Afşin Selim – Kayıtlar

0
147

5. Kayıt

Musibet, eksiklerimizi görünür kılıyor. Muhatabı olduğumuz izolasyon süreci esnasında nefs muhasebesi yapabiliyor muyuz, vakti kıymetlendirmek açısından mühim. Sağlık ve temel ihtiyaç bahsini bir de böyle düşünelim. Kusurlarla donatılmış varlıklarız. Samimiyetin keramet olarak ayrıcalıklı kılındığı bir çağ bu. İnsan, öncelikle kendisine samimi olmalı, bu da en meşakkatlisi olsa gerek. Kıçımızın üzerine oturduk, hayatın normale dönmesini bekliyoruz. Ne kadar da yaşanabilir hayatlara sahipmişiz meğer.

Fırsattan istifade, yeraltına çekilenler ise tam donanımlı barınakların içinde bekliyorlar yeni bir dünyaya kavuşmayı. Zihniyet itibariyle hakikaten bir değişim gerçekleşir mi, meçhul. Cehaletin ve az gelişmişliğin katı halini yaşıyoruz. Hastalıklı yaklaşımlar afişe etmiyor değil kendisini. Fransa’da, ülkenin önde gelen iki doktoru yeni tip koronavirüse karşı geliştirilecek aşı ve ilaçların Afrika’da denenmesi gerektiğini utanmaksızın canlı yayında konuşabiliyor: “Afrika’da bir çalışma başlatacağız.”

Salgın, sadece sağlık sorunu olarak temayüz etmemekte, bireysel ve küresel ekonomi açısından getirileri ve götürüleri olduğu dile getiriliyor. Keza sosyal hayatı da etkisi altına aldı, alıyor. Gündelik hayatımız vakti geldiğinde normalleşecek ama nasıl? Hastalık ölümcül, yıkım kaçınılmaz. Ne kadar süreceği ve ne zaman biteceği üzerine yaşanan belirsizlik, beraberinde korkuyu ve paniği tetikliyor. İşte risk. Bilimsel dayanağı olmayan bazı sosyal medya paylaşımları ise bilgi kirliliği olarak nüfuz ediyor hastalık adaylarına.

Dünyalı, çaresizliğine yenik düşmeyegörsün. Salgın, büyük ve güçlü tanımıyor: ABD’de ölü sayısı her geçen gün artarken ekipman eksikliği sağlık çalışanlarına büyük zorluk yaşatmakta, New York’taki bir yoğun bakım hemşiresi, iki hafta boyunca yaşadıklarını gözyaşlarıyla anlatıyor: “Her yerde ceset var.” Öte yandan Japonya’da yetkililer, koronavirüs tedbirleri kapsamında, büyük şehirlerdeki internet kafelerin kapatılmasıyla birlikte korumasız kalan binlerce evsize kalacak yer bulabilme telaşında.

Mal, hizmet ve paranın serbest dolaşımı huzur için yetmedi, yetmeyecek. Sınırlarımıza çekiliyoruz, otoritelerimize sığınarak. Çin ve ABD arasında virüsün kaynağı tartışmaları devam ededursun; Vuhan şehrinde ortaya çıkan virüs, Sivas’ta belediye ekiplerine bank kaldırtıyor. Tedbir, küreselleşiyor. Böylece ihmalkar ve kuralsız yaşamın yeni dünyada artık kabul görmeyeceği açığa çıkıyor olabilir mi? Fakat halen daha, izole edilmiş ünitede gözetim altında tutulan hasta, güvenlik görevlilerini atlatarak hastaneden kaçabiliyor da.

4. Kayıt

Yaşadığımız günler doğanın intikamı olarak yorumlanıyor sıkça. Sebep sonuç ilişkisini doğanın intikamı üzerinden çözümlemiyoruz. İnsan, yaptıklarından mesul. İnsan ve doğa, bir bütün, parçalanmışlık yok. İbret ve imtihan dünyası; bu böyle. Temel ihtiyaçlarımız kadar varız hayatta. Fakat biz de yoğun bir karbonhidrat bağımlılığı da mevcut. Yaşadığımız günler birbirini tekrarlıyor. Neşemizi yitirmeyelim. Ekmek ve makarna, olay mahalline geri dönmüş bulunmakta. Doğal seleksiyona bir diğer adıyla doğal seçilime inananlar için yalnızca ortama uyum sağlayanlar, dayanıklı ve güçlü olanla hayatta kalıyor, yani doğa kanunlarıyla birileri ayıklanıyor. Ölümlü dünyanın mahluklarıyız. Kaderin cilveleri neler yaşatıyor insana. Koronavirüse yakalanmamak için ormanda yaşamaya başlayan Rus gezgin Aleksandr Norkov’un nilüfer çiçeğinin yapraklarını yiyerek hayatını kaybettiği şu günler kim bilir daha nelere gebe…

Kesintiye uğrayan hayatın hayhuyu içinde gördüklerimiz, duyduklarımız ve okuduklarımız bizi bir şekilde şahit kılmakta. Çıkarlarımızla uyuşmasa da, ihtimallerle düşünebilmeliyiz. Her hadisenin bir acaba’sı olabilmekte oysa. Kişinin nesnel veyahut ekonomik durumu, onu her defasında haklı ya da haksız yapar mı? “Gariban halk” ya da “şöhretli zengin” etiketleri üzerinden hadiseleri anlamlandırmak mesela. Sözüm ona sağ ve sol popülizm, halk dalkavukluğu… Derken insan bir şekilde yorumlanmaya muhtaç hadiselerle iç içe. İnsanın da bir arzu nesnesi olduğunu düşünürsek, her biri bir diğeriyle irtibatlı. İşimize geldiği gibi. Sevgi ve nefret ilişkilerimiz paket halinde sunuluyor nasıl olsa, tam da kafa konforumuza göre!

Günün atasözü: “Ver yiyeyim, ört uyuyayım; bekle canım çıkmasın.”

3. Kayıt

Ekonomi derslerinde ilk olarak anlatılanın, sınırsız ihtiyaçlar ile kıt kaynaklar arası ilişki olduğunu düşünürsek, karantina günlerine mahsus başka bir tartışmanın içinde bulabiliriz kendimizi. Yaşamak, barınmak, yemek, içmek, cinsel arzu, def-i hacet… Sahiden de, ihtiyaçlarımız sınırsız mı, yeryüzündeki kaynaklar kıt mı? Her geçen gün ihtiyaçları artan dünyalıya, kıt kaynaklar yetmemekte, o halde artan nüfusa bir şekilde müdahale edilmeli! Halbuki insanın temel ihtiyaçlarına köle olması onu özgür kılmamakta. Bugünlerde hepimiz bir nevi laboratuar ortamının içinde yaşıyor gibiyiz. Umut bir teselli artık, mutluluk bir temenni. Evvel zaman içinde, yarasa dışkısı, barut yapımında kullanılmıştı. Hayatın cilveleri işte, neyin nereden sirayet edeceği belli olmuyor.

Korona virüs tedbirleri kapsamında Japonya’nın Tokyo şehrindeki bir üniversitede öğrencilerin yerine robotların katıldığı bir mezuniyet töreni bile gerçekleştirildi. Dijital toplum düzeninin alametleri:  “Evlerinden görüntülü olarak bağlanan öğrenciler, robotun üzerine yerleştirilmiş bir tabletle video konferans gerçekleştirirken, tabletlerin bağlı olduğu robotlarda kumandayla kontrol edilerek podyuma diploma almaya yürüdü.”

Kıymetini bilelim. Eve çekilmek veyahut sığınmak, şükür sebebi. Ev derken, içinde nefes alıp verilen betonarme bir yapıyı kastediyor değiliz. Söz konusu olan duygunun ve düşüncenin birlikteliği. Dünyaya açık olmakla böbürlenmeden evvel, güçlü ve dayanıklı bir aile yapısına sahip olmak ve bunu muhafaza etmek daha mühim. Birbirine yabanlaşmamış ve bencilleşmemiş bireylere sahip olmak kaydıyla, hayati bir ayrıntı bu. Dayanıklı ve güçlü bir aile yapımız var. Kendine özgü. Her türlü musibete rağmen bu böyle.

