Fatih Akıcı – Kayıtlar

0
160
2. Kayıt

İnsan Kendinin Gurbetindedir

“Zerdüşt, büyük şehrin kapısına da uğradı. Burada bir deli yolunu kesti ve ona şöyle dedi:

‘Ey Zerdüşt, burası büyük kent; burada hiçbir şey bulamaz, her şeyini yitirirsin.

Ne diye bu bataktan geçmek istersin? Ayaklarına acı! Kentin kapısına tükürsen de geri dönsen!

Burada düşünceler diri diri kaynatılır.

Bütün büyük duygular çürür burada; burada kuru kuru duygucuklar takırdar ancak!

Ruhun mezbahalarıyla fırınlarının kokusunu almıyor musun? Boğazlanmış ruhun buğularıyla tütmüyor mu bu kent?

Canların kirli paçavralar gibi asıldıklarını görmüyor musun?

Birbirlerini kovalarlar da bilmezler, nereye. Birbirlerini kızdırırlar da bilmezler, neden.Tenekelerini tangırdatırlar, altınlarını şangırdatırlar.

Sende aydın ve güçlü ve iyi ne varsa, onların hakkı için, ey Zerdüşt! Bu tüccarlar kentine tükür de geri dön!

Burada kan kirli ve ılık ve köpüklü akar bütün damarlarda: Bu büyük kente, bütün ayaktakımının birlikte köpürdüğü bu büyük çöplüğe tükür!’

Fakat Zerdüşt burada ağzı köpüren delinin sözünü kesti ve ağzını kapadı.

‘Kes artık!’ diye bağırdı Zerdüşt, ‘Nicedir tiksinirim sözlerinden de hallerinden de!’

‘Neden uzun boylu bataklıkta yaşadın da kurbağa olup çıktın sonunda?

Kirli, köpüklü, bataklık kanı değil mi damarlarında akan, böyle kurbağa gibi ötmeyi, sövüp saymayı öğrendiğine göre?

Neden ormana çekilmedin? Neden toprağı sürmedin? Deniz yeşil adalarla dolu değil mi?

Senin horgörünü hor görüyorum: Neden beni uyardın da kendini uyarmadın?’

Böyle buyurdu Zerdüşt, büyük kente baktı derken, içini çekti, uzun uzun sustu. Sonunda şöyle buyurdu:

‘Yalnız bu deliden değil, bu büyük kentten de iğreniyorum. Bunda da onda da ne düzelecek ne de bozulacak bir şey var!’

Böyle buyurdu Zerdüşt, delinin ve büyük kentin önünden geçip gitti.”

Korona, malum, bizi evlerimize hapsetti. Şehirden, koşuşturmadan, trafikten, kavga ve gürültüden kendimize hicret ettirdi bizi. Kendimize, yani özümüze, evimize, yuvamıza, varsa eşimize ve çocuğumuza. Dıştan içe, maddeden manaya, özgeden öze, gurbetten vatana. İçte, özde, manada, vatanda kendimizi bulacağız, eşimize yeniden tanıyacağız, gözlerindeki cenneti daha çok göreceğiz, çocuklarımızın şen sesleriyle coşacak, esriyeceğiz, zannettik.

Yanıldık.

Gördük ki, meğer, şairin dediği gibi, gurbet bizim içimizdeymiş.

Öze yolculuk, hiç varmadığımız uzak bir diyara attı bizi.

Ailemize dönmek, düşmanlarımızın ortasına düşmekten daha çok korkuttu bizi.

Eşimizin gözünde alev gördük, yavrumuzun sesinde çığlık.

Gözlerimiz, kulaklarımız, tenimiz ve ruhumuz tarumar oldu. Ne Haccac yaptı bu zulmü kimseye ne Zahhak…

Nimetlerimiz bela imiş, vahamız meğer Kerbela.

Yine şairin “öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya” dediği gibi, canımıza yakalandık, ruhumuza kelepçelendik.

Boşanmalar aldı yürüdü şu dönemde, evlatlarla ilişkiler kötüleşti. Eşimizi, ailemizi ve kendimizi aslında hiç sevmediğimizi öğretti bize bu eve kapanış tecrübesi.

Gördük ki, şehir ve medeniyeti – yani her yönüyle içtimai hayatı, velev ki kapitalizmi ve en ağır emek sömürülerini ihata etsin, kınayan kınayıcıların sözüne uyup da dönebileceğimiz bir yeşil ormanımız, sürülecek toprağımız, yeşil adalarımız yokmuş.

İnsan meğer kendinin gurbetindeymiş, kendinde zindandaymış.

Ali Şeriati bizi uyarmamış mıydı:

“Dördüncü zindan, zindanların en kötüsüdür, insan bu zindanda tutsakların en acizi durumundadır. Bu zindan, insanın kendisidir. Şaşılacak şeydir ki tarihin akışı boyunca insan önce anılan üç zindandan kurtuluşunu daha ileri ölçüde saylayabilmiş olmasına, bugün bu üç zorlayıcı gücün baskısından her çağdakinden daha fazla kurtulmuş bulunmasına, onlara her zamankinden fazla hakim olmasına karşın, dördüncü zorlayıcı güç, yani kendi zindanı karşısında da her dönemden daha çok çaresiz ve acizdir. Çağımızda toplum zindanından kurtulan insan anlamsızlık ve boşluk duygusunun bunalımına düşmektedir. Niçin? Çünkü özgür değil, dördüncü zindanın tutsağıdır. Önceki üç zindandan kurtulması ile mutsuzluğu da başlamaktadır.

İşin çetin yanı şuradadır ki bu dördüncü zindan insanın kendi boyutları arasında, insanın bir parçası gibidir. Bilgin insan, kendi dışında olan zindanlardan kurtulsa bile, kendine karşı başkaldırıp özgür olamaz.

Kolayca ele geçirilemeyen bu korkunç dördüncü zindandan, insan, aşk gücü ile kurtulabilir. Aşk, akıl ve mantığın ötesinde, bizi kendimize başkaldırmaya ve kendimizi (nefs-i emmare) yadsımaya çağırır.”

Şehirden de toplumdan da ağzı köpüklü, riyakar delilerden de geçip gidip özlerine varabilmiş olan aşıklara ne mutlu; onlar kendilerinde zindanda değil, gurbette değil; hakiki dünya cennetlerindedir ve yeryüzünün yegane mutlu kimseleri onlardır.

Böyle büyük bir dersi ancak böyle bir musibet verebilirdi.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin