Ali Akar – Kayıtlar

1
634

4. Kayıt

Korona günlerinde geç kalkmaya başladım. Gün ta öğleye yaklaştığında acaba dünya yerinde duruyor mu, ev benim evim mi, mahalle bizim mahalle mi diye perdeyi açıyorum… Balkonlarda birer ikişer uykulu uykusuz insanlar görüyorum. Kimi sigara içiyor, kimi boş sokaklara bakıyor. Evcimen anaç kadın yine çamaşır asıyor. Bu balkon manzaralarından uykulu uykusuz bu herkes Cuma akşamındaki “sokağa çıkma yasağı” olgusunun zihinsel ve bedensel yorgunluğunu öğleye kadar uyuyarak telafi etmiş gibi görünüyor… Öyle ya, en son 2000 yılındaki nüfus sayımında sokağa çıkamamışız. Ondan beri hep sokaktayız. 20-30 yaşındaki gençler bile sokağa çıkmamanın nasıl bir şey olduğunu soruyorlar.

Sokakta inlerle cinlerin top oynamasına kuş sesleri hakemlik ediyor. Gün öğleye dayanmış. Egelilerin deyimiyle “dal öğlen” olmuş. Yani güneş tam tepeye gelmiş.

Öğleye kadar yatmışlığım hiç yoktur desem yeridir. İlkokula gitmeden yatardım galiba. O da kış mevsimlerinde. Dedem gelir “Öğlen oldu ne yatıyorsun tosuncuk,” diye yarı azar, yarı okşama sözleriyle uyandırırdı beni. Hep onu görürdüm uyanır uyanmaz. Bu yüzden çocukluk yıllarımla ilgili rüyalarımda onu hep nurani yüzündeki ak sakallıyla görürüm. O çok uzaklarda şimdi… Neyse.

Sokaktaki kuş seslerine bir insan sesi karışıyor: “Ekmekçi, ekmek geldi, ekmekçi!” Bir ekmek kamyoneti, arkasında el hoparlörüyle fırıncının çırağı bağırıyor. Araba tekrar tekrar aynı cadde üzerinde dolaşıp duruyor.

Sokak aralarında bir şeylerin satılmasını en son Trabzon’da hatırlıyorum. 1990’lardı. Seyyar balıkçılar gelirdi her gün. “Hamsiiii, hamsiiii,” diye yeri göğü inleterek bağırırlardı Farozlu balıkçılar. Aynı yıllarda Tokat’ta da sokak aralarında kahvaltılık katmer satılırdı. Katmere Tokat ağzında “yağlu” diyorlardı. Kara yağız bir fırıncı çırağı “Yağluuuu yağluuu,” diye bağırırdı. İzmir’de de sokak gevrekçilerine (simitçi) rastlamıştım birkaç kere. Onlar da “Gevrek var, boyoz var ağbiler, ablalar, teyzeler…” diye inletmişlerdi Balçova sahillerini.

Ekmek, hamsi, katmer, gevrek satışı aslında tüketim öncesi dünyanın simgesi. İnsanlar o zamanlar yalnızca ihtiyaçları olanları alırlardı. Ekmekse ekmek, hamsiyse hamsi. Son yirmi yılda yani tüketimin ve tüketim ürünün prestij haline geldiği çağda AB’nin üç milyon sayfalık müktesebatında “toplum sağlığına tehdit” oluşturduğu için sokak satıcıları artık dışarı çıkamaz oldular!

Ne tuhaf değil mi, AB yıkılırken sokak satıcılığı yükseliyor… Nereye gidiyoruz?

….

Site içine gelmiş ekmekçiye uğrayıp iki ekmek alacağım… Dışarı çıkarken eşim telaşla “Nereye gidiyorsun?” dedi. “Ekmek almaya,” dedim. “Ekmek var ya evde,” dedi. “Olsun iki tane daha alacağım,” dedim.

Bana Avrupa Birliği komiseri gibi baktı… Dedemi, ekmekçileri, hamsicileri hatırlayarak yürüdüm.

3. Kayıt

Zaman algısını yitirmeye başladık…

Sabah, öğle, akşam; p.tesi, salı, çarşamba, nisan, mayıs… Coronadan önce her günü kendi içinde saatlere göre dilimleyip programladığım bir ajandam vardı. Şimdi artık günleri dilimlemekten vazgeçtim; haftaları, ayları bölümlemeye hazırlanıyorum.

Evde kaldıkça kendi içime doğru uzun seyahatlere çıkmaya hazırlanıyorum. Ne yapmalıyım, en iyisi uzun bir şeyler yazmak. Hayatımı yazmakla başlayabilirim, nasıl olsa hatıralar yazacak yaşa doğru hızla ilerliyorum. Evet evet hayatımı yazmalıyım. Uzun ve ayrıntılı olmalı. Annemin birkaç cümlede geçiştirdiği dönemlerimi bile teferruatlı tasvirlerle sayfalarca uzatmalıyım. Elli uzun yıl, dile kolay!

Evde kaldıkça kendimi dinlemeye başladım. Kendini dinlemek, biraz vesveseye kapılmak, kuruntu üretmek gibi anlaşılır nedense. Rahmetli kayınvalidemin oğulları için çokça kullandığı bir sözdü. Oysa ne güzel sözdür, ne derin ifadedir “kendini dinlemek”. Ömür boyu başkalarının dertlerini dinleyen ben, birkaç günlüğüne de olsa kendimi dinleyeceğim!

Budist atalar gibi uzun uzun tefekkür edeceğim. Uygur çağında yazılmış güzel bir şiir vardır: Anı Teg Orunlarta, günümüz Türkçesine “İşte Öyle Yerlerde” diye çevirebiliriz:

Adkaşu turur kat kat tagda amıl aglak aranyadanta
(Sıra sıra kat kat dağlarda, sakin (ve) tenha Aranyadan’da),
Artuç sögüt altınınta, akar suvlukta
(Ardıç söğüt ağaçları altında, akar sular boyunca)
Amrançıgın uçdaçı kuşkıyalar tirinlik kuvraglıkta
(Sevinçle uçuşan kuşçukların toplandığı yerlerde),
Adkagsızın mengi tegingülük ol, anı teg orunlarta
(Hiçbir şeye bağlanmadan huzura ermeli, öyle yerlerde!)
(Talat Tekin, İslam Öncesi Türk Şiiri, s. 409)

Böyle devam eden ve su kıyısında Adem’den bugüne bütün olaylar hakkında düşünen bir Türk vardı. Kuşların, suların, ağaçların, rüzgârın sesini dinleyip onların kendi ruhunda bıraktığı etkileri yorumluyordu. Belki de düşünen son Türk’tü o. Ondan beridir düşünceyi kaybettik…

İşte onu anımsadım şimdilerde…

İyi bir şeydir kendini dinlemek… Kendi ruhunun derinliklerine doğru içsel bir yolculuğa çıkmak kötü mü? Uzun ve ince bir tefekkürle hayata, tarihe, coğrafyaya, ahlaka, tanrıya dair çıkarımlar yapmak lazım değil mi?… Zaten millet olarak hep “dışa dönük” yaşamadık mı? Bin yıllar boyunca atalarımız ulu bozkırda sonsuz mavi göğün altında at koşturmadılar mı?

Ondan beridir bir daha ruhumuzu çayırdan, bayırdan sokaktan eve sokamadık!

Bu yüzden hep dışarıdayız. Kendi içine fazlaca “yönelen” toplum değiliz. Sosyal yaşayan, toplu iş yapan, ancak bir araya gelmekle var olan canlılarız. Cemiyet mistiğiyiz hepimiz. Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için! Nitekim biraz düşünen birini görünce hemen “ne oldu, bir şey mi var, niye böyle sakinsin, deliriyor musun yoksa?” diye hemen sormaya yelteniriz. Hatta suskunları da sevmeyiz, onlar, ya kafayı yemiştir ya da bir hinlik düşünüyorlardır!

Bu yüzden, “insan sosyal bir varlıktır” ifadesi en çok Türkler için söylenmiş gibidir…

Zaman algısını yitirdim,
Duracağım.
Oturuyorum.
Düşüneceğim…

2. Kayıt

Tarih, bilim ve felsefe kitaplarının Corona günlerinde ne faydası var, bunlardan okunan bilgiler bu günler için sadra şifa olur mu?
Bence olur…
Büyük Patlamadan bugüne 13.5 milyar yıl geçmiş. Dünya, Güneş’ten 4.5 milyar yıl önce kopmuş. İnsan ortaya çıkalı 170 bin yıl olmuş… Tarih 5500 yıl önce başladı… Böylesine uzun zaman boyunca koca evrende şu anda biz insanların içine düştüğü sıkıntının yeri ve önemi var mıdır? Şu anda kozmosta bizim derdimizin ne kadar yeri vardır yahut var mıdır?
Bilinmeyen ve bilinen tarih içinde böyle büyük felaketler oldu…
Bundan 3400 yıl önce bütün Hattuşa ülkesini yirmi yıl boyunca veba kasıp kavurmuş. Zavallı Kral 2. Murşili, Hitit tanrılarına yirmi yıl kurbanlar sunmuş. Tanrılar bir türlü ikna olmamışlar; tarihçiler doğru söylüyorsa, Hitit uygarlığı savaşlardan değil vebadan dolayı inkıtaya uğramış…

Ortadoğu dinlerinde veba (taun)nın önemli bir yeri vardır… Kitaplar uzun uzadıya yazar…
Kara veba İtalya’yı (yine İtalya!) kasıp kavururken Boccacio evlerin mezarlığa dönüştüğünü yazar.
İspanyollar Latin Amerika’yı sömürgeleştirirken oraya çiçek hastalığını götürdüler. Milyonlarca Kızılderili İspanyol silahlarıyla değil bu hastalık yüzünden ölüp gitti…
Nihayet İspanyol gribi milyonlarca insanı canından etti…

Tarihte böyle küresel salgınlar ne kadar çok olmuş… Ve olacağa da benziyor.
Bunun “niçin”i ve “neden”i var mı?
Suçlu kim ya da suçlu var mı? Suçlu aramak zorunda mıyız?
Düşünce tarzımız nedensellik çizgisinde işliyor, bu yüzden mutlak ve nesnel sebepler arıyoruz.
Bunu kesin bilmiyorum ama doğaya karşı acımasız bir efendilik kurduğumuz için doğa bizden intikam alıyor, düşüncesine inanmak istiyorum.
Niçin böyle oldu?
Çünkü kendimizi, dünyanın, hatta evrenin mutlak efendisi gördük…
Madenler, petroller, denizler, ormanlar; kutup ayılarının derileri, yarasaların etleri bizim için…
Gün ışığı, ay aydınlığı bizim için…
Ufukların kızıllığı, bulutların beyazı, suların berraklığı, ormanların esintisi, çiçeklerin tomurcuğu…
Hepsi bizim için…
Biz neyiz?
Gözle görülemeyecek küçücük bir virüsün 8 milyarı kovalayıp evlerine soktuğu aciz, zayıf ve korumasız varlığız…

Sahi biz neyiz?
Hiç
Hi
H.

1. Kayıt

Gök parçası, dal demeti, kuş tüyü,
Alıştığımız bir şeydi yaşamak…

Bedbin şair Cahit Sıtkı böyle yazmış meşhur ölüm şiirinde. Bugün sabah 11.00 gibi kalktığımda hafızamın derinliklerinden fırlayıverdi bu mısra. En çok da “alışmak” kelimesine takıldım.

Biz memurlar için hayat gerçekten bir alışkanlıktan ibarettir. Sabah belli saatte kalkılır, giyilir, tıraş olunur, neredeyse tabaktaki zeytinlerin tanesi bile önceden bilinen kahvaltı yapılır. Sonra işe gidilir. Ben de aynı rutinleri tekrarlar dururum 20 yıldır… Sabah evdeki alışılmış rutinlerden sonra arabama atlar okula giderim. Her gün Üniversitenin girişindeki aynı güvenlikçi saygıyla gülümser. Aynı otoparka girer, aynı yere park ederim. Hızlı adımlarla aynı dakikalarda odama gider, bilgisayarımı açar, günlük resmi evrakı incelerim. Kapımın önünden hocalar aynı zamanda geçer, aynı şekilde selam verirler. Tembel ve üçkağıtçı öğrenciler aynı saatte gelip sınavda çıkacak sorularla ilgili ipuçları isterler. Ben hep aynı cümlelerle onlara nasihat eder sonra da kibarca kovarım…

Aynı saatte derse giderim. Dersten çıkarım. Koridorda aynı hocaları görürüm.

Öğle yemeğine aynı kafeteryaya giderim. Aynı masaya otururum. 13.30’de mesai tekrar başlar. Yarım akademik işlerimi yaparım. Akşam olur. Eve giderim. Aynı koltuğa otururum. Aynı kanaldan akşam ajanslarını izlerim. Akşam yemeğinde aynı sandalyede yemek yerim. Odama çekilip kitap okur, bilgisayarda çalışırım. Biraz sosyal medyaya bakarım. Akşam aynı saatte yatarım. Ertesi gün aynı saatte kalkarım.

Bugün saat 11.00’de farklı bir dünyaya kalktım. Ya ben ben değilim, ya da başka bir zamana uyandım. Güneşin pazartesi günleri yatak odama girdiği saatleri hiç görmemiştim. Salondaki orkidelerin Pazartesi günü salkım saçak kendilerini güneşte bıraktıklarını da. Onları Pazar günleri alelacele sulardım. Bugün orkidelerimi yakından gözledim, beyaz, mor ve pembe çiçekler açmıştı ve şaşılası şey ki hepsinin dallarında tam tamına 9 çiçek vardı. Elledim onları, sevindiler eminim.

Ev bana yabancı gözlerle baktı, ben evimde konuk şaşkınlığı ve ürküntüsüyle dolaştım. Evde daha önce görmediğim birçok şeyi görür oldum. Mutfak dolabının hangi gözünde hangi büyüklükte tabak var, bardakların sayısı, desenleri, bitki çaylarının türleri, yumurtaların üzerindeki küçük kırmızı yazıyla yazılmış son tüketim tarihleri…

Bunlar iyi mi kötü mü bilmiyorum. Kendimi biraz Gregor Samsa, biraz Afrika’da Meursault olarak hissedeceğim hiç aklıma gelmezdi.

Hayat şimdi alıştığımın çok dışında…

1 YORUM

  1. Yaşam tecrubemiz sizin kadar olmasa da sokak aralarında dondurma satanları, kalaycılari ( şimdi kalmadi tabi), naylon leğen ve mandal satanları anımsıyorum. Yeni şehir düzeni ne yazık ki mahallelerimizi öldürdü.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin