Allah Yolunda Vatan İçin Olağanüstü Sıradan Bir Kahraman: FİRAS PAŞA

1
665

Gece mesaj grubuna bir haber düştü: Firas yaralı! Neredeyse son bir haftadır zor uyku uyuyoruz, zor yemek yiyoruz. Bir iyi haber geliyor, bir kötü haber. Sinirler iyice laçka oldu artık. Bir gece PYD hareketlenip kuşatma harekâtına başladığında, o geceyi duvarlarla boğuşarak geçirmiştim. Dua, dua, dua… Ertesi gün Türk Silâhlı Kuvvetleri “fırtına”sı esti. O gelgitlerin arasında böyle bir haber… Durumunu öğrenmeye çalıştık, ilk önce “ağır” denildi, sonra Hatay’a gelebileceğini öğrendik, umutlandık. Ertesi gün Firas Ankara’ya geldi.

O günün öğleninde Firas’ın yanına, hastaneye gittim. Bir ara uyandı, kalkıp çıktı. Koştuk yanına, “daraldım, biraz temiz hava alsam” dedi. Hemen âcil servisin kapısının önüne çıkıverdik. Münasip bir yer bulup oturduk, nefeslendi. “Bizim Selami (Aynur) tek seferde şehit oldu gitti. Benim dördüncü ya da beşinci yaralanmam, şehit olamadım. Selami ne güzel adammış. Demek ki bizim kendimizde düzeltmemiz gereken çok şey var daha…”

AyarZıs için ikibin onaltının yirmi dört Şubat’ında buluştuğumuzda henüz gün yeni başlıyordu. Savaşa o kadar konsantre olmuştu ki, Türkiye’de geçirdiği zamanları da âdeta savaşın bir parçası olarak görüyor, dâvâsını mümkün olduğu kadar çok anlatmak istiyordu. Evvelâ savaştan önceki durumu sordum kendisine:

“Suriye’de savaştan önce 3,5 milyon Türkmen vardı. Esad rejimi 40 seneden fazla zamandır zulmeden, ırkçı, diktatör bir rejimdir. Bizi hiçbir zaman benimsemediler ve Türklüğü yok etmeye çalıştılar. Türkçe okuma ve konuşma yasağı vardı. Sokakta göğsümüzü gere gere “ben Türk’üm” diyemezdik. Türkmen köylerinin, mahallelerinin isimlerini zorla değiştirdiler. Humus’ta ve daha birçok yerde yüz binden fazla Türkmen var, bunlar Arapça konuşurlar ve Türkçe bilmezler. Kamu görevlerinde ve orduda Türkçe konuşmak kesinlikle yasaktı. Çocuklarımıza okullarda sopayla Arapça öğretmeye çalışırlardı. Zulüm, daha okuldayken başlardı. Okula gidince Arapça’ya zorlanır, eve gelince Türkçe konuşurduk.”

Savaşın nasıl çıktığını sordum, kendilerinin savaşa nasıl dâhil olduğunu, bu savaşı isteyip istemediklerini de sordum. Tekrar anlatmaya başladı:

“İlk başta ayaklanmalarda özgürlük diye halk sokaklara döküldü. Bu aslında savaş değildi. Bu devrim bile değildi. Gösterilerde en çok kullanılan slogan ’Halk rejimin içindeki yanlışları düzeltmek istiyor‘ şeklindeydi.” Bunlara bir misâl vermesini istedim. Rejimin ne yanlışı vardı?  Yargı sürecindeki tutuklamaların büyük problem olduğunu anlattı. Rejim, istediği kişiyi gerekçe göstermeden tutukluyormuş, tutuklanan kişiden de 10-15 sene kimse haber alamazmış. Buna benzer gerekçelerle halkın daha çok etnik/dinî bir gösteri yapmadığını, demokratik haklarla ilgili beklentileri olduğunu anlattı. Fakat, Esad’ın Muhâberat’ı ya da rejimin özel kuvvetleri, sokaklara çıkıp halkın üzerine rastgele ateş açmış. İlk günlerde halktan bazen bir bazen üç kişi hayatını kaybediyormuş. Giderek göstericilerin sloganları değişmeye başlamış, artık insanlar “halk bu rejimi değiştirmek istiyor” diye slogan atar olmuş. Halk her şeye rağmen Esad’tan bir açıklama, bir uzlaşma beklemiş. Firas Paşa, “Çıkıp güzel bir konuşma yapsa, halkın şikâyetlerini dikkate alacağını söyleyip, en kolay olanlarından bir kaç tanesini düzeltse biz bu savaşı istemezdik” diyor. “Savaş kötü bir şey, halkın kanının dökülmesi en son isteyeceğimiz şeydi, kan dökmek eğlenceli bir şey değil ki!” Oysa Esad çıkıp, “Bunlar azgın mikroplar, yakında bunları temizleriz” demiş. Göstericileri, dış ülkelerin kışkırttığını, buna karşılık göstericilerin 500 Suriye lirası para aldığını söylemiş. Firas Paşa buna gülüyor, 500 liraya ancak bir paket sigara, bir dürüm alınabilirmiş. Firas Komutan’ın gülüşü bu sefer acı acı: “Oysa insanlar ölüyor, hapse düşüyordu. Belki bir milyon insanımız hapse düştü!”

Ayaklanmalar önce Dera ve Humus’ta başlamış. 7-8 ay sonra Halep’te de direniş başlamış. Türkmenler ve Araplar ilk başta herhangi bir örgüt olmadan sâde halk olarak ayaklanmışlar. Zaten Türkmenlerin zayıf olduğunu anlatıyor. “Onca zulüm altında Türkmenlerin ne bir derneği, ne bir vakfı ne de başka bir örgütü vardı. Neredeyse Türklüğümüzü unutma noktasına kadar gelmiştik. Buna karşı kalemle durmaya çalışanlarımız da şehit edildiler…” Rejimin kendilerine terörist yakıştırması yapmasına epey içerlemiş. “Özgürlüğünü isteyen, kendi memleketinde kendi toprağında yaşayan ve özgürlük karşılığında anasını, babasını kendi canını veren bir insan nasıl terörist olur?” diye soruyor.

Mart 2011’de üniversitelerde yapılan gösterilere 400-500 kişi katılmıştı. Halep’te ilk büyük gösteri Burkan (Volkan) Ayaklanması. 2012 yılının Mayıs ayında yaklaşık 800.000 insan bu gösterilere katılmış, Esad rejiminin rastgele açtığı ateşle 100’den fazla sivil hayatını kaybetmişti. Firas Paşa, “Ben de oradaydım, ölebilirdim. Zaten yaralıları kimse saymadı bile. Halk kaçtı, düşeniyse yakalayıp hapse attılar” diye anlatıyor ilk günleri.

Dera ve Humus’ta ayaklanmalar varken bile Esad rejimi Halep’i kuşatmaya başlamış. Burkan ayaklanmasından sonra ikinci ve daha büyük ayaklanma 2012 Haziran’ında olmuş ve artık gerginlikler bir savaşa dönüşmeye başlamış. Firas Paşa, “Biz meydanlara indiğimizde karşımızda Esad’ın tanklarını ve doçkalarını bulduk. Halk, savaşı savaş başlamadan önce gördü. Bu savaşı halk istemedi, biz istemedik. Bu savaşı Esad istedi” diyor. Bu esnada kendilerinin de Araplarla birlikte hareket ettiğini, aynı tehlikeyi hissettikleri için böyle olduğunu anlatıyor. Belli ki o zamana kadar hâlâ bir takım demokratik hakları kazanmayı umut etmişler. Devleti yıkıp bir kısmında yeni bir devlet kurmak, toprak kazanmak gibi bir hazırlıkları zihnî olarak bile yok.

Çatışmalar ilk defa Halep’in kuzey kırsalında Mera ve Türkmen kalesi olan Çobanbey’de başladı. Çobanbey, Türkiye’ye sıfır noktasında. Türkmenler, Araplarla birlikte Esad güçlerine karşı savaşmaya, aslında daha doğru bir ifâde ile meşrû müdafaa yapmaya başladılar.

Ayaklanmaların ilk yılı dolana kadar, savaşa rağmen halk uluslararası kamuoyundan destek geleceğini umut etmiş. Türkiye’den, Suudi Arabistan’dan, Katar’dan, Esad’a müdahale edip seslerini duyurmalarını beklemişler. Rejim, telefonu, sosyal medyayı ve benzeri iletişim araçlarını mümkün olduğu kadar yasaklamış. Firas Paşa, “Esad, bizi dünyanın gözünden kaçırmak istedi” diyor. Buna rağmen halk, bilhassa ülke dışına çıkanlar, mücadeleyi anlatmak için büyük çaba sarf etmişler. Hayır amaçlı yapılan yardımların bazılarının da “Arapları milliyetçilik yapmaya çağırdığını” anlatıyor. Türkmenler, Esad’ı devirseler bile yine Esad rejimi gibi zulme uğrayacaklarını hissedince artık ayrı hareket etmeye başlamışlar. Zaten o bir yıllık sürede de tek başlarına ayakta kalabilecek kadar güçlenmiş, birlikler kurmuşlar. O noktadan sonra artık kendilerinin de ayrı bir hedefi olmuş: Türkmen olarak yaşamak.

Sohbete başlayalı neredeyse iki saate yaklaşmıştı, bir kaç defa sormama rağmen hâlâ kendisiyle ilgili tek bir şey bile anlatmamıştı. Gizlediği, sakladığı bir şey yok ama isminin değil Türkmen mücadelesinin öne çıkmasını ve onun anlaşılmasını istiyor. Yine de ısrar ettim.

Aslında hayatında olağanüstü bir şey yok ve sırf bu yüzden yaptığı iş gerçekten olağanüstü. Firas Paşa 1982’de Halep’in %90’ı Türkmen olan, rejimin daha sonradan Hüllük adını verdiği Bağrıyanık mahallesinde doğmuş. Ortaokula gitmiş ama Türkmen kimliği sürekli baskılanınca bırakmış okumayı. O bölgedeki Türkmenlerin çoğunun yaptığı gibi ayakkabı imalatçılığı yapıyormuş. Firas Paşa’nın babası da ayakkabıcı imiş. Firas, üç erkek iki kız kardeşten erkeklerin ortancası.

Kendisinin de dünyalar güzeli iki evlâdı var. Ankara’ya geldiği günün gecesinde pansuman için kendisini beklerken yanında çocuklarıyla çıkagelmişti. Kemal ve Hediye’yi ilk orada gördüm. İkisi de birbirinden güzel, güleç, cana yakın çocuklar. Babasının burnundaki tampon değişeceği zaman Kemal yaklaşmaya başladı. Çocukların ikisi de her ne kadar bir şeyden haberi yokmuş gibi görünse de babaları için oldukça endişelilerdi. Kemal, babasının yüzündeki bantlar çıkarıldıkça neredeyse burun buruna gelecek kadar sokulmaya başladı. Dikkatini dağıtıp sohbet etmeye, küçük oyunlar oynamaya çalıştık. Fakat gözü sürekli babasındaydı. Sonraki gece Firas Paşa ile sohbete gittiğimizde Kemal ve Hediye de uyumamışlardı. Kemal’in elinde sürekli babasının telefonu vardı ve bir şeyler yapıyordu. Firas Paşa, Kemal’i şefkatle kucakladı ve öptü. Sonra telefonu elinden aldı, “merak etme, eskisi gibi olacak” dedi. Kemal biraz utandı, gülümseyip başka bir oyuna daldı. Firas’ın anlattığına göre, yaralandığında yüzünün fotoğrafını çekmişler. Burnu kötü vaziyette. Kemal telefonda fotoğraflara bakarken babasının o hâlini görmüş. Telefonu sürekli alıp kaçırıyor, bir kenarda telefonda fotoğraf programları yardımıyla babasının burnunu düzeltiyormuş.

Kemal doğduğu zaman, Firas Çobanbey’de nüfusa gitmiş. Soy isimleri Mustafapaşa. Çocuğun adını Kemal koyacağım deyince, nüfus memuru bakmış, “haaa Atatürk yâni” demiş, dilekçesine kırmızı kalemle çarpı atıp “git ismi değiş gel” diye geri çevirmiş. Firas beklemiş, yazdırmamış. O memur daha sonra görevden alınmış ama çocuğun adını yazdırmaya kalmadan devrim başlamış. Öyle olunca da Firas aile cüzdanına kendi el yazısıyla “Kemal Mustafapaşa” yazmış.

Firas Paşa, er olarak 2,5 seneye yakın Suriye ordusunda şoför olarak askerlik yapmış, ağır füzeler taşımış. Füzeler aklına gelince gülümsüyor, “Keşke şimdi elimde olsalar…” Devrim Halep’e sıçradığında yürüyüşleri tertip edenler arasında Firas da varmış. Etrafında ayaklanmayı görünce içinde biriken millî şuurla kendisi de düzene karşı çıkmış. Halkın üzerine rastgele ateş açılıp insanlar öldürülmeye, yakalananlar bir daha haber alınamayacak şekilde hapislere atılmaya başlayınca, Esad’ın bu işe karışanları yakalarsa kesinlikle öldüreceğine kanaat getirmişler. Mahalleden arkadaşları ve yakın akrabaları ile beraber ellerinde olan parayla yedi tane av tüfeği almışlar. Tanka karşı av tüfeğiyle ateş ettiğini gülerek anlatıyor.

Yürüyüşlere katılışı ve gösterdiği atılganlıkla arkadaşları arasında ayrı bir yeri olmuş zamanla, ona komutan gözüyle bakmışlar. Önceleri ağabeyinin liderliğinde 1-1,5 sene savaşmışlar fakat ağabeyi yaralanınca arkadaşları şûra ile Firas’ı komutan olarak seçmişler. O zamana kadar yaptıkları bütün operasyonları Firas yönetmiş. Bu işler başarılı olunca, arkadaşları da onun etrafında kenetlenmişler.

Yaptıkları ilk operasyonu merak ettim, Firas Paşa anlatmaya başladı. 2012’nin Haziran ayında başka bir mahalleden kendileri gibi 10-12 kişi olan bir grupla birleşerek yaklaşık 25 kişi olmuşlar. Rejimin bir polis karakoluna saldırmışlar. Firas, ikmal yollarını da kestiği için Esad’ın adamları 6 zâyiat verdikten sonra karakolu bırakıp kaçmışlar. Yakaladıkları bir esirden, karakolda o zaman 80 civarında asker olduğunu öğrenmişler. O baskında 21 yaşında olan Cemal, bir kanas ateşiyle şehit düşmüş. Cemal askerliğini roketçi olarak yapmış, “bir roket atmadan gidersem gözüm açık giderim” diyormuş ama nasip olmamış. Sonraki süreçte de Esad rejiminin küçük karargâhlarına, rejim güçlerinin geçtiği yollara baskınlar düzenleyerek ganimet yâni silâh, roket gibi teçhizat elde etmeye, o silâhlarla da Esad’ın üzerlerine gönderdiği tankları imha etmeye başlamışlar. Çocukluk arkadaşı Hasan’ın 24 Esad tankı imha ettiğini, sürekli roket atmaktan bir kulağının artık duymadığını anlatıyor. Zamanla başardıkları görüldükçe insanlar gelip birliğe katılmaya, onlarla birlikte savaşmaya başlamış. Yavaş yavaş tugay oluşmaya başlamış ve görev taksimi yapmışlar. Hemen hemen 1,5 yıl sonra, 2013’ün sonlarına doğru Muntasır Billah Tugayı’nı kurmuşlar.

Biliyorum ki Suriye işi dışarıdan bakanlar için hayli karışık. Bu sebeple tam da muhatabını bulmuşken “siz kime karşı savaşıyorsunuz” diye sormak istedim.

En başta rejime karşı savaşmaya başlamışlar. Firas Paşa çok net olarak dedi ki “Biz Esad’ı yendik! Suriye dışından destek gelene kadar Esad düşmüştü. Şimdi onu şekil olarak kullanıyorlar ve savaşı devam ettiriyorlar. Rejimin içini dolduran, İran ve Iraklı milisler, komuta eden de Rusya’dır.” Esad, savaşı bâriz şekilde kaybedince, dışarıdan Şiî milisleri getirebilmek için işi mezhepçiliğe çevirmiş. İran, Irak, Afganistan ve Lübnan’dan Şiî milisler getirmişler. Firas, “Çok şükür her geleni ölü gönderdik” diyor. Fakat bu destek yetmeyince, sâdece lojistik olarak destek veren Rusya da savaşa fiilî olarak dâhil olmuş. Hava bombardımanının yanı sıra Rusya, kara operasyonlarında birliklere komuta edecek subaylar göndermiş.

Firas Paşa, bunlardan başka PYD’nin de rejimi desteklediğini anlattı. Hatta burada PYD ve IŞİD’i birlikte anlatarak tam olarak ne yapılmak istendiğini târif etti. Rejimin 90’lardan beri teröristbaşı Apo’yu sakladığını herkesin bildiğini hatırlatarak, rejimin Kürtleri her zaman Türkmenlere karşı bir güç olarak beslediğini söyledi. Savaş çıkınca, en büyük risk olarak görülen Türkmenlerin bertaraf edilmesi için PYD ve IŞİD’in birlikte kullanıldığını şöyle anlattı:

“PKK terörist bir örgüt olduğu için burada yapıyı PYD adıyla oluşturdular. İçini dolduran ve yöneten tamamen PKK’dır. PYD’yi besleyen zaten Esad. Onlar asla Esad’a muhalif olamazlar. Batı, ‘Suriye halkı özgürlüğünü alırsa ve Esad’ı devirirse, İsrail’e tehlike olur’ diye burada yeni bir güç oluşturmaya çalışıyor. PYD, Esad’dan sonra İsrail’i korumak ve büyük İsrail’i kurmak için Batı’nın bir piyonudur. Amerika onları ılımlı muhalefet olarak görerek muhatap aldı. PYD yıpranmasın diye hep savunma pozisyonunda tuttular. Onun yerine IŞİD’i getirdiler. IŞİD’i İslâm adıyla kullanıp Türkmen’i terörizme yakın göstermek istediler. Türkmenlerin bölgesinde bulunan Arap birliklerinin içinden dolarla adam satın alarak IŞİD’i kurdular. Ondan sonra dünyaya Türkmenler IŞİD’le işbirliği yapıyor dediler. Hâlbuki IŞİD, Türkmenlerin vatanlarını elinden almak için gelmişti. Irak’ta Maliki yönetimindeki Şiîler, iki tümeninin silâhını IŞİD’e bıraktı. 20 bin kişilik birliğe 120 kişiyle saldıran IŞİD’e karşı tek kurşun bile atılmadı ve silâhları bırakarak kaçtılar. IŞİD buraya geldiğinde çok silâhlandırılmıştı. Irak’tan batıya doğru hareket ederek Türkmen bölgelerini ele geçirdi. Sâdece Azez ve Cerablus arasında 148 Türkmen köyümüz var, bunların 110’u IŞİD’in eline geçti. 35 binden fazla Türkmen şehit oldu. Biz Çobanbey’de ikinci bir Çanakkale yaşadık. Maalesef çekilmek zorunda kaldık. IŞİD Cerablus’a kadar ilerledi fakat Azez’e ulaşamadı. Çünkü Türkmenler, IŞİD’e karşı gerçekten mertçe, erkekçe savaştılar. IŞİD, köylerimizin tamamını alamayınca üç yıldır biz Esad’a karşı savaşırken geri saflarda beklettikleri PYD’yi bu sefer doğudan Türkmen köylerine doğru ilerlettiler.  Havadan Rusya’nın da destek verdiği bu operasyonlara karşı da Türkmenler yiğitçe mücadele etti, karşı koydu. Doğudan PYD, batıdan IŞİD ve güneyden Esad’a karşı hâlen mücadele ediyoruz. Kimi vurdularsa IŞİD’i bahane ederek vurdular. Rusya, çoluk çocuk demeden misket bombalarıyla sivilleri öldürdü. Türkmendağı’nda IŞİD var diye vurdukları zaman, IŞİD oraya 200 kilometre uzaklıktaydı. Türkmendağı’nda yalnızca sivil Türkmen köyleri vardı.”

Firas Paşa, Türkmenlerin asla radikal İslâmcılar gibi olmadığını, yalnızca vatanlarını terörist gruplara karşı savunan savaşçılar olduklarını altını çize çize tekrar anlattı: “Biz tarihimizden beri vatanımız için savaşırız. Allah yolunda cihat ederiz. Bizden radikal de olmaz, terörist de…”

Ülkesinin geleceği ile ilgili fikirlerini de almak istedim. Suriye’nin bütünlüğünü istediklerini ve bu yapı içerisinde Türkmenlerin de haklarının muhafaza edilmesi gerektiğini anlattı. Hükümeti yönetmede gerçek rollerinin olması gerektiğini, ana dilini rahatlıkla konuşmak istediğini ve Türk olduğu için zulüm görmek istemediğini söyledi.

(Ayarsız/ Nisan 2016- Tam Metin)

 

1 YORUM

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here