Oğuzhan Murat Öztürk – Kayıtlar

0
1862

10. Kayıt

Meşum dönemin halet-i ruhiyemize olan etkileri iyiden iyiye belli olmaya başladı. “Tahammül mülkümüzün yıkılması” için “Hülagü Han” olunmasına dahi gerek yok. İzlediğim dizideki çok da sevmediğim bir karakterin yemeğini ağzını şapırdatarak yemesi, yapılan aslında hoşgörülebilir bir aptallık yahut yersiz bir patavatsızlık beni çileden çıkarmaya yetiyor. Kendimi gecenin bir yarısı bir başıma ekran karşısında beni asla duyamayacak olan dizi karakterlerine küfrederken buluyorum. Ne kadar aptalca! Aklıma Robert Musil’in o incecik kitapta yazdıkları geliyor:

“Aptallık zekâ eksikliği değil, daha çok duygu hatasıdır.”

Bugün en uyunulmaması gereken zamanda, kerahet vaktinde uyuyuverdim. Peygambere nispet edilen bir söz var: “Kerahet vaktinde uyuyup aklı başında uyanan şükretsin.” Bu uyku bugüne dek gördüğüm en dehşet verici kâbuslardan birini ihtiva ediyordu. Devasa boyutlara ulaşmış hayvanların, panik halindeki insanların, türlü garipliğin ve acayipliğin resmigeçidi haline gelen bu rüya bende bir endişeye sebep olmadı. Rüyayı bir filmi izler gibi izledim ve uyandım.

Bu süreç olmasa rutinim olduğu üzere 4 Nisan’da Ankara’ya giderdim muhtemelen. Bu sene de nasip değilmiş.

Sosyal medyada koca koca adamların saçma sapan yorumlarına şahit oluyorum. İnsan az nerede ne söylenecek dikkat eder. Köbok bile normalde beni solonda ısırırken asla mutfakta ısırmıyor. Zira kendi menfaatini en çok sağladığı mekân orası. Ayrıca orada kendisine mama verilme şansı yüksekken gerilimli bir hareketle bunu zayi etmek istemiyor. Kedideki ferasetten yoksun insanlar var, ne tuhaf…

Onur Ünlü ile yapılmış bir söyleşi kitabını okudum. Keskin zekalı ve özel bir adam olduğu kesin. Kitapta en çok şaşırdığım olaylardan biri Onur Ünlü’nün Deli Yürek dizisinde oynadığı bilgisi oldu. Bu aynı zamanda kitabın en çok güldüğüm bölümü:

“Neyse, Deli Yürek o zaman, nasıl diyeyim, efsane oldu. Hatta ben orada oyunculuk da yaptım. Çünkü film çekeceğiz diye planlar yapıyorum ama set ne bilmiyorum yani, ben de ‘Oynayayım bari’ dedim, ‘seti falan görürüm.’ Sonra, körün taşı gibi o rol tuttu ve ben meşhur oldum. (Gülüyor) Durup dururken böyle aptalca şeyler olmaya başladı. Sonra yeter dedim. Çünkü dizi bir şekilde Ülkücülerin gözdesiydi ve sokakta inanlar gelip benimle kafa falan tokuşturuyorlardı. (Gülüyor) Ben o kişi değilim yani. 3. sezon sonunda ben diziyi bıraktım ve düğün müzisyenliğine verdim kendimi.”

9. Kayıt

Günler o kadar aynileşti ki bu günlüğü tutarken bazı cümleleri “bunu acaba daha önce yazmış mıydım?” sorusuyla beraber yazıyorum. Sadece günler değil yazılar da birbirlerinin tekrarı haline gelebilir çünkü.

Trump’un dün gece verdiği tahmini ölüm sayıları bir hayli korkutucu. Yüz bin ila iki yüz kırk bin arası ölüm vakası beklediğini söylüyor. Başkan’ın özellikle “Çin virüsü” tanımını kullanması rastlantı olmasa gerek. Mesele sular durulduğunda “Arkadaşlar büyük bir gaileyi el birliğiyle atlattık. Salgın bittiğine göre artık sarılabiliriz. Hatta el ele tutuşabiliriz,” denilerek geçiştirilecek gibi değil. Sıra dışı şeyler yaşamaya alışan neslimiz yeni bir savaşlar ve katliamlar çağının şahidi olabilir. Hâlihazırda zaten bir felaketin eşiğinde iken -belki de içinde iken- felaket tellallığıyla suçlanacağımı sanmıyorum.

Felaket demişken yaşananların kıyamet alameti olarak yorumlanması ve yoldan çıkmış insanlığa tecziye olarak görülmesine dair görüşlerin yoğunlaştığına şahit oluyoruz. Önceki yazılardan birinde de dediğim gibi bu yeni bir şey değil. Zafer Karademir’in İmparatorluğun Açlıkla İmtihanı Osmanlı Toplumunda Kıtlıklar (1560-1660) adlı çalışmasında 1660 yılında İstanbul’da çıkan bir yangının ardından oluşan kıtlık ve hemen sonrasında toplumun üzerine çöken veba salgını üzerine Mehmet Halife’nin haşyetle kaleme almış olduğu satırlar şu şekilde yer bulmuş:

“Bu felaketten başka sözü edilen yılda Allah’ın isteği ile Edirne’de ve dolaylarında çokluk kar yağmayıp kuru soğuklar oldu. O derece kuraklık oldu ki, Edirne dolaylarında Sofya’ya varıncaya kadar bütün Silistre eyaletinde, Üsküdar dolaylarında ve Anadolu’da bazı yerlerde ekinler yerden bir karış boyunda iken güneşten yandılar. Hatta herkes tarafından söylendiğine göre Dobruca’da bir okka suyun yedi akçeye satıldığı hakkında ilam verilmiş, sicile kayıt düşülmüştür. Hayvanların çoğu açlıktan ve susuzluktan telef oldu. Babaeski’de bir sığır boğazlamışlar, kamında iki okka kum bulmuşlar. Tanrının buyruğu ile bu garip olayların meydana gelmesi ya kıyamet alametidir ya da halkın günahının çokluğundandır.”

“Aklımıza türlü türlü kıyamet senaryoları düşüren meşum dönem, ta peygamber döneminde ona kıyamet alametleri soran ümmeti hatırlatıyor.” Bunu daha önce yazmış mıydım?

8. Kayıt

Ne güzel bir türküdür. “Azraile can vermezdim. O yar aldı canımı”. Yar olduklarımızın canımız dediklerimizin canına istemeden de olsa kastedebileceğimiz bir kâbusu yaşıyoruz.  Dikkatli olmak şart. Allah göstermesin; bir sevdiğinin ölümüne sebebiyet vermiş birisinin bundan sonraki yaşamının pek de hoş geçmeyeceği açık. Şu an kendi derdimize düştüğümüzden göremiyoruz belki ama bu heyula tepemizden çekilip gittiğinde bu gibi pek çok hikâye duyacağımızı söylemek çok da iddialı bir kehanet olamasa gerek.

Televizyonda günbegün verilen ölüm sayılarını takip etmeyi çoktan bıraktım. Bu, haberleri bize duyuranlara duyulan bir itimatsızlık mı? Değil. Sayılar bana artık ümit vermediğinden takibi bıraktım.

Ölümün sebeplerinin ölümün acısını bir nebze de olsa hafiflettiği vakıa. Kafasına yolda yürürken saksı düşen adamla bir hastalık sonucunda ölene duyulan acı hissinin aynı olması beklenir. Ama ölüm karşısında nihayetsiz bir acziyete sahip olan insanoğlu yine de ufak da olsa kendisini teselli edecek ayrıntılar arıyor. Bu hastalık insana teselli olunacak bu ayrıntıları sunmuyor. Bu yönüyle de acımaz ve zalim. Bu satırları yazdıktan sonra gece kitap okurken Onur Ünlü’nün şu sözleriyle karşılaştım:

“Mesela bir kanser hastasını kaybetmek mi, yoksa ani bir ölüm mü daha zor? İkisinin de birbirine göre avantaj ve dezavantajları var ‘ölümlerden ölüm beğenme’ bu işte. Öleceğini bildiğin birisi ile iki sene geçirmek mi, 10 dakika önce konuştuğun bir adamın ölüm haberinin gelmesi mi? İkisi de birbirinden acayip berbat şeyler.”

Karantina sürecinde film izlemediğimi fark ettim. Sonlu ve hemen tüketilen şeylerden kaçıyor olmalıyım. Dizilerdeki süreklilik vakit tüketme konusunda daha iyi sonuç veriyor.

Ailem dışındaki sevdiklerimi görmenin bir lüks olacağını bundan 1 ay önce söyleseler inanmazdım. Süreç bize normalde inanmayacağımız şeylere inanmayı da öğretti.

Dün gece dizi izlerken aniden uyku bastırdı. Bir anda gelen ancak hemencecik de gidiverecekmiş hissiyatı veren bu uyku halini fırsatı ganimet bilip değerlendirmeye karar verdim. Zira önceki gecelerdeki gibi sabahın 5’ini görmek istemiyordum. Alelacele diziyi kapatıp bir masal kaydı açıverdim. Uykuya dalmamı kolaylaştıracağından emindim. Kolaylaştırdı da. Ne var ki hem uykuya dalmış olmam hem de masal kaydının kulaklarıma hâlâ ulaşıyor olması garip bir sonuç doğurdu. Anlatılan masal rüya olarak gördüğüm muhtevaya yerleşmişti ve bir rüyadan ziyade kâbusu andıran bir garabet haline evrilmişti. Muhakkak dış algılara açık uyku hali hepimizin başına gelmiştir. Özellikle Cuma namazlarında saniyelik uykular uyuyup rüyalar gören biri olarak en azından bana yabancı bir durum değil.

Uyanıkken hayatımızı kabusa çeviren dış algılara kendimizi bu süreçte kapatabilir miyiz peki? Sanmıyorum. İnanmaya ihtiyacımız olduğunda inanacağız, morale ihtiyacımız olduğunda güleceğiz. Böyle sürüp gidecek…

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin