Şiir ve Cinayet

0
169

Önümde sıra sıra fesleğenler… Davudî bir ses, sağ elimi sırayla hepsinin üstüne koymamı söylüyor. Hemen yanımda müştekî. Aynı sesin bir kez de onun için yankılandığını duyuyorum. İkimiz de sırayla sağ ellerimizi daha önce hiç görmediğim büyüklükteki fesleğenlerin üzerinde bir müddet bekletiyoruz. Burası bir mahkeme salonu. Kimin haklı, kimin haksız olduğuna fesleğenler karar veriyor. Kimin eli daha çok fesleğen kokuyorsa, o haklı. Müştekî bir kadın. Son fesleğenden de elini çektikten sonra gözümün içine bakıyor. Onun gözbebeklerinde, talihin pek nazik davrandığı bir kehribar içinde on binlerce yıldır beklemiş bir sinek gibi görünüyorum. Sağ elimi, hâkimin burnuna doğru uzatıyorum; karar verilecek. Muavin, “Yarım saat ihtiyaç molası” diyor. Nasıl olduysa, bir an kendimden geçmişim. Adımı söylemeyi öğrendiğim zamanlardan beri otobüs yolculuğu yapıyorum, ilk kez uyuyakalmışım. Ankara, bu sefer ciddî bir şekilde hırpaladı beni. Sağ elime baksam mı, bakmasam mı, burnuma götürsem mi, götürmesem mi? Yavaşça doğruluyorum gömüldüğüm tekli Kâmil Koç koltuğundan.

Ankara’ya gelirken meşhur Cuma trafiği sebebiyle Sabiha Gökçen’den kalkacak uçağı kaçırmış, bir sonraki uçağa binmiştim. Uçak demişken; yarım saat, kırk beş dakika, bir saat fark etmez, mutlaka uyuyorum uçakta. Belki, gökte olmanın verdiği o inanılmaz huzur. Kuşları uçuranın, beni uçurmayışını telâfi. Dönerken de ben gitmedim uçağa, AŞTİ’nin karşısında bir yerde gecenin ilerleyen saatlerine kadar dostlarla birlikte oturduk. Havadan, sudan, Göktürk’ten, Oğuzhan’dan, Volkan’dan dem vurduk, dergiden, kitaptan, yayıncılıktan…

Yazının devamı Ayarsız dergisinde

Ayarsız dergisini kitapçılardan edinebilir veya Abonelik formunu doldurarak adresinize getirtebilirsiniz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here