Oğuzhan Murat Öztürk – Kayıtlar

0
1858

6. Kayıt

Okumak konusunda belki de ömrümün en verimsiz dönemini yaşasam da yazmak konusunda hiç de fena sayılmayacak bir akıcılık yakaladım. Ayrıca bu günlükleri tutmak iyi geliyor.

Dergi yazıları gibi özene bezene yazmıyorum. İçimden ne gelirse yazıveriyorum.

Doktorlar bu haftanın hastalığın en kritik dönemlerinden biri olduğunu ve ipin ucu kaçarsa feci sonuçlarla karşılaşabileceğimizi açıkladılar. İtalya’da 10 bin kayıp var. Şimdilik hem de. Böyle yazdığımızda sadece sayı. Bu heyula bittiğinde milyonlarca mutsuz insan kalacak geriye. Milyonlarca kayıp hatıra… Burada da şimdilik yüksek sayılardan bahsedilmese de büyük bir trajedi yaşandığı aşikâr. Düşünelim ki cenazeler 3-5 kişiyle kaldırılıyor. Ölülerimiz yıkanmadan alelacele defnediliyor.

Babam kitaplara sardı. Bu iyi haber. Hemen her gün bir kitap deviriyor neredeyse. Ama seçici. İktidarı eleştirme noktasında elini kuvvetlendirecek güncel kitapları tercih ediyor. Anneme Türkan Şoray’la yapılan bir nehir söyleşi kitabı verdim. Okur mu? Göreceğiz.

Bugün Ali aradı. Trabzon’da işler buradakinden pek farklı değil. Korku dağları sarmış. Ali’nin sorusu insanın canını sıkacak nitelikte:
“Bir daha seninle çay kahve içebilecek miyiz acaba?”
“İçeceğiz inşallah ekreba”.
Enseyi karartmamak lazım.

Saat sabaha karşı 3:30 gibi Alparslan’ın “Abi uyudun mu?” mesajları geliyor. “Uyudun mu?” mesajları için tatsız bir isim kabul; dertleşmek o saatte de olsa iyi geliyor. Çalışanlarının tümünü eve yollamış. Güzel bir jest. Ayarsız’ın kapağını yere göğe sığdıramıyor. Gerçekten bu 50. yıl kapağı duvara asılacak cinsten.

Öncekinin aynısı bir gün daha. Değişen sadece takvimde bir yaprağın daha eksilmiş olması. Bu iş tahmin edilenden uzun sürecek gibi.

5. Kayıt

Bugün inin cinin bile top oynamadığı sokaklara çıkmak zorunda kaldım. Birincil amacım anacığımın ödeyemediği için içine dert olan kredi kartı borcunu yatırmaktı. İkincil amacım ise marketten abur cubur ağırlıklı alışveriş yapmak. Birinci görev tamamlandı. İkincisi ise cüzdanımı evde unutmam engeline takıldı. Bir daha çıkar mıyım? Sanmıyorum. Cüzdanı cebimde bulamadığımda normalde panik yapabilirdim. Bu şartlarda ise geldiğim yolda düşürsem bile dışarıda cüzdanımı alacak kimse olmadığından çok da dert etmiyorum. Annemi aradım cüzdan masanın üstündeymiş.

Hani felaket filmlerinde insandan arınmış sokaklarda kemirgenlerin bîperva dolaştığı bir mizansen vardır ya, tıpkı onun gibi insansız sokaklarda çeteleşmiş köpeklerin dolaştığına şahit oldum. Cadde üzerinde her an sizden bir şey talep edecek sokak serserileri gibi sıralanmışlar. Bereket versin ki bana ilişmediler.

Bugün 3-5 sayfa okuyabildim. Taha Akyol’un Ama Hangi Atatürk adlı kitabı fena kitap değil. Ama hem Mazhar Müfit Kansu’nun “Anılarında tarihselliğe uygun düşmeyen yazıldığı döneme göre zihnini ürettiğini düşündüren birkaç anlatım vardır,” deyip hem kendi kitabının en önemli iddialarından birini Kansu’nun anılarına dayandırmak neyin nesidir usta?

Dayanamadım alışverişe gittim. Aldığım şeyler ıvır zıvır. Aslında canım bile istemiyor. Ayarsız enfes bir kapakla çıkıyor. Bugüne kadarkilerin en iyisi olabilir. Bugün Güntekin Abi’nin doğum günü. Bizi Ankara’da her zaman gülen bir yüzle karşıladı. Ayarsız’ın hiçbir zaman öne çıkmayan gizli kahramanı… Nice yıllara… Ve elbette bugünkünden daha güzel günlere…

Günlerin birbirinin aynısı olması kafa karışıklığına sebep oluyor. Misal bugün pazarmış. Bu nasıl pazar ulan! Pazar demek Hasan Erimez’le buluşup bir başımıza asla gitmeyeceğimiz İstanbul’un “defineye malik virane” sokaklarını keşfetme gezileri yapmamız, belki bir daha hiç yolumuzun düşmeyeceği bir sokakta küçük bir sahaf görüp sevinmemiz, başı sonu belli olmayan dik yokuşlarda saatlerce yürüyerek yorulmamız, vapurla İstanbul’un bir yakasından diğerine geçerken kendi dünyamıza çekilip denizi seyretmemiz, kısa otobüs yolculuklarında o gün aldığımız kitapları karıştırmamız, günün sonunda finali Kadıköy’de çay- kahve -mevsimsel olarak sahlep- eşliğinde bir kafede yaprak evlere dağılmamız demekti. Bugün ise pazarın Pazar olduğunu anlamak için telefon ekranındaki tarihe bakmak zorunda kalıyoruz.

Geçecek bugünler de geçecek, çok canımızı yakmadan çok kırıp dökmeden, inşallah. Umut artık zenginin de ekmeği…

4. Kayıt

İnsanlığın ölümcül hastalıklarla sınavı yeni değil. Bugünkünden daha şedit salgınlarla boğuşulduğu dönemler olmuş. Birinci Dünya Savaşı’nda sadece tifodan Türk ordusunun kaybı 500 bin civarında idi. Yine Birinci Dünya Savaşı sırasında çıkan İspanyol Gribi bu belalı hastalıklardan sadece biri. Hastalık milyonlarca insanın kanına girmiş. Yuval Noah Harari’nin yazdığına göre sadece Hindistan’da bu hastalıktan 15 milyon kişi ölmüş. Dünya genelinde ise kaybın 50 ila 100 milyon arasında olduğunu nakletmiş meşhur yazar. Emma Marriot Bir Nefeste Dünya Tarihi adlı kitabında İspanyol Gribi salgınının dünya nüfusunun yüzde üçünün ölümüyle sonuçlandığını yazıyor. Hastalık aynı bugünkü illet gibi buralara da uğramadan edememiş. Hastalık sonucu ölenlerden biri de yanlış hatırlamıyorsam Padişah Mehmed Reşat. Halefi Vahideddin’in de ilginç bir İspanyol Gribi anısı var. Başmabeyincisi Lütfi Simavi’nin hatıralarına göz atalım:

“Padişah yorgun, ağır ve muztarip görünmeye çalışan bir sesle İspanyol nezlesinden çok zahmet çekmekte olduğunu öyle bir halde ve öyle bir dilde anlattı ki, buna ben de inandım ve hakikaten üzüntü duydum. On dakikadan fazla sürmeyen bu görüşmede hep kendisi konuştu. İzzet Paşa’ya tek bir kelime bile söyletmedi. On dakika sonra kendisinin ayağa kalkması üzerine ayrılma zamanının geldiğini anlayıp biz de kalktık. Eski sadrazamla, aşağı inmek üzere merdiven başına gelmiştim ki arkamdan koşan bir hizmetkâr şevketmeâbın beni çağırdığını haber verdi. İzzet Paşa’yı orada uğurlayarak tekrar padişahın yanına döndüm. Büyük bir şaşkınlığa uğradım. Biraz evvel müthiş hasta görünen hünkâr şimdi tamamıyla değişmişti. Çehresinde hastalıktan en küçük bir emare görülmüyordu. Sesi de son derece gür ve sağlamdı.”

Hatta Gazi Paşa’nın da meşhur Samsun yolculuğuna çıkmadan evvel bu illete yakalandığına dair iddialar söz konusu. İddia doğruysa Büyük Gazi belki de dünyanın başarılması en zor işlerinden birisi olan Kurtuluş Savaşı mücadelesinden evvel bir başka ölüm kalım savaşını zaferle sonuçlandırmış demektir. Bilinmez. Bilinen İstanbul’da evinde uzun süre hastalıktan dolayı istirahat etmek zorunda kaldığı. Kâzım Karabekir 11 Nisan 1919’da Trabzon’a gitmeden evvel Mustafa Kemal Paşa’yı Şişli’deki evinde ziyaret ettiğinde vaziyeti şu şekilde kaleme almıştı:

“M. Kemal Paşa’yı ziyaret ettim. Rauf Bey’i bulamadım. Kemal Paşa hasta yatıyordu. Ameliyat yaptırmış.”

Buradaki ameliyat yaptırmış ibaresi hastalığın başka bir şey olduğunu düşündürtüyor bana. Kulağından geçirdiği bir operasyonu hayal meyal hatırlıyorum.

Aklımıza türlü türlü kıyamet senaryoları düşüren meşum dönem, ta peygamber döneminde ona kıyamet alametleri soran ümmeti hatırlatıyor. Her dönemde yaşanılan çağın bir şekilde bir özelliği kuyruğundan tutularak kıyamet alameti olarak yorumlanmış. Bizi bu kadar endişelendiren yaşamsal konfor ve rutinlerimizin sıra dışı bir şekilde değişmesi bence. Bir de kendimizi kıyametin üstümüze kopacağı kadar özel hissetmemiz. Tıpkı bizden öncekiler gibi.

Bu arada Manchester City belgeselini ite kaka bitirdim. Pep Guardiola’nın büyük bir hayal kırıklığı yarattığını söyleyebilirim. Hani padişahlar halkın muhayyilesindeki ihtişamlı konumlarını kaybetmemek için halka görünmeyi pek tercih etmezlermiş ya; Pep de keşke bu belgeselde görünmeseydi. Görünmeseydi eğer onun bilimsel veri ve istatistiklere dayalı çalışan modern bir teknik direktör olduğuna inancım yerini “sen aslansın sen kaplansın” diyen bir avam hoca imajına bırakmayacaktı. Sonuçta başarılı mı? Başarılı. Ama başarıya onu götüren yol Yılmaz Vural’ınkinden pek farklı değil.

Stokçulara kızıyorduk ama neredeyse sokağa çıkma yasağı ilan edilecekken acaba haksızlık mı ettik duygusu beni de sarmadı değil. Yarın alışverişe gidersem ihtiyacım olmayan ıvır zıvırı panikle alma ihtimalim var mı? Var. Şu Korona Günleri bir an evvel bitse…

3. Kayıt

Günlerin birbirinin hemen hemen tekrarı olarak seyretmesi insanın umudunu törpülüyor. Salgın çok hızlı olarak yayılıyor. Dün gece Emel Bilge ile Whattsapp üzerinden sesli mesajlarla sohbet ettik. Çok akıllı bir kadın. Bugün kendi derdimize düştüğümüz için yarınki sorunları göremediğimizi düşünüyor: Haklı. Batı’nın Asya’ya özellikle Çin’e bazı yaptırımlar uygulayacağını hatta saldırabileceğini öngörüyor. Benim yarına ilişkin görüşüm şu: Yaşadığımız bu travmatik dönemin sonrasında olur da her şey düzelirse bile, bir kafede öksüren birisinin hiç değilse bakışlarla linç edileceği bir karanlığı öngörüyorum. Tatsız bir öngörü kabul; ama gerçekçi…

Bu süreçte resmî ağızların neler dediğine çok ehemmiyet veriyoruz. Yüreklere su serpecek, ümitleri diri tutacak sözcükleri cımbızla çekecek haldeyiz. Yetkililer dikkatli konuşmalı. “Virüse karşı kozumuz yakalanmamak” gibi açıklamalar yardımcı olmuyor.

Bu gündemden biraz olsun uzaklaşmalı. Ama nasıl? Kitap okuyamıyorum. Neden kitap okuyamıyorum? Kitaplar bile kendi dertlerine düşmüş gibi…Şu an yaşama direnci olarak yaptığım tek aktivite kitap sipariş etmek… Bir de yelek siparişi verdim aslında… Siyah ceketimle iyi gider. Bir yanımızla hayata bağlıyız demek ki…

Dün gece Manchester City belgeselini izledim. Bir futbol belgeseli bu. Gol olunca taraftarların birbirine sarılması futbolcuların sarmaş dolaş olması… Öpüşmeler… El şakaları… Bütün bunlar uzak bir geçmişe ait  hatıralar gibi duruyor. Eve kapandığımız süreçte Ayarsız sohbetleri başladı. Hiç de fena gitmiyor. Belki biz de Hasan Erimez’le bir program yaparız. Hâlâ önemi kaldıysa edebiyat konuşuruz. Belki tarih. Ama henüz değil. Zamanı değil. Bu arada Köbok, annem tarafından benim evde kaliteli mamalar yediği halde diğer kedilerin hakkına da tasallut etmekle itham edildi. Gerçekten çok pisboğaz bir yumurcak… Ölürsem beni de yer mi acaba? Şu ana kadarki tavrı yiyebileceğini gösteriyor. Afiyet olsun yavrum. Yarasın şifa olsun.

Yarın alışveriş yapmalıyım. Evde kalmak insanın asabını bozuyor dışarıya çıkmak daha da çok bozuyor. Annemin dediğine göre mahallede testi pozitif çıkan birisi memleketine kaçmaya çalışırken yakalanmış. Nasıl bir düşüncesizlik bu! “Hastalandım, kaçayım memleketimdekilere de bulaştırayım.” Bir çeşit çaresizlik belki de. Belki de doğduğu aşina olduğu topraklarda ölme isteği. Kim bilir… Allah sonumuzu hayretsin diye dua edeceğim okuyucu da “Âmin” diyecek herhalde ama bu kafalarla işimiz zor. Çok zor…

2. Kayıt

Son günlerimin büyük çoğunluğunu hazırladığım kitaba vakfetmiştim. Yatakta yatıyorken bile şu konuda da dipnot atmalıydım diye kalkıp bilgisayarı açıp dipnotu metne ekleyerek yatağa döndüğüm çok oldu. Bu çalışma aylar sürdü; bu şekilde aylarca daha sürebilirdi. Bir yerde durmak gerekiyordu, durdum. Son birkaç günü kitap okumaya ayırmak istedim, ne fayda! 10 sayfa bile okuyamadım. Üstelik 4 ayrı kitabı dönüşümlü okumaya çalışırken hepsi topu 10 sayfa okuyabildim. Sebebi, zihin yorgunluğu… Her an sevdiğimiz birilerinin menfi haberlerini alabilecek olma kaygısı… İnsan yıpranıyor. Bugün annem bankaya sadece kendisinin halledebileceği bir iş için gitmek için otobüse binmeye çalıştığında şoför tarafından reddedilmiş. Eve döndüğünde kardeşime söylediği şey yürek paralayıcı: “Bizim hayatımız bitmiş.”

Bu dönemde 70’lerde geçen bir Nazi dizisine de bulaşmadım değil. Her bölüm Nazilerin ölüm kamplarında icat ettiği şenî öldürme yöntemleriyle açılıyor. Sözgelimi bölümün birinde müzisyen bir Nazi subayı 10 kadar Yahudi esiri toplayarak ölümcül bir müzik yarışması düzenliyor. Yarışmacılardan, detone olan, şarkıyı yanlış okuyan ya da sözleri unutanlar kana susamış subayın mermilerine hedef oluyorlar. Yarışma tek kişi kalana kadar sürüyor.  Nazizm’den daha sinsi bir bela her gün üçer beşer cana kıyarken ölüm söz konusu olduğunda sayıların pek de önemi olmadığını anlıyor insan. Tek kişi bile kıymetli… İnsanlar sevdiklerine veda etme fırsatını dahi bulamadan son nefeslerini veriyorlar. Tıpkı ölüm kamplarındaki gibi. Tıpkı evvelden de yazdığım gibi üçüncü sınıf felaket filmlerinden birinde gibiyiz. Bu netameli sürecin tek farkı filmde olsa “hadi canım abartmışlar” diyeceğimiz şeylerin rutinimiz haline geldiği yeni bir gerçekliğin oluştuğuna şahit olmamız… Ki bu fark ölümcül bir fark…

1. Kayıt

Oldum olası evde olmayı sevmiş ve kendisine ait bir dünya yaratmayı başarmış birisi olarak son günlerde duvarların üstüme üstüme geldiği tahammülfersa bir süreç yaşadığımı rahatlıkla söyleyebilirim. Mesele öyle “evdesin kitap oku, film izle” falan diye basitleştirilebilecek kıratta değil. Keşke olsaydı… Ama değil. Bu zaruri, içe dönük süreç insanın yalnızlığını keskinleştirmekle kalmıyor, kendisini daha önce teslim olmadığı garip duygulara bırakmasına da sebep oluyor. Sözgelimi çocuklaşıyor insan. Evvelden dikkate bile almayacağı basit bir cümleye tuhaf anlamlar yüklüyor. Kendi kendine küsüyor, barışıyor, sonra tekrar küsüyor. Ve üçüncü sınıf bir felaket filminin içerisindeymiş gibi hissetmeye başladığımız ve iğne ucu kadar umuda muhtaç olduğumuz şu demlerde acizliğini, sonluluğunu iyiden iyiye idrak ediyor. Bu günlere dair bir günlük tutulsa birbirinin aynısı sayfalar yazılırdı muhtemelen. Yazılacaktır da. Evde kalmanın kendi tercihimiz olduğu günlere bir an evvel kavuşmak dileğiyle.

[/vc_column_text][/vc_column][/vc_row]

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin