Türkiye; Emanet mi, Ganimet mi?

0
85

Sınırları vakti zamanında çizilmiş ve kazanılmış bir toprak parçasından ibâret görmediğimiz bir ülkede yaşadığımızı, öncelikle hatırlatalım. Türkiye, ülkelerden bir ülke olmadığı gibi, topraklardan bir toprak da değil. Ya üzerinde yaşayanlar? Onları da; yiyen, içen, cinsel iştahlarını bir şekilde karşılamaya çalışan ve defihâcette bulunan kişiler yığını olarak görmüyoruz elbette. Kaynak neresiyse, başlangıç oradan gerçekleşiyor ve böylece tarihî akış kesintisizce devam ediyor. Olmazsa olmaz unsurlar sâyesinde: Din, dil, vatan, soy, tarih, ülkü…

Kimisi doğduğu yeri, kimisi doyduğu yeri vatan olarak algılıyor; kimisi için de, çizili sınırlara mahsus bir toprak parçası vatan. Her şeye rahatlıkla uyum sağlayan, her yolu yürünebilir kabul eden yerleşik duyarsızlık âbideleri için ise, vatanın herhangi bir ehemmiyeti yok. Doğulsa da, doyulsa da vatan; bir milletin maddî ve mânevî birikimini bünyesinde barındırıyor. Fakat sınır bakımından büyüklük bahsi sâhiden büyük olabilmek için yetmiyor. Büyük olmak başka…

Kalp, gönül ve ruh taşımak; insan adlı varlığı diğer canlılardan üstün kılıyor muhakkak. Böylece yanlışın ve doğrunun, iyinin ve kötünün, güzelin ve çirkinin nasılı şekilleniyor. Mehmet Kaplan, Büyük Türkiye’sinde şöyle diyor: “Sevmeyen bir kalb, Yunus’un tâbiri ile ‘kuru bir taş’a benzer. Onun üstünde ne çiçek, ne de gözyaşı yeşerir.” Düşünmek, aramak ve yapmak için sevmeye muhtacız. Yaşadığımız gibi düşünüyor, lâyığımızı buluyor ve yapmak için yıkıyoruz; fakat vatanını yaşanmazlaştıranlardan olmuşsak, orada yalnızca vatan değil, kalpler de taşa dönüşüyor. Sıkça tekrarlanan “sağlıklı yaşam” bahsini bu minval üzere muhakeme edelim; sağlıklı yaşayabiliyor muyuz ki, sağlıklı düşünebilelim?
Kanun her defasında hükmünü icra etmekte: İnsanın düşündüğü gibi değil, yaşadığı gibi düşünmesi…

Meselâ, ruhen ve zihnen iğdiş edilen insanımızın, töre deyince aklına sâdece “cinâyet” geliyor. Böylece eski hâtıralar, yeni umutlar olarak nakledilemiyor yarınlara. Mert insanlara uzun ömürler dileyen Dede Korkut’un sesini işitebiliyor muyuz: “Misafiri gelmeyen evler yıkılmalı, atların yiyemediği acı otlar çıkmamalıdır. Ata adını şerefle sürdüremeyecek oğullar doğmasa, yalan söz bu dünyada olmasa daha iyi…” (Prof. Dr. Umay Günay, Millî Folklor Dergisi, Sayı: 37, 1998.)

Hâl böyle iken, düzeni olmayanın düzeni başkaları tarafından tâyin ediliyor. Yaşanılabilir bir düzen tesis etmek, “Mesele”si olan adam Dündar Taşer’in ifâdesiyle, “Kabiliyeti nispetinde yetkili, sadâkati nispetinde şerefli, gayreti nispetinde refahlı, hizmeti nispetinde yüce” yurttaşlarla mümkünleşebilmekte. Nicelikten evvel niteliğe muhtacız. Şahsiyet nasıl teşekkül edecek? Terbiye ile…

Keşke sâdece toprağını yitirenlerden olsaydık. Nesillere ve çağlara ne kalacak ardımızdan? Sömürüldük, ezildik, ağlatıldık, sızlatıldık, mağdur olduk… Utanalım mı, unutalım mı? “İnsana kendi emeğinden başkası yoktur” diyor, Kur’an. (Necm, 39.) O hâlde, “Ne oldu?” diye değil, “Nasıl oldu?” diye sormamız gerekmekte âcilen, aksi hâlde, hayatın ve tarihin dışında kalmaya mahkûmuz. Gerçekler acı yine, evet: “Yeryüzünün yüzölçümünü 7 milyar kişiye bölüp buna göre bir mülkiyet veya hükümdarlık belirlenebilir mi? Öyle veya böyle, insanların kimi çölde yaşayacak, kimi kutuplara yakın. Dünyayı herkes için cennet yapacak bir tasavvurun gerçekleşebilirliği yok. Sağlam ve şaşmaz bir hakkaniyet düzeni kuramadığımız için şimdilik olabildiğince âdil bir rekabet ortamı öngörebiliriz. Bu temenni de, ancak güçlü olanların içtenlikle hakkaniyet duygusu içinde hareket edebilmesi ile bir anlam kazanabilir.” (Ömer Lütfi Mete, Milliyetçilik-Milliyetsizlik, s.26.)

Şahsiyetler topluluğunun şahsiyeti olamadıktan sonra, şu ya da bu olmak… Mühim mi?….

Yazının devamı Ayarsız dergisinde

Ayarsız dergisini kitapçılardan edinebilir veya Abonelik formunu doldurarak adresinize getirtebilirsiniz.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin