Eflatun Mağara – Plato Cave Yeniden Yazımı

0
135

Bir mağara düşünün, bir yeraltı mağarası. İçinde insanlar düşünün, zincire vurulmuş insanlar, sâdece karşıya bakabilen ve kafalarını dahi çeviremeyen insanlar. Işık arkalarından vuruyor; kaynağı bir ateş, yalazlı bir ışık… Dekor, ışıkla insanı ayıran bir yol ve o yol boyunca dikili bir duvar… Sahne, yansıyan ışığa kollarını açmış duvar… İnsanlar bedenlerini ve diğerlerinin kıvrımlarını ve dahi arkada hareket eden her nesneyi duvara yansıyan gölgeleriyle izleyebiliyor. Ve minik bir taş çatlasa duvardaki gölgeler çatlıyor gibi, minik bir öksürük yankılansa duvardaki gölgenin boğazı ağzında sanki. Var-yok, in-out, ilk-son, yalan-doğru, güzel-çirkin, sevgi-nefret, ben-sen, o-biz, siz-onlar hep gölge. Gün gelende bir antikahraman düşse mağaranın ortasına ve çekip koparsa tüm zincirleri. Ne olurdu manzara-i umumiye-i mağara? Işıktan gözleri acıyan, başını çevirdiğinde boynuna acı saplanan ve ayağa kalktığında eklemleri acıya boğulan insanlar. Acı duyan insanlar mağarasına döner tüm mekân ansızın. Gölgesini gördüğü bir sarkaca kamaşan gözleriyle ve ilk kez görmenin şaşkınlığıyla bakar biri; diğeri adımından çıkan sesten korkup kocaman açtığı gözleriyle donmuş gibi ayakta sağa sola bakabilir sâdece. Trampa değil bu; gölge, gerçekle becayiş edilmiyor. Bu düpedüz travma. Hiç kurtulanın olmadığı ve olmayacağı bir travma, kimsenin hak etmediği kadar derin bir travma.

Yazının devamı Ayarsız dergisinde

Ayarsız dergisini kitapçılardan edinebilir veya Abonelik formunu doldurarak adresinize getirtebilirsiniz.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin