SÜKÛTÎLER

0
16

Belki de sırf kafiye kaygısındandır, bilemeyiz. Fakat pek manidar bulduğum için mesele çerçevesinde nakletmek niyetindeyim. Hatay yöresine âit bir türküde geçiyor: “Benim sevdiceğimde din var, iman yok / Vardım baktım nazlı yârim evde yok…” O yârin peşinde koşuyoruz ama tastamam ve dosdoğru âşık olabilmeyi becerebiliyor muyuz? Algısal bir problem olduğu âşikâr. Sığındığımız “ev” neresi? Meselenin özüne indiğimizde, sözün yetersizliğiyle karşılaşıyoruz. Allah, hepimize rahmet eylesin; en çok da dirilerimize!

Malûm olduğu üzere, iletişim araçları çoğalıyor. Hakikaten iletişim gerçekleşiyor mu? Gözüken o ki, araçlarımızın araçları hâline dönüştürüldüğümüz bir zamanda, yaşıyor gibi yapıyoruz. Sonra da utanmaksızın, huzur arıyoruz: Her soruya cevap vererek, her görüleni kucaklayarak ve her duyulanı anlatarak…

Herkes her şeyi biliyor artık. Böylece ne konuşuluyorsa, onun iddiası güdülüyor. Fakat iddia dediğimiz şey, ideal ile değil, inatla yaşatılıyor. İnat mı? “İradenin eşekliği” olarak tanımlanmakta…

Dilimizle imtihan ediliyoruz. Her yerde, her fırsatta ve her şekilde konuşarak… Böylece erişilemiyor sükûta. Çâre ne, suskunluk mu? Hayır. Sinik ve silik bir suskunluğu çâre olarak görmüyoruz elbette. Sükût diyoruz, çâremizin adına. Sükûtu anlamayan nesle âşina değiliz. “Evrensel bir dil” olarak sükûtun diline inanıyoruz. O, vakar barındırıyor içinde çünkü…

Yazının devamı Ayarsız dergisinde

Ayarsız dergisini kitapçılardan edinebilir veya Abonelik formunu doldurarak adresinize getirtebilirsiniz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here