Zerefşan Levha

0
103

Uykunun hangi durağındaydım bilmiyorum. Bir ezan sesiyle başladı herşey. O ilk sadâ, fecrin yeminli sessizliğine dağıldığında başladı.

O kadar büyüleyiciydi ki ses, dinlemeye koyulduğumda “Hemen bitmese!” diye aklımdan geçirdiğimi hatırlıyorum. Amma velâkin doğrulmamıştım galiba. Neyse…

Yedi tepeli şehrin her sabahında, tam beş yüz küsur yıldan beri icra edilmekteydi bu dâvet. Yolun yarısı denilen yılları tüketmiş hâfızamdaki binlerce sabahın ezan kaydına, bir yenisi daha ekleniyorken, benim cephede de tuhaf bir durum görünmüyordu. Yine de her zamankinden fazla işlemişti ruhuma. Daha önce hiçbir sabah ezanında kulağıma çalınmayan bir makamdı bu. Sonra bu ağırbaşlı, tok ses! Yeni bir müezzin gelmiş olmalıydı, ben buralarda yokken. Evet, bir süredir yoktum; özlemiştim. Hepsi buydu!

Hepsinin bu olmadığını idrak etmem ile ezanı, ortasından su yolu geçen ve bol tepeli başka bir şehirde dinlediğimi fark etmem bir anda oldu. Tuna Nehri’nin kenarında buldum kendimi. Hay Allah! Dönmemişim ya ben! Öyleyse kaç yıllık evim, yatağım, aralık penceremden içeri süzülen ezana gözümü açışım… Rüya mıydı?

Öyleymiş. Uyku ile uyanıklık arası bir hâlde iken evimde görmüş olmalıyım kendimi. Zira ezan devam ediyor. Budin tepeleri, üzerine mermerşahî örtü çekilmiş bir tuval gibi tam karşımda. Uzansam, çekip sıyırabileceğim âdeta üzerinden. Öyle yakın!

Bu elimdeki de ne böyle? Kim ve ne zaman tutuşturmuş?

Yazının devamı Ayarsız dergisinde

Ayarsız dergisini kitapçılardan edinebilir veya Abonelik formunu doldurarak adresinize getirtebilirsiniz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here