Saniyen Ahmak-ı Hayal

0
84

Orange (bildiğiniz portakal rengi) keten ayakkabılı oğlan, yavruağzı Lacoste ayakkabılı kızın ayağına basmasa, bermudasının içinde topaç gibi dönen genç görünümlü orta yaş sendromlu kırkaltılık adam bu kadar ter kokmasa, nal gibi saatini ikide bir sallayan janti bankacı kılıklı elini burnuma çarpmasa belki de bu rüyanın devamını hiç göremeyecektim. Ayakta uyumaktan o vesile ile sıyrıldım. Durağa yaklaşmıştık. Edirnekapı’da Metrobüs aktarma istasyonu olması hasebiyle istifrağ eder gibi yolcu boşaltır otobüsler. Neredeyse içindekilerin yarısı iner. O fırsattan istifade ters ikili, cam kenarında yer açıldı aniden. Etrafta harp malûlü, hamile, yaşlı kimse olmayınca bütün gözlerin bana dönmesinden hiç alınganlık göstermedim. Keyifle oturdum. Vezneciler’e çok vardı daha… Yine o hâl, yine hülyalar… İhtilal komitesi gibi çöktü üstüme… Başımı koltuğa yasladığımı hatırlıyorum.

Feth-i mübînin milâdî sene-i devriyyesinden üç gün sonra gül dalına bağlanan dileklerin hükümsüzlüğüne kanaat getirildiği, gebe kedilerin öğle sıcağından kaporta gölgelerine sığındığı, şehir ahâlisinin tatilde köye gidenler ve kumsalı tercih edenler olmak üzere iki ana gruba ayrıldığı günlerdi. Yine Maveraünnehir, yine altıncı çadır… Üstad-ı azam Ahmet Mithat Efendimiz Hadretleri kaldığı yerden devam etmekteydiler:

“Evlâdımız Naci, Cenab-ı Feyyaz-ı Mutlak’ın bir lütfu olarak istikbâle dair suallerimize müteveccihen aramızda bulunuyor. Sây ü amel’e olan sevdam hepinizin mâlûmudur. Elinin emeği, zihninin açıklığı, bileğinin kuvveti ile bulunduğu yere gelenlere hürmetimizi tarife hacet yoktur. Voltaire’i, Guttenberg’i dahi vakti zamanında örnek olarak vermiş idik. Şan çalışkan insanın hakkıdır. Yalan dünyada arz-ı endâm eylediğimiz devir bunun mücadelesi ile geçmiştir. Sözü uzatmadan çubuk çekmek sûretiyle karar verdiğimiz âzâlarımızın suallerine geçelim. İlk sual Namık Kemal Bey tarafından tevcih edilecektir. Naci’m sen şöyle gel bakalım.”

Evvelki rüyayı okuyanlar hatırlayacaktır; Efendi Hadretleri zatımıza Naci ismini uygun görmüşler, altıncı çadır meclisine de Naci diye takdim eylemişlerdi. Derhal toparlanıp işaret buyurdukları kara kuzu pöstekisine diz çöküp ellerimi dizlerimin üzerine koyarak kemâl-i edeple sualleri beklemeye başladım. Namık Kemal Bey aldı sözü…

“Rüya telif değil tekliftir Naci’m… Elbet bizim Magosa sürgünümüzde kaleme aldığımız teklifimizi bilirsin. Vaktinde Teodor Kasab’a gönderdiğimiz ‘Ru’ya’ namlı satırlar Cenevre, Mısır, Selanik ve Kazan’da tab’ edilebildikten sonra kaçak olarak Dersaadet’de boy gösterebilmişti. Orada gördüğümüz bir hayâldi belki. Zaman ve zemine uygun mudur diye bakmadık. Maslahat gözetmedik. Neticelerini göze alarak sözümüzü söyledik. Tek ıstırabımız vatan ve millet idi. Gaflet içinde bulunanları ikaz gâyesine mâtuftu. Şunu söylüyorduk;

‘Ey hâbidegân-ı gaflet! Sâni-i kudret âsâr-ı rahmetini temâşâ için nazar vermiş. Siz o maşrık-ı hakikati setr ediyorsunuz da hayalinizle veya kulağınızla görmeye çalışıyorsunuz, gözünüz açık iken nâim oluyorsunuz, kapandıkça âdeta meyyit hâline geliyorsunuz, içinizde en tecrübeli bir pîrin fikir ve nazarı, iki gözü anadan doğma alîl bir çocuğun rüyası kadar hakikate isâbet edemiyor.’

Yazının devamı Ayarsız dergisinde

Ayarsız dergisini kitapçılardan edinebilir veya Abonelik formunu doldurarak adresinize getirtebilirsiniz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here