Yolkesen Hanı

0
26

Kötülük yapan kimse,
kötülüğe uğrayandan daha talihsizdir.
Demokritos

Adı bilinmeyen bir sultânın “hayrolsun” diye yaptırdığı taş han, her tarafı ancak ufukta görülebilen dağlarla kaplanmış bozkırın ortasında, dikildiği günden bu yana geçen yüzyılların yükü sırtında oturuyordu. Bu cümleyi hancıya okuyacak olsaydınız, önce müstehzi bir kahkahayla, ardından sunturlu bir küfürle muhatap olurdunuz. O, ekmek kapısını yaptıranın sultân olduğuna hiçbir zaman inanmamıştı. Taş binânın vakfiyesi bile yoktu; çünkü ahır kapılarında vakfiye bulunmaz. Hancı, burasının hanın kendisi değil, çeşitli doğal âfetler veyâ zamanın yıpratıcılığı karşısında dayanamayarak diğer parçaları yıkılan, yok olan külliyeden arta kalan ahır olduğuna emindi. Söylediğine delîl olarak da, ne yaparsa yapsın, ne kadar suyla ve süreyle yıkarsa yıkasın, hayvanları dahi kaçıracak ağır bir kokunun-ki kapıdan içeri girenlerin dikkatini ilk önce bu koku çekerdi-aslâ gitmemesini gösterirdi. Gerçekteyse handa öyle büyük bir temizlik yapıldığını bugüne kadar gören olmamıştı. “Hiçbir vakit temizlenemeyen bir binânın sultân yapısı olduğunu söylemek, bu necip kalabalığın tarihine hakaretten başka nedir ki?” der dururdu hancı, hikâyeyi ne zaman duysa.

Taş hanı kimin yaptırdığı gibi, civar halkı arasında ünlenmesine neden olan adı nasıl aldığı da sürekli bir tartışma mevzuuydu. Bilenler sanırlardı ki, kuş uçmaz kervan geçmez sözünü söyleyen adam uzaklardan bir yerlerden Yolkesen Hanı’nı gözlerken uydurmuştur bu veciz ifâdeyi. Oralarda, lâf olsun diye bir yerden bir yere giden, değil ana yol, tek bir patika bile yoktu. Bir kimsenin kaybolmadan buraya yol düşürmesi, uzaktan da olsa hanı bir kez görenlere deli saçması gibi gelirdi. Sanki o, şimdi adını hatırlayamadığım efsânenin eksik kalmış bir parçası gibiydi burası: kadim bir halk düşmanları tarafından katledilmiş, nasıl olduysa sağ kalan birkaç tânesi kurtulmak için kendilerini dağların arasına atmış, burası bilinen kısım; bilinmeyense onların ilk iş olarak bu Allah’ın unuttuğu yere bir taş han yapmaya koyulmuş olmalarıydı. Dağların giriş-çıkışları alabildiğine sarptı. Kışın geçilmez olurdu. Yabani hayvanların bolluğu, kafası köpek adamların, tek ayaklı, yuvarlanarak gider adamların, güneş doğunca mağaralara saklanmak zorunda kalan zorba adamların ve daha bir sürü lânetli insan türünün başrol oynadığı masallar uydurulmasına yol açmıştı. İşin aslı, hancı da gençliğinde o lânetli insanlardan biriydi.

Mehmet, sevgilisinin gözyaşlarının eşliğiyle Balkan Harbi’ne gitti. Herkes Edirne’ye en önde Enver Paşa’nın girdiğini sanır ama Mehmet’in anlattığına göre o kişi Enver Paşa değil, kendisiydi. Çünkü o, Enver Paşa’nın emir eriydi ve Edirne’ye girilirken Paşa’nın atının yularını o tutuyordu. Böylece ister istemez Edirne’ye ilk giren de kendisi olmuş oluyordu. Fakat her neyse… Bu ayrı bir mesele. Harp bitip memleketine döndüğünde sevgilisinin göz pınarları artık kurumuş, ağlama sırası “Edirne Kahramanı” Mehmet’e gelmişti.

Yazının devamı Ayarsız dergisinde

Ayarsız dergisini kitapçılardan edinebilir veya Abonelik formunu doldurarak adresinize getirtebilirsiniz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here