Ahmet Turan Tiryaki – Kayıtlar

0
158

2. Kayıt

Çatılarda konser verenlerden tutun, internet yayınlarıyla “ötekine tutunanlara” kadar karantinaya pek çok çözüm üreten var. Bütün dünya, ansızın evine düşen Robinson Cruose’larla dolu.

Devir; kendinden kaçıp herkese sığınanların değil artık, herkesten kaçıp kendine sığınanların devri. Kendi dinginliğine yaslanabilen insanlar ne kadar da şanslı. Hatıralarını sevenler, sevinçlerini biriktirebilenler, hatalarıyla yüzleşip acılarıyla kucaklaşabilenler ne kadar da şanslı… Yalnızlıktaki huzurun sırrı sanki bundan ibaret. Tanrım, daha acısız günlerde de nasip et lütfen…

Svetlana Aleksiyeviç, İkinci El Zaman adlı kitabında “Kimse güzel ölmek istemiyordu, herkes güzel yaşamak istiyordu.” demişti.

Bugün Azrail kapımızda ve sanki bir piyango çekilişi kadar belirsiz bir algoritmayla aramızdan beş on binimizin canını istiyor. Böyle bir durumda kim ölümü düşünmez, kim bunun güzelinin nasıl olacağını hayal etmeye çalışmaz ki?

Ölüm bir kenara ama ya kalanlar? Onların acılarını uzaktan uzağa nasıl paylaşacağız? Giderek bir istatistiğe dönüşecek insanların hatıralarını nasıl yad edeceğiz? Umut balkondan balkona yayılıyor ama yas? Başını yaslayacak bir omuz, sarılacak bir kucak bulamayan insanların karantinası nasıl bir azaba dönüşecek?

Biletini almadığımız bu piyango elbette bize de çıkabilir. Günlükle beraber vasiyet yazmayı da düşünsek mi? Şimdi erken mi? Yarın geç olmaz mı?

1. Kayıt

İnsanoğlu inatçıdır; aslan avlar, yırtıcı kuşu evcilleştirir ve okyanus aşar. Yer çekimine bile kafa tuttuk, yetmedi yer çekimsiz uzaya da… Fakat dünya ne garip, insanoğluna meydan okuyan, bacak kadar desek abartmış olacağımız bir virüs yüzünden bütün düzenimiz alt üst oldu.

Bunun zaman alacağını ve eninde sonunda hastalığa bir çözüm bulunacağını biliyoruz fakat işin ucunda ölüm var. Meseleyi bu kadar dramatik hâle getiren de bu iki şey, zaman ve ölüm. Her şeye meydan okuyan insanoğlunun karşısında aciz kaldığı iki güç!

Yine de umudun ışığı insanoğlunun gözlerinde parlamaya devam ediyor. İki ay mı kalırız evlerimizde, üç ay mı? Aşı bir yılda mı bulunur, o yetişmeden tedavi için daha evvel bir sonuç alınır mı? Peşinde olduğumuz sorular bunlar.

Çünkü hayat eve sığar dedik ama daha bir ay olmadan balkonlardan taşmaya başladık. Hayat eve sığar mı gerçekten? Belki geçici bir süre… Hayır hayır, belki henüz virüsle temas etmemiş, bir yakınını kaybetme korkusuyla nefesi kesilmemiş, akşam evine ekmek götürme endişesi yaşamamış olanlarımız için olabilir ama öteki türlü sokaklarda ölüm de olsa hayat eve sığar mı gerçekten?

Yanı başımızda şehirler bombalandı! İnsanlar değil ekmeklerini, en sevdiklerini, mahallelerini, evlerini, yurtlarını, geleceklerini kaybettiler. Derme çatma çadırlarda, ölümün ve zulmün kol gezdiği kamplarda, Azrail’in dalga dalga can yuttuğu soğuk denizlerde bir hayat yeşerttiler. Biz pandemi süresinde yaşayacağımız psikolojik sorunları şimdiden tartışmaya başladık. Halbuki bunaldığımız evlerimize hayal bile edemeyeceği kadar muhteşem hayatlar sığdırabilecek insanlar var… Yalnızlıktan şikâyet ediyoruz ve binlerce etkileşim alıyoruz. Sahip olabilmek için on yıl kredi ödediğimiz evlerde on gün çok geldi hepimize…

Yukarı Ren nehrinin batı kıyılarında, Fransa’nın doğu sınırında şaraplarıyla meşhur bir yer var, Colmar. Almanlar 1945 yılında Ren nehrinin batısında büyük bir baskın hareketine girişmişlerdi: Ren’i İzle! İşler yolunda gitmedi ve kısa süre sonra saldırıyı başlattıkları mevkiye kadar gerilediler. Müttefiklerin karşı saldırısı ile Almanya’nın Ren batısındaki tek müstahkem mevki Colmar ele geçirilmiş, müttefiklere kesin olarak Almanya yolu açılmıştı. Colmar, Birinci Cihan Harbi’nde, ondan önce, hatta daha önce de, defalarca Almanlar ve Fransızlar arasında el değiştirdi.

Bütün bunlar olurken, bilhassa on dokuzuncu yüzyılda büyük yıkıma sebep olan savaşlar yaşanırken Waltz adında bir adam Alsace’yi ve köyünü dert edindi kendisine. Yaşadığı çevreyi, gördüğü her kıyafeti, adetlerini, çizgiyle anlatabildiği her şeyi aktarmaya çalıştı. Bir ölüm makinesi olan Hitler’in orduları ile müttefik ordular arasında Azrail’in değirmeninde un olan köyünün bütün macerasını zamanın ötesine taşımak için… Meşhur Mon Village (Benim Köyüm) kitabına “pour les petits Enfants de France” (Fransa’nın küçük çocukları için) ithafıyla başlıyor. Benim Köyüm başlığının altında bir de “Hansi Amca’nın resim ve yorumlarını unutmayanlar” alt başlığı var. Çiçeklerden şarkılara, kıyafetlerden bayramlara, danslardan binalara kadar çizebildiği her şeyi çizen Waltz’ın zamanla adı Hansi Amca’ya bile dönmüş. Bir diğer kitabı Les enfants d’alsace par l’Oncle Hansi (Alsace’nin çocukları – Hansi Amca) da aynı şekilde hazırlanmış ve çocukların her hâlini gösteren resim ve anlatımlarla dolu. Waltz, ölümün kol gezdiği bu kasabanın, kendinden sonra hatıralarıyla yeniden inşa edilebilmesi için resim ve edebiyatın büyülü gücüne sığınmış. Hansi Amca’nın ağzından…

Virüs, yaklaşık yüzde doksanın üzerinde bir oranda yaşlılarımızı alıyor. Dünya henüz torunlarına masal anlatacağı yaşa yeni gelmiş pek çok kişiyi uğurluyor.

Pek çok karakteristik yanı olan bu salgın bana ilk günlerde “Hansi Amca ölüyor mu?” dedirtti. Görelim, yaşarsak neler gelecek başımıza… Ve biz, geri kalan orta yaşlılar, Dünya’nın küçük çocuklarına ne anlatacağız?

 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin