Yılanlı Dağ’ın Büyüsü

0
91

Siyah beyaz bir fotoğraf canlanıyordu perdelenen gözlerinde… İttihatçı endâmıyla kalpağını düzelttikten sonra, sol elini atlastan cepkenine uzatarak Serkinsof marka saatini çıkarttı. Zaman bin yılın ağırlığını kambur sırtında taşırcasına yavaş ilerliyordu. Sağ elinin uyuşmuş parmaklarıyla sımsıkı tuttuğu, yurdunun en sert tütününden son kez çekti ciğerlerine dek. “Devlet-i Âliyye de bu tütün gibi eriyip gidiyor” diye düşünüp hayıflandı İbrahim Çavuş. Kale burçları gibi gerdiği dişlerini aralayıp tüm dumanı dışarı boca etti. Yükselen duman tortusunda börklü, sarıklı süvarileri hayâl meyal gördü, ak pak akıtmalı yağız atların sırtında. Tuna’yı mı aşıyorlardı, yoksa Niğbolu’dan mı dönüyorlardı…

Gözlerinin üzerine gerdiği avuçlarıyla ufku seyrederken fecr-i kâzip kızıllığını fark etti. Gökyüzü yalancı bir sınır çekmişti avuçlarından. Alnına biriken birkaç damla teri sildikten sonra mavzerine dokundu, fişekliğini yokladı ivedi hareketlerle. “Kabzama mağlupsunuz” dedi. Kendinden başka kimsenin duyamayacağı kısık bir sesle söylemişti bunu. Atı kişnedi, hızlı hızlı soludu. Terkisine oturduğu alnı akıtmalı, topukları sekili doru kısrağının yelesini okşadı, yar saçları okşarmış gibi. Kartal bakışlarını Yılanlı Dağ istikametine dikti. Ünledi ansızın “Deh!”… Aynı kararlılıkla ardına hizalanmış on üç Türkmen kuvvacısı da Yılanlı Dağ’a ılgara geçti “Deh!”…

Kerahat vaktinin kızıllığı altında on dört atlı bozkırın bağrını yararak ılgara geçmiş, seyrek alıç ağaçlarının arasından, Tuna’dan geçen atlıların vecdi ile dörtnala yol alıyordu. Med hâlindeki mahzun hilâl izliyordu nal seslerinde bozulan büyüyü. Nal sesleriyle ezilen kâbus düğümlenmeye gidiyordu Yılanlı Dağ’a, yahut da düğümlerinden çözülmeye…

Sağlam kavradığı yuları asılmasıyla doru atın durması bir oldu. Toynaklarının nizâmî sesi dağılıverdi birden. Soyunun Kırım’dan geldiğini bildiği, doru kısrağının huzursuzluğuna rağmen sırtından kolayca indi. İşareti üzerine Çitlembik Boğazı’nın berisinde bulunan, kayalığın arasına, muşmula ağaçlarının, rastgele yeşermiş ufak çalıların perdelediği kuytuya atlar yularlarından çekilerek bağlandı. Öte başa siperlendiler. Sabah gün ışıyana dek, gecenin boğucu sessizliğinde sükûta büründüler. İbrahim Çavuş sık sık sağ elini yay gibi gerip, bahtı gibi kara gözleriyle hilâlin mahzun aydınlığında geçidin öte başını kontrol ediyordu.

Yazının devamı Ayarsız dergisinde

Ayarsız dergisini kitapçılardan edinebilir veya Abonelik formunu doldurarak adresinize getirtebilirsiniz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here