın başrolde olduğu Son Umut (Children of Men) filmi geldi. Dayımın pazar günü yaşadıklarını anlatırken tamamen yaşlıların olduğu bir dünyanın hiç hoş görünmediğini dile getirişi de tetikleyici oldu. Filmde doğumların azaldığı en son çocuğun 18 yıl önce dünyaya geldiği ve göçmenlerin Avrupa ülkelerine akın ettiği bir ortam anlatılmakta. Göçmen kızın tüm kargaşa içinde bebeğini dünyaya getirdiği sahne inanılmazdır. Bebeğin çığlığı insanların donup kalmasına neden olur. Film her anlamda ciddi bir insanlık eleştirisidir. Ama beni en çok boş okullar, oyun parkları etkilemişti. Avrupa’yı dolaştıkça gördüm ki Son Umut filmi bir distopya değil Yaşlı Kıta için. Viyana’da öğrenciler ile çalıştaya gitmiştik. Serbest zaman sırasında erkek öğrenciler benimle Arsenal denilen Askeri Tarih Müzesi’ne gelip Osmanlı’dan kalan çadırdan sancaklara kadar çeşitli eserleri görmeyi tercih etmişti. Neşe ile müzeyi bulmaya çalışıyoruz. Biri gitti parkta köpeğini gezdiren yaşlı bir hanıma sordu. Hanım yolundan dönüp müzeye kadar bize eşlik etti. Müze girişinde fotoğraf çekmek için 2 Euro vermemiz gerektiği söylendi. Ben ödeme yaptım ama görevli yaşlı bey bizim gençlerden para almadı. Dönüş yolunda bir başka yaşlı bey bunlarla konuştu. Böyle böyle otele geri geldik. Bu ne ihtimam size karşı diye takıldım. “Hocam biz genç olarak burada değerliyiz ya ondan”cevabı çok doğru bir tespitti. Tabi derinlemesine araştırma gerekir. Ama üç günlük Viyana tecrübemle diyeceğim o şehrin tam bir açık hava huzurevi gibi olduğu. Yıllar önce İstanbul’daki bir sempozyuma gelen İtalyan akademisyenin “Ne çok genç var bu ülkede” tepkisine anlam verememiştim. Covid-19 süreci ile tüm parçalar yerli yerine oturdu. 13 Mayıs Çarşamba günü cıvıltıların ağırlıkta olduğu o dünyanın nasıl umut verdiğini anlatamam. 15 Mayıs Cuma günü ise ergenliğin deli dolu enerjisi basmıştı sokakları. Dünya umurlarında değildi? Ne de olsa dünya güneşin etrafında değil kendileri etrafında dönüyordu. Tecrübenin seslerine kulakları kapalı dolaşmalarına bile kızamadım. 19 Mayıs gelirken içim içime sığmadı. Gerçekten gelecek gençlikte idi. Elbette yaş almış nüfusun varlığı bir çınar gölgesi gibi. Ve onların tecrübesi ile gençlerin ve çocukların başarılı olduğu gelecek hepimizin isteği. Kaliteli eğitim ve iş imkanları gibi gerçekliklerin ağırlığı bir süre sonra çökse de o iki günden çok keyif aldım.

17. Kayıt

Gam çekme güzel n’olsa baharın arkası yazdır şarkısını çok severim. Şarkının bizim gibi yaz mevsimine meftunlar için anlamı büyük. Ve içimde gittikçe kabaran bir coşku var. Çünkü yaz geliyor. Sosyal medyada beğendiğim tüm resimler ya da fotoğraflar yaz günü denizdeki yelkenliler şeklinde. Gözümü kapadım. Denizden esen Ege rüzgarını kokladığımı hayal ettim. Tuzun kokusunu aldım bir an. Güneşin altında denizin gök ile bir olmuş masmavi çağrısı işittim. Duymamak ne mümkün. Rüya en güzel yerinde kabusa döner ya bazen. İşte tam da öyle oldu. Ve irkildim. Yaz gelmesine gelsin de biz eğer evden çıkamazsak. “Yok ya olmaz öyle şey” dedim ama ihtimalin ağırlığı yüreğime çökmüştü bir kere. Bir sene önce bunun olabileceğini söyleseler kimse inanmazdı. Yaza kavuşmanın önünde Covid-19 tüm heybeti ile durursa ne olacak? İçimden sinsi bir ses “Haydi bakalım Burcu. Seni o zaman görelim.”diye fısıldadı. İmdadıma kültür yetişti ve şöyle dedi: “An bu an dem bu dem. Niyetin hayır olsun ki akıbette hayır olsun.”

16. Kayıt

Anneler Günü geçtiğine göre annelerin yergisine başlayabilirim. Haber başlığı şöyle: “Bu tarlada çalışan 7 bin lira kazanacak.” Doğu Karadeniz’de Covid-19 önlemleri nedeniyle ülkeye yabancı uyruklu işçi gelemediğinden çay hasadında çalıştırmak için işçi aranıyormuş. Haberi okudukça dehşete kapılmamak elde değil. Köy köy, mahalle mahalle gezilerek sigortalı çalışacak işçi aranırken Rize İş-Kur’a kayıtlı yaklaşık 20 bin işsiz olmasına rağmen hasadın zor bir iş olması bahanesiyle kimse çalışmak istemiyormuş. Üniversitelerden evlerine dönen gençler de dahil. Karadenizli akademisyen bir arkadaşım var onunla konuşuyorduk. Neden işçi bulunamadığını sordum. “Tembellikten” diye kısa ve öz bir cevap verdi. Bu ne yazık ki ülke geneline hakim bir duruma dönüştü. “Hiç çalışmayım ama çok kazanayım” şeklindeki tavrın baş sorumlusu “Aman ben çektim çocuklarım çekmesin” mantığında evlatlarını yetiştiren anneler. Covid-19 süreci  zorluklardan kaçılamayacağını bir kez daha göstermişken anneler de hataları ile yüzleşmeli. Çocuklarını miskinler tekkesinin nazende üyesi gibi yetiştirmeye son vermeli. Biz evlatlarımızı ne kadar sakınsak da yaşam onları bulacak ve sınayacak. Hem de birkaç kez. İşin sırrı emek vermeden güzelliğin yaşanamayacağı gerçeğinde şevkatle terbiye etmek. Çünkü Hemingway’in dediği gibi: Dünya güzel bir yer ve uğruna mücadele etmeye değer.

15. Kayıt

“Zorunda mıyım?” Dün akşam Londra Ulusal Tiyatrosu’nun Kleopatra ve Antonius tiyatro oyununu YouTube kanalından seyrederken verdiğim tepki aynen bu oldu. Kleopatra rolündeki kadın oyuncu tam bir felaketti. Siyahi olmasını sorun etmedim. Sorun ettiğim beceriksizliği. Kaprisli ve histerik kişilik performansından uzak Kleopatra’yı etkileyici bulmak mümkün değildi. Shakespeare görse kemikleri sızlardı. Tüm bu düşünceler ile kadın oyuncu Sophie Okonedo’yu Google üzerinden araştırmaya başladım. Bir de ne göreyim, ödül almış. Antonius’u canlandıran Ralph Fiennes ile birlikte performanslarından dolayı Evening Standard Tiyatro Ödülleri’nde “en iyi oyuncu” ödülünü almış. Bu bilgi fikrimi değiştirmediği gibi, pekiştirdi. Göz var izan var. Bu düşük performansa İngilizler bu ödülü ırk ve cinsiyet ayrımcılığı yapmadıklarını göstermek için vermedilerse ben de neyim. Nerde olursa olsun, hangi ırk ve hangi cinsiyet olursa olsun, pozitif ayrımcılık dengesini yitirmediği zaman makbul. “Londra Ulusal Tiyatrosu’nu eleştirmek sana mı düştü” diyenler çıkabilir. Elbette hayır. Ama Londra Ulusal Tiyatrosu’nun oyuncu seçimini eleştirmek bir izleyici olarak bana düşer. Kimse kusura bakmasın. Tiyatro konusunda yetkin olabilirler ama insan varsa hata her zaman olur. Dijital çağın nimetinden ben de faydalandım. Evde kalma sürecini zorlarken sabrımı zorlayamam diyerek kapadım gitti.

14. Kayıt

Kültür tarihi ile içli dışlı olmama karşın insanlığın bahar mevsimi geldiği zaman kutlama yapacak kadar neden sevinçle dolu olduğuna akıl erdiremezdim. Mutlu olmayı anlayabilirim. Ben de oluyorum. Mantıklı açıklamalar da getirebilirim. Zar zor ısınan evlerinde, sınırlı erzak ile karanlık içinde geçen zamanlardan sonra büyütmesinler de ne yapsınlar. Ama hep derinlerde bir yerde “Ne büyüttünüz bu bahar mevsimini” demekten kendimi alamadım. Covid-19 ile geçen evde kal günlerine kadar. Bugün 5 Mayıs yani Hıdırellez. Üniversite sınavına gireceğim sene bir arkadaşımdan öğrenmiştim. Dileğimi çizdiğim kağıdı akşam gülün altına bırakacak sabah alacaktım. Ben ve bir şey çizmek. Ben ve şarkı söylemek kadar kötü bir kombinasyon. Üniversiteye benzer derme çatma bir yapı çizip kapısına Hacettepe yazarken gizli bilgi edinmişim gibi hissetmiştim. Anadolu’yu dolaştıkça fark ettim. Yenilenme zamanı bahar ile bir dileğin heyecanını birleştirmeyi meğer bilmeyen pek azmış. Kavşak bulup tebeşir ile dileğini çizen Artvinli arkadaşımın annesinden, dileğini yazdığı kağıdı denize atan İzmirli asistana kadar. Ve bu Hıdırellez içimde derinlerde bir yerdeki bahar ile o anlamlandırma eksikliği yok olmuş durumda. Sıkışıp kalma duygusundan kurtulmaya işaret baharın ümidi ve coşkusu ile kağıda imkansız dilek olarak “dünya barışı” yazasım da var, sitenin bahçesine ateş yakıp üzerinden atlayasım da.

13. Kayıt

Zehri zehir yapan dozudur diye bir söz vardır. Bu sosyal medya kullanımı için de geçerli. Değerli Füsun Ataman Londra Ulusal Tiyatrosu’nun YouTube kanalında bazı oyunları sırasıyla gösterime açtığı ile ilgili bir haber paylaştı. Bu paylaşımı görmesem bu etkinlikten haberdar olmam pek mümkün değildi. Dengeyi mufaza ettikten sonra sosyal medyaya karşı tepkisel olmaya gerek yok. Ama tabii, insan doğası. Ciddi değişimlere maruz kalınca hemen endişe duyulmaya başlanıyor ve sorgulamalar artıyor. Yerleşik hayata geçişte de böyle olmuş buhar gücünün endüstride kullanımında da. Edebiyat alanındaki sorgulamalardan biri de Mary Shelley’nin Frankenstein isimli eseridir. 19. yüzyıl ilk çeyreğinde kaleme alınan bu eserin öyküsü genelde korku ya da bilimkurgu gibi anlaşılmıştır. Sanırım insanlık gerçeğin ifşasından tıpkı Yaratık’ın yüzünden korktuğu gibi korkmuş. Londra Ulusal Tiyatrosu, Frankenstein oyununun videosunu 30 Nisan akşamı yayınladı. Belli bir süre yayında da kalacak. Ardından da 7 Mayıs’ta William Shakespeare’den Antonius ve Kleopatra ile devam edilecek. Frankenstein oyunundaki iki başrol oyuncusu Benedict Cumberbatch ve Jonny Lee Miller’in ortak bir özelliği var. Her ikisi de televizyon dizisi olarak günümüze uyarlanmış Sherlock Holmes performansı ile ünlendi. Benedict Cumberbatch “Sherlock” ile Londra’da, Jonny Lee Miller “Elementary” ile New York’da yaşayan Sherlock Holmes olarak karşımıza çıktılar.

30 Nisan akşamı dünyanın çok çeşitli yerlerinden tiyatroyu izleyenlerin yorumlarından bir kez daha anlaşıldı ki sanat gerçekten birleştirici. Dil sorunsalına bir açıklama yapalım. Araştırmaların bizlere gösterdiği iletişimde ses tonu, jest ve mimiklerin etkisinin kelimelerden çok daha fazla olduğu. İşin kültür diplomasisi boyutu da var. Muhteşem sahne tasarımı ile birleşen oyunculuğu izlerken edebiyatta sembolik dil ile eleştirinin ve bunun tiyatroya aktarımının İngilizler hakkını veriyor diyorsunuz. İçerik ise, Covid-19 sürecinde gayet vurucu. Frankenstein eserinde bilim, bilim adamı, bilimin sınırları sorgulamaları bizi zehir ve doz dengesi sonucuna çıkarıyor. Yaratık aslında dengesini kaybeden bilimin sonucu. Victor Frankenstein’ın ona söylediği “Ben efendiyim sen de köle” sözünün insanlığın şu an ki durumuna karşılık gelmediğini kim söyleyebilir? Victor Frankenstein ve Yaratık’ın nefret ile sarmal olmuş birbirilerinden kopamayan ilişkilerini izlemek aynaya bakmak gibi. Öz eleştiri eksikliği, kötülük ve iyilik, sevgi açlığı, kadının statüsü gibi eleştirileri de olan oyunun kapanış cümlesi ise gayet sarsıcı idi: “Gel bilim adamı, kendi yarattığın şeyi yok et”

12. Kayıt

Kendim ettim kendim buldum. Evde kaldığımız günlerde çalışmaya dönüşe seyahatname okuyarak başlama kararı aldım. Bu fikir aklıma nerden geldiyse. İbn Havkal’ın “Sûrat el-Arz “ yani “Yer’in Haritası” isimli uzun seyahatler ve incelemeler sonucunda yazdığı coğrafya kitabı ile başladım. Eser, “10. Asırda İslam Coğrafyası” isimi ile Ramazan Şeşen tarafından tercüme edilerek dilimize kazandırılmış. Kitapta anlatılmadık yer yok gibi. Ne Endülüs kaldı ne İran. Kızıldeniz’den Maveraünnehir’e kadar aklınıza gelebilecek her yer. Sade ama etkileyici bir üslubu var. Gözünüzde canlandırmamanız mümkün değil.

”En nefis pamuklu, ipekli elbiseler Nişabur ve Merv’de imal edilenlerdir. En makbul, en lezzetli koyun eti Oğuzlardan getirilen koyun etidir. Bana göre en tatlı, en hafif su Ceyhun nehri suyudur. Zira, soğuk, sıcak Ceyhun suyuna en kısa zamanda etki yapar.Horasan halkının en zengini Nişabur halkı, en seçkini Belh halkı, en fakihi, kelamla ilgilenen Merv halkıdır.”

Evde kalan birine ağaçlarından derelerine, havasından suyuna bu kadar farklı yerin anlatımı ağır geliyor. Ortaçağ’da daha mahallesinden doğru dürüst çıkmamış ve öyle bir yaşamı olağan gören kişilerden de değiliz ki. Okuyarak seyahati normal kabul edelim. Bir süre sonra içime afakanlar basmaya başladı. Bir ara “Ne çok gezdin yahu!” diye haykırmak geldi evde rahat batmış koltuğumdan. Pes etmedim. Üç gün sonunda şunu öğrendim. Çivi çiviyi gerçekten söküyormuş. Bir işe başladık hakkını verelim bari. Zafer Saraç’ın “Seyahat Diyen Kitaplar” ile devam.

11. Kayıt

Tüm günler aynı hale geldi. Bir de üstüne dört günlük sokağa çıkma yasağı gelince hemen hemen herkesin algısı kaydı. Dün akşam kızçe veli grubunda 25 Nisan sabah 08:15’te öğretmenin ders yapacağı bilgisi paylaşıldı. 08:15 gibi bir zamanın çok erken olduğunu söyleyenler ile çocuklar okula erken gidiyorlardı bu zaman normal diyen velilerin tenis maçına dönen yazışmalarını çayımı yudumlayarak okudum. Kızçeyi o saatte nasıl olsa kaldırmam mümkün değil. İmkansızın peşinde koşarak kendimi hırpalama niyetim olmadığından rahatım. Çünkü bizim hanede sahur, normal yaşam düzeninde zaman dengesizliği yaratırken Covid-19 ile şahtık şahbaz olduk. Erken kalkma rutinini korumayı başaran bir annem bir de ben kaldık. Bugün sabah uyanıp elime telefonu alınca korkunç sayıda okunmamış mesaj uyarısı ile karşılaştım. Ne oluyor diye endişe ile bir baktım ki veli grubunda veliler sisteme giremediklerini yazmakta. Mesaj üstüne mesaj. Denemeye devam edilmeli diye motivasyonu korumayı çalışanlara rağmen pes edenler çoğunlukta. Kendimle gurur duymaktayım. Açtım bilgisayarı çalışmaya başladım. Bir ara öyle dalmışım ki, baktım saat 13:15. Hemen oğlanı kaldırdım. Oğlan başka bir okula gidiyor ve onun online ders maratonu saat 13.00’de başlıyor. Annesi olarak bana güveni tam. Ama birden durdu ve “Geç kaldıysam öğretmen mesaj atardı, neden hiç mesaj gelmedi” dedi. Ne günlere kaldık. Söylenmeye başlıyordum ki birden ikimiz aynı anda 25 Nisan 2020 tarihinin aslında Cumartesi günü olduğunu fark ettik. Veli grubuna baktım mesajlar bıçak gibi kesilmiş. Tencere dibin kara durumunda “Neyin gereksiz çabası içindesiniz 25 Nisan Cumartesi “diye yazmaya cesaret eden çıkmamış.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin