Gökçe Güneyoğlu – Kayıtlar

0
127

2. Kayıt

Voltalardayım …
Belki de yalnızlığın en dar çıkmazında kapana kısıldık. Dar diyorum çünkü bir kişiye daha yer yok. İki kişi bu çıkmazda ölümü temsil ediyor. Tek başına kalmayı başarırsan şu dünyada belki de nefes alacak birkaç günün daha var demektir.

Her şeyi nimetten saymanın mantığını anlatmanın kucağında oturuyoruz işte. Nimet kelime anlamı olarak lütuf kelimesiyle çakışsa da “Sen Allah’ın bir lütfusun. Gözlerimin nurusun.” Güftesindeki anlamının çok dışında bir anlam ifade ettiğinin de farkına varmamız gerekiyor. Yoksa güldüğünde gözlerinin içini göremediğimiz uzak doğulu güdük arkadaşlarımızın her şeyi nimetten sayıp yemelerinin bir mantığı olmadığını hepimiz biliyoruz. Fakat yıllarca kendimizi tatmin ettiğimiz “Adamlarda milyar nüfus var. Başka türlü nasıl doysunlar? Eline ne geçerse yiyorlar tabii.” Tezinin kurbanı olduğumuz zamanlara gelmiş bulunmaktayız. Sokmuşum milyar nüfuslarına. Aç kalsın pezevenkler. Yiyip içip sevişmeyiversinler. Doğum kontrol yöntemi denen bir şey var. Fakat İsveçli bilim insanları bu yöntemleri çocukların uzanamayacağı yerlere koymayı önerdiğinden midir? Bu gençler bu yöntemlerden habersizdi anlaşılan.

Güne öfke ve hasret nöbetleri arasında gidip gelerek başladığımın öfke kısmını kurduğum bilimum ırkçı cümlelerimle sizlere aktardığımı düşünüyorum. Fakat işin bir de hasret çektiğim tarafı var ki hiçbir sabır bu kadar taşamaz, hiçbir mesafe bu paradoksun içinden çıkamaz. A şehrinden B şehrine yaptığımız akıl yolculuklarının bu dönemlerde o kadar da mesai harcamayacağımız, varmakta zorluk çekmeyeceğimiz mesafelerin, “Çok saçma. Buradasın, ama dokunamıyorum.” Repliklerine yenildiğini görüyoruz. Görüntülü konuşuyor, görüntüsüz konuşuyor fakat kavuşamıyoruz. Canlı yayınlanıyoruz, ama yanına yaylanamıyoruz. İşimize ayrı, eşimize ayrı özlem duyuyoruz. En sonunda günün tüm hissiyat yorgunluğunun sızıntısını yaşıyor ve evin olup olmadık yerlerinde sızıp, uyuyoruz. Böyle böyle geçip giden yaklaşık bir ayın arından bugün sizlere şunları söyleyerek günlüğümün ikinci bölümüne son vermek istiyorum.

Evinizden çıkmayın kardeşim. Ben çıkmıyorum. Adamı hasta etmeyin.

Ne annemi ne babamı (aynı evde yaşıyoruz) , sevdiğimi özledim.

1. Kayıt

Oyuncu Değişikliği Hakkımız da Bitti 

“Genç teknik adam Gökçe Güneyoğlu, Samsunspor’un başına getirildi.”

Birçok spor gazetesi ve haber sitesinden basın mensupları ve bir iki tane de yabancı gazetelerin Türkiye temsilcilerinden oluşan kalabalık bir topluluğun karşısındaydım. Arkamda yanıp sönen led ekranda tribünlerde avazı çıktığı kadar bağıran bir çocuğun fotoğrafları dönüyor, arada gözümün ucuyla ekrana dönüp bakıyor ve bu çocuğun ben olduğumu anımsıyordum. Üstelik işin enteresan kısmı, ekrandaki çocuğun üstünde Eskişehirspor forması olmasıydı. Heyecandan terliyor ve henüz otuz yaşında ülkenin en köklü kulüplerinden biri olan Samsunspor’a teknik direktör olmanın haklı gururunu yaşıyordum. Bir yanımda kulüp başkanı diğer yanımda kulüp antrenörlerinden Serkan Aykut oturuyordu. Amaçsız ve menzilsiz sorular sırayla gelmeye başladı. Yok efendim ilk teknik direktörlük tecrübemmiş, kulübün bütçesini nasıl harcayacakmışım ve diğer bir hışımla gelen tüm sorular. Hepsini sakin bir tavırla ve en uygun dille cevaplamayı tercih ettim. Bu yorucu toplantının sonunda başkanın odasına geçtik.

-Hadi yavrum kahvaltı hazır.

-Tamam.

Günler günlerin ardından artık sıradanlaşmaya mahkum olan kahvaltı sofrasında kimsenin ağzını bıçak açmaz hale gelmişti. Televizyonda dönen magazin programlarından sonra eski dizilerin tekrar bölümleri ve en nihayetinde akşama doğru bir adaya tıkışmış insanların hayatta kalma maceraları. Rutine binmiş rahvan seyreden günlerin içerisinde depresyonun eşiğini çoktan geçmiş kadromda bulunan oyuncuların durumlarını inceliyordum. Vakit kaybetmeden eksik noktalara transferleri yapmalı ve yeni sezon kampına tüm transferleri yetiştirmeliydim. Sonuçta ilk deneyimimde takımın uyum sorunu yüzünden geriye düşmesini göze alamazdım. Sonuçta her türlü başarı takıma mal olacakken her türlü başarısızlığı da benim tecrübesizliğime atfedeceklerdi. O sırada telefonum çaldı. Arayan çok eski arkadaşım Tolga’ydı.

-N’aptın bro?

-N’apiyim kardo kadroya bakıyorum. Birkaç transfer şart.

-Oğlum ne işin var Samsun’da?

-Ya oğlum adamlar alt liglerde. Buradan kurtulursak bu başarıdan efsane pirim çıkartırım kendime.

-Seviyorsun sen gerçi. Uğraşayım edeyim…

Kadroyu kurmuş, sezon hazırlıklarını başarıyla tamamlamıştım. Takımın kondisyonu, oyuncuların bireysel yetenekleri beni oldukça şaşırtmıştı. Hazırlık maçlarında gösterdikleri performanslar da taraftarın ve yönetimin dikkatinden kaçmamıştı. Şu an için Karadeniz’de sakin rüzgarlar esiyordu.

Lig başlamıştı. Güzel sonuçlar alıyorduk. Fakat henüz liderliği ele geçirememiştik. Çok gol atıyor fakat çok gol yiyorduk. Defansa takviye gerekliydi ama kulübün bir transfere daha harcayacak parası kalmamıştı. İlk gün gazetecilerin sorduğu kulüp bütçesi soruları kafamda yankılanıyor ama yine de zaten oldukça kısıtlı olan bütçeyi iyi harcadığımı düşünüyordum. Öyle ki bonservis ödemeden kadroya kattığım birkaç genç oyuncuma büyük kulüplerden yüksek bonservis ücretleriyle teklifler yağıyordu. Süper ligden gelen bu teklifleri iyi giden formu bozmamak adına ben kabul etmesem de oyuncuların aklı karışıyor ve takım içerisinde sürekli bir gelecek kaygısı sorunu baş gösteriyordu. En sonunda, gelen bonservis paralarıyla devre arasında yeni oyuncular alırım huzuru hiç bozmayayım, çocuklar da haklı gitsinler daha iyi yerlerde top oynasınlar diyerek transferlerine izin verdim. Fakat transfer sezonu açıldığında kulüp transferden gelen paraların transfer bütçesine aktarılma yüzdesinin düşürüldüğünü belirterek avcuma çerez parası niteliğinde bir para bıraktı. Bununla şey bile yapılmaz diyen Kemal Sunal gibi ortada kalmıştım. Yani neye niyet neye kısmet. Bu paraya niyet bile çekilmezdi.

-Hadi yavrum kahvaltı hazır.

-Tamam.

Evin içerisinde her geçen gün gerginlik artıyordu. Herkes saracak bir yer arıyor, televizyon programları, film ve dizi izlenebilecek platformlar ve bilumum sosyal medya programları artık işe yaramıyordu. Ziyadesiyle sıkılmıştık. Evin içerisinde herkes herkese ne yapması gerektiği konusunda akıl veriyor, evden çıkmamamıza rağmen kapı kollarına kadar çamaşır sularıyla temizlikler yapılıyor, balkonla bile münasebetimiz olsa içeri girer girmez banyoya giriyorduk. Antreman raporlarını incelerken fark ettim ellerimde artık ufak ufak egzama başlangıcı olduğunu. Yaşadığımız şeyler bir filmin konusu olsa gayet sıkıcı ve abartı bulunabilirdi. Babam bilgisayardan sürekli film izliyor, annem sürekli temizlik yapıyor ben ise Samsunspor’da teknik direktördüm.

Yönetimsel sıkıntılar bir yana yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen takımın form grafiği her geçen gün artıyordu. Ligin bitmesine yedi hafta kala liderlik koltuğuna oturmuştuk. Basın sezon başından beri takımı ne kadar güzel idare ettiğimden bahsediyordu. Bu hava beni de iyice gaza getirmişti. Fakat sonra ne olduysa oldu ve futbolculardan biri viribal bir rahatsızlığa yakalanmıştı. Takımdaki diğer oyuncular da patır patır bu hastalıktan dökülmeye başladılar. Genç kadrodan oyuncu çıkar vs. derken ligin bitiminde ligi zor olarak ikinci bitirdik. Play-off’un ilk ayağında karşılaştığımız Zonguldak Kömürspor’a da sürpriz bir şekilde elenince olanlar oldu. Yönetim ve taraftar tabii ki bu başarısızlığı benim üstüme yıktı. Sanki virüsün hiç suçu yok. Yönetimle yaptığımız toplantıda önümüzdeki sezonun ilk beş maçında toplayacağım on bir puanın beni kulüpte tutacağını aksi takdirde kovulacağımın mesajını aldım. Yorucu geçen bir sezon hazırlık döneminin sonunda tahmin edersiniz ki ilk beş maçta on bir puan toplayamadım ve kovuldum.

-Tolga, kovuldum la.

-E ben sana dedim. Alt liglerde uğraşma boş ver diye.

-Öyle de ne bileyim güzel olur diye düşünmüştüm.

-Hemen keserler oğlum biletini.

Hemen biletimi kesmişlerdi. Şimdi yeni işlere bakmanın vakti gelmişti. Fakat kimse tecrübesiz bir teknik direktör istemiyor, bulunan birçok alternatif içerisinde elbette beni seçmiyorlardı. Sezon ortasına kadar başvurduğum tüm işlerden olumsuz yanıt alırken uzun süredir teknik direktörsüz bir şekilde ikinci ligin son sırasında oturan Zonguldak Kömürspor’dan teklif aldım. Normalde de koltuğun boş olduğunu biliyor ama içimden hep burun kıvırıyordum. Üstelik geçtiğimiz sezon benim takımımı eleyip bir üst lige çıkmışlardı. Bana kalsa beter olsunlardı. Ama boşta kalmaktansa iş iştir diyerek tekliflerini kabul ettim. Amacım takımı kümede tutmaktı. Önceki sezondan kadrolarını az çok tanıyordum. Aslında kadro baya kötüydü. Bu oyunla bir üst lige nasıl çıktılar inanın bilmiyorum. Mucize.

-Hadi yavrum kahvaltı hazır.

-Tamam.

Oflamalar, poflamalar, ellerde telefonlar, rehberde aranacak numaralar. Herkes sırayla birilerini arıyor, ev içerisindeki dönüşümlü kitlemeler kitleler halinde diğer hanelerdeki tanıdıklara sıçrıyordu. Virüs gibi yayılan bu sıkılmışlık hali tüm ülkeyi ve doğal olarak bizim sülaleyi de sarmıştı. Sürekli telefonlar çalıyor, yengem selam söylüyor, kuzenim öpüyor, dayım dua ediyor ve halam ağlıyordu. Herkesin kafası karışıktı. Bu hengamenin içerisinde ligde kalmayı başarmıştım. Sezon başından beri ligin sonuna demir atmış Zonguldak benim sayemde bir sene daha bu ligde kalmayı garantilemişti. Son haftaya kadar süren mücadeleyi kazanmıştık. Üstelik Samsunspor ise yine bir üst lige çıkmamıştı. Yeni bir sözleşme önerdiler. Yeni sezonda hedef tekrardan ligde kalmaktı. Samsunpor’a göre de gayet güzel bir transfer bütçesiyle sezona hazırlanacaktım. Fakat ben parayı harcamak yerine hali hazırda bulunan kadroyu elimde tutmayı tercih ettim. Sonuçta geçtiğimiz sezon da ligde kalan yine bu çocuklardı. Bu güven onları gaza getirmeliydi. Aynı kadroyla yine aynı başarıyı yakalayabileceğimi düşünüyordum. En kötü buradan da kovulurdum. Netice Zonguldak Kömürspor diyordum.

-N’aptın bro?

-Zonguldak’tayım.

-La oğlum gelsene bu tarafa. Hala n’apıyon Karadeniz’de.

-Oğlum en azından bir üst ligdeyim. Bak Samsun yine çıkamadı.

-Adam baya Samsunspor’u kıskandırıyor ya. Eskişehir’de çıktı?

-Hee aynı ligdeyiz.

-Bakalım İbrahim Üzülmez tutunabilecek mi?

-Sanmıyorum ama. Bakalım. Sonuçta bir yanımız hâlâ taraftar.

-Oğlum İbrahim gitsin de sen gel Eskişehir’e.

Bu düşünce aslında her zaman beynimi heyecanlı bir şekilde kemiriyor fakat güzel giden işimi bozmak istemiyordum. Ligin başından itibaren orta sıralara tutunmayı başardık. Henüz ilk yarı bitmeden otoriteler düşmeyeceğimize kanaat getirmeye başlamıştı. Eskişehirspor ise sezon başından beri ligin en altından kopamamıştı.  Devre arasında yapmış olduğumuz birkaç takviye transfer ile takımın kendine güveni iyice yerine gelmişti. Yine de geçen sene oynayan ana kadroyu bozmamaya özen gösteriyordum. Sezonun son haftası ise aldığımız galibiyet ile yükseldiğimiz altıncı sıradan play-off oynamaya hak kazanıyorduk. Play-off’a kalan diğer üç takım ise lig içerisinde henüz bize galibiyet yüzü göstermeyen takımlardı. İlk maçı Osmanlıspor ile yapıyor ve kendi evimizde iki iki biten ilk maçın ardından deplasmanda dört dört berabere kalıyorduk. Finaldeydik. Menemen Belediyespor’un forveti ligde attığı yirmi yedi gol ile gol krallığında birinci sıradaydı. Bu çocuğu lig içerisinde de durduramamıştık. Otoriteler de artık yolun sonuna geldiğimizi düşünüyorlardı.

-Hadi yavrum kahvaltı hazır.

-Tamam

Henüz kahvaltı sofrasında açtım bilgisayarımı. Haftalar sonra evin içerisinde sıkılmayan biri vardı. Bendim. Ona tıkla buna tıkla derken ekranın açılmasını bekliyordum heyecanla Bir yandan çayımı yudumluyor, ekmeğimi pekmeze batırıyor ve masaya damlamasın diye ağzımı kocaman açıp yolda karşılıyordum büyük bir iştahla. Evin diğer sakinlerinin ise yüzünde yine o değişmeyen ifade. Aynı sıkılmışlık ve düşük omuzlar. Kim kiminle nerede haberleri dönerken henüz televizyonda maç çoktan başlamış ve hiç zorlanmadan Menemen’i iki sıfır gibi net bir skorla mağlup edip süper lige çıkmıştık. Küme düşmeme hedefi belirlenen takım benim tarafından bir üst lige taşınıyordu. Eskişehirspor küme düşüyor, Samsunspor ise yine ligden çıkamıyordu. Hemen Tolga’yı aradım.

-Süper lige çıktık.

-Len ne kaptırdın kendini!

-Ya oğlum ne yapayım?

-Ne yapacaksın?

-Galiba bir sekiz yıl daha oynamam.

Şu karantina günlerinde sekiz yıl sonra ekranın başına oturup oynadığım futbol menajerlik oyununun da sonuna gelmiştim. Çünkü artık sıkılmıştım. Bu karantina günleri daha da uzarsa ne yapacağım hakkında en ufak bir fikrim yok. Ama evde herkes üstüne düşen sıkılganlığı yerine getirmeye devam edeceği kesin.

– Hadi yavrum kahvaltı hazır.

-Tamam.

[/vc_column_text][/vc_column][/vc_row]

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin