ULU CANLAR YUĞU

0
141

Bugün 7 Ekim. İstanbul Adliyesi’nde sıradan bir duruşma günü. Onlarca duruşma salonundan birinde oturmuş, sıramın gelmesini bekliyorum. Dosyama daha çok var ancak dışarıda müthiş bir uğultu hâkim, benim ise sükûnete ihtiyacım var bugün. Düşünmek için…

Uyandığımdan beri aklımda, kimin yazdığını bilmediğim bir şiir… Kahvaltı hazırlarken, çocuğu okula bırakırken, mutat trafik çilemi doldururken, bundan önceki duruşmaya girerken, rastladığım bir arkadaşla kahve içip laflarken… Arka fonda, takılmış bir plak gibi sürekli dönüyor:

“Dün Malazgirt’te sen ve Mohaç’ta sen,

Kefenin olmuştu yine elbisen.

Bir rüzgârsın kıble yönünden esen,

Unutma beklenen ülkücüsün sen.”

Biri durmaksızın bana sesleniyor, bilinçaltımdan. “Duy beni! Duysana sesimi!” Hep böyle olur zaten! Onun için erkenden girdim ya duruşma salonuna! Aklımdaki şiirin peşine düşmem lâzım. Telefonda, arama motoruna “Malazgirt ülkücü” yazıyorum önce… Hayır, bu değil! “Kefen ülkücü”… Hayır! Tabiî ki hayır! Birkaç deneme daha… Bugünün tarihi en son aklıma geliyor nedense… Ah ki ah! Nasıl unutulur? Hâfızamdaki soru işareti kaybolsa da parmaklarım gayri ihtiyarî yazmaya devam ediyor: “7 Ekim ülkücü”… İşte sabahtan beri sesini duyduğum “ülkü çağının bahadır meleği” karşımda şimdi!

***

Bugün 7 Ekim… 12 Eylül darbesinin ilk idam cezası infazının yıldönümü. Dokuz karanfilin ilkini soldurup da dalından koparttıkları gün, bugün. Silâh kullanmadığı mahkeme kararıyla tespit edildiği hâlde, Kenan Evren’in; “Bana da öyle bir bilgi geldi ama artık çok geç, infazdan dönemeyiz.” dediği gün, bugün. Tek adamın iki dudağından çıkan lânetli sözlerin önüne geçecek hukukun sırra kadem bastığı gün, bugün. Kararı beklemeden, aldığı tâlimatla, alelacele darağacını kurduran cezaevi müdürünün; “Bu bir sistemdir, sen yapmazsan, yapanı bulup getiriyorlar.” diyecek kadar aşağılık olabildiği gün, bugün. Kararı veren hâkimin yıllar sonra itiraf ettiği üzere; “Aynı gece asılan sol görüşlü Nejdet Adalı’ya denge olsun diye…” bir karanfilin asıldığı gün, bugün.

Duruşmaların hepsini bitirdim. Adliyeden çıktım, bir saati geçen trafik maratonunda, düşünmek, hayır, aklımı yitirmek için bol vaktim oldu. Yirmi iki yaşındaki delikanlıyı düşündüm uzun uzun… Gözyaşlarıyla bir iyice yuğdum kendimi. Sonra “Onun yerinde olsaydım” dedim kendi kendime. Bugün, son günüm olsaydı ama Mustafa’nın son günü olsaydı bugün…

Yollar uzadıkça uzadı; Ortaköy sırtlarından girdiğim köprü, Üsküdar’ın Nakkaştepe’sine varacağı yerde, Ankara’nın Altındağ’ına vardı. Altımdan araba, köprü, şehir ne vakit çekildi anlamadım, Ulucanlar Cezaevi’nin hücrelerinden birinde yalınayak kalakaldım.

Şaşkınlıkla etrafıma bakınıyorum şimdi.

Yazının devamı Ayarsız dergisinde

Ayarsız dergisini kitapçılardan edinebilir veya Abonelik formunu doldurarak adresinize getirtebilirsiniz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here