Güzel şeyler de olmuyor ve duyulmuyor değil. Bakabilecek göz, duyabilecek kulak olsun yeter ki. İyilik gibi kötülük de bulaşıcı. Yaratılanın fıtratı bozulmayagörsün. İnsan, yaptıklarından da yapamadıklarından da mesul. Biz buna inanıyoruz. Dağılmayı önlemek, dayanışmayla mümkün ancak. Mevzu ile alakalı olarak; “imkanı alan koysun, ihtiyacı olan alsın” mottosuyla gerçekleştirilen kampanya tam da buna vesile.

2. Kayıt

Sahip olduklarının kıymetini, onları yitirdiğinde anlayabilmesi yeni değil insan için. Bu hep böyleydi. İçinde bizzat bulunduğumuz ve pozisyon aldığımız dünyanın aşağıda bir yerlerde olduğunun farkındayız elbette. Şu yaşadığımız günler dahilinde aşağılık işlere maruz kalmak eskisi gibi şaşırtmıyor da. Haksız fiyat artışı, mağduriyete neden olan fırsatçılık vesaire. Felakete alışmayı bir de böyle düşünmeli. İnsanın ölümü, kalbinin ölümüyle başlamakta. Kalbin de hastalıkları var.

Kabul edelim; çaba ve gayret yoksa, yaşanmaya değer hayat da yok. Bir bedeli olmalı varoluşun. Daha iyisine layık olmak, çaba ve gayretle mümkün. Sahiden de istiyorsak bu böyle. Huzursuzluğun ve neşesizliğin girdabında hayat yaşanabilir değil çünkü.

Şu malum karantina günlerinde; içinde bulunduğu ekonomik, siyasi, sosyal ve kültürel oluşumu çakallar ve yılanlar mağarasına benzeten İtalyan siyasetçi, önce mikroptan arınalım sonra düşüneceğiz diyor. Mesele aşikar: Kurtarmak ve kurtulmak! Halk kahramanlarına da bu yakışır zaten. Ne zaman evin dışına çıksak, yel değirmenleriyle karşılaşmıyor muyuz sanki. Düşünmesi de hoş. Maksat, hayat belirtisi göstermekten ibaret. İnsan dediğin nedir ki? Nasibimizle yaşıyoruz. Hayat, gardını almış bekliyor.

İddiaya göre bir davranışın alışkanlık haline gelerek, zihinde ve hücresel bellekte kalıcı olarak yerleşmesi için gerekli süre, 21 gün. Yadsımıyorsak, alıştırıldığımızdan. Felakete alışmak, insan için ne kadar da yaralayıcı bir durum. Üstüne üstlük ‘kitle imha yalanları’yla bu derece haşır neşir olmuşken. Eve dönmek kadar güzel, insanın evine çekilmesi. Fakat bu başka. Büyüleyici bir kara deliğin içinden sesleniyorlar yine her birimize. Kanıta ve kaynağa dayalı olmayan her görselin altına şüphe gözetmeksizin üşüşmek, bununla yetinmeyip paylaşmak, paylaştıkça yayılmasına katkı sunmak. Üstüne üstlük, felaket tellallarının akraba gruplarına düşen gizem dolu ses kayıtlarının refakatinde gün sonu ve kapanış. Bolca bilgi kirliliği ve iğfal edilen zihinler…

Mesafeli olalım ve mesafeyi koruyalım lütfen. İngiltere’ye bağlı Galler’de virüs yasağıyla boş kalan sokaklara dağ keçileri inedursun; hayat devam ediyor. Endişe yanı başımızda, gerçeklerle yüzleşme vakti: “Dünya bir penceredir, her gelen baktı geçti.”

1. Kayıt

Hayatın olağan akışı diyorlardı adına, ters yüz oldu işte. İçinde bulunduğumuz ve böbürlendiğimiz o büyük dünya teslim alındı. İkinci bir emre kadar yaşamak ve yaşlanmak, yasaklandı böylece. Şekil olarak kral tacına benzediğinden dolayı Latince ‘taç’ anlamına gelen ‘corona’ virüs, sosyal izolasyon süreci yaşatırken insanlığa, bir yığın tanı bıraktı ardından. Birkaç uzman, bir avuç sabun ve alkol bazlı dezenfektan stokları. Gelişmiş barbarlık çağının küçük gölgelerine ne vaat ediyordu ki yerleşik düzen? İş hayatından ibaret kalan birey, nasıl da yabancılaşmıştı kendi kendisine. Canlı olduğunu iddia eden modern insanın yabancılaşması, bizzat nesneleşmiş olması değil miydi? Hayatı, kablosuz bir modemin içine sığdırıvermiştik ya hani; kota sorgusu, internet hızı, kapasite aşımı, hızın azalması derken, neyi yitirdiğimizi hatırlamak yeterince zül geliyordu artık. Sakinleşin, yavaşlayın ve düşünün. Sonrası mı? Uzman psikologların ve beslenme uzmanlarının iştigal sahası.

Çin’in Wuhan kentinde bir hayvan pazarında ortaya çıkan virüs nedeniyle dünya üzerinde hayatını kaybedenlerin sayısı bugün de artış gösterdi. Rakamları defnetmiyoruz oysa. Olağanüstü bir dönemden geçtiğimiz dillendiriledursun, endişeyi ve korkuyu yönetiyor olmak da mühim. Kaçınılmaz gerçeklerle yüzleşmek meşakkatli. Kuşkusuz her şeyin bir bedeli oluyor hayatta; cehaletin ve eğitimsizliğin mesela. Ne acı, sorumluluklar çerçevesinde kıymet verilmesi gereken bir hayat bahşedilmedi mi hepimize? Şimdi mesafeli olmakla övünebiliriz. İnsana kendi emeğinden başkası yok. Hal böyle iken, çağlara ve nesillere ne kalacak ardımızdan? Antibakteriyel özelliğiyle kuka bir tespih ve biteviye devam eden gergin bir bekleyiş. Cansızlaşan hayatlara canlı yayın. Ölüm istatistikleri, dağılım ve yayılım haritaları…

Toz pembe bir dünya tahayyül etmemiştik zaten. İngiliz yardım kuruluşu Oxfam’ın raporuna göre, dünyanın en zengin 26 kişisinin toplam serveti dünya nüfusunun yarısının servetine eşit düşüyor. Kurulu düzen mi, düzensizlik mi, ne konuşuyoruz halen? Kaosu ve kargaşası bitmedi, bitmeyecek. Salgının inşa ettiği yeni dünya, ıssızlaşan şehirler ve işsizleşen insanlar inşa etmekte.

Nüfus, kamu, ekonomi, toplum, medya, çevre, gıda, su, enerji ve sağlıkta anlık dünya istatistikleri… ile oyalanaduralım, eski sağlığımızla birlikte eski alışkanlıklarımızı da terk etmemiz istenmekte. Maruz kaldığı musibet, ömrünün geri kalanında insana, hiç mi öğretici olmayacak? Kelimelerden de kaçınacağız yine; ibret ve vebal gibi. Her ikisi de yıkımın ve enkazın ardından sorumluluğa muhatap kılmaya devam edecek çünkü.

Er ya da geç çip’leneceğiz. Nasılı şurada: “Koronavirüs salgını ile mücadele kapsamında konum verilerini açıklayacağını duyuran Google, insanların nerelere gittiğini gösteren ilk raporunu bugün yayınladı. İnsan hareketlerinin izlenip yetkililere bilgi vermek için yayınlanan raporlarda insanların market, eczane, park ya da iş yeri gibi yerlere mi gittikleri, bu yerlerin ne kadar kalabalık olduğu gibi bilgilerin yer alacağı kaydedildi.”

Hasılı, dijital dünya düzeni böyle emir buyurmakta. An be an takip, izlenme ve kontrol. Seksenlerin o şarkısı anlamını tastamam bulmuş olacak işte. Etrafımızı sarıverecek, bir boşluk ki asla bitmeyecek, her şey bir anda anlamsız gelecek, çip’leneceğiz.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin