Serbest Yazı

0
124

Konstantin Karopana’nın Azapkapı – Ortaköy arasında atlı tramvayı çalıştırıp vardacıların bu âletin önünde yol açmaya başlamasının 148, “söz mülkünün Şehriyâr’ı” Mehemmed Hüseyin’in doğumunun 113, Das Kapital’in Bohor Israel tarafından gerçekleştirilen ilk ve hülâsâtü’l-hülâsâ çevirisinin Cerîde-i Felsefîye’de yayınlanışının 105, Fakir Baykurt’un TÖS genel başkanlığına seçilişinin 50. yıldönümünün eşiğinde, banliyö trenimiz olmadan geçirdiğimiz 1532. günde, Evliya Çelebi’nin, yaklaşık dört asır önce bile, “Eyle bir sevâd-ı mu‘azzam şehr-i kebîrdir kim şehr-i İslâmbol içre bin âdem merhûm olsa yine âdem deryâsından omuz omuzu sökmez, böyle bir gulgule-i Rûm’dur” dediği İstanbul’un hâlâ aynı gulguleli İstanbul olduğu günlerden birinde, hâne halkı sofrayı yegân yegân terk ettikten ve ben, Boston Çay Partisi’nden daha büyük bir târihe geçme potansiyeli taşıyan, Uluslararası Trabzon Yoga Festivali’ne değin haberin yarattığı şaşkınlığı üzerimden attıktan sonra, ne yazayım diye düşünüp dururken, bana bir şeyler çağrıştırıp fikir verebilecek işlerle iştigâl etmeye başlamıştım. Bunların başında tabiî olarak kitap raflarının arasında dolanmak geliyor. Bilvesîle rafları karıştırırken Leskov’un Mtsenskli Lady Macbeth’ine uzandım. Hem Gürol Pehlivan’ın verdiği Şostakoviç ayrıntısıyla iyi bir şeyler çıkarabileceğimi hem de İlber Ortaylı’dan sonra Stalin’e bir küfür de ben yollarken, hıyarla yetinmeyip sinkafı da esirgemeyeceğimi umuyordum. Kelimeleri, konuyu Dimitri Şostakoviç’in, Stalin tarafından burjuva özentisi olmakla ithâm edilmesine yol açan, Lady Macbeth operasına getirecek şekilde telfîk edip işin, yine Gürol Hoca’yla yazışmalarımın yönlendirmesiyle, Hitler’in meftûn olduğu Anton Bruckner’in 3. Senfoni’sine, oradan da diktatör – sanatçı münâsebetleri gibi benim elimde gıllıgışlı bir konuya dönüşecek bir mecrâya kaymaya başladığını anlayınca vazgeçtim. Yeterli değildim. Okumadığım bir kitaptan bahsetmek gibi olacaktı. O esnâda aklıma Pierre Bayard’ın okumadığımız kitaplardan nasıl bahsedebileceğimize dâir yazdıkları gelince (“…kültürlü insan için şu ya da bu kitabı okumamış olmanın hiçbir önemi yoktur, çünkü içerikten tam olarak haberdar olmasa da, çoğu zaman kitabın konumunu, yani o kitabın başka kitaplarla olan bağlantısını bilme kapasitesine sahiptir.”) ilgim yeniden uyandı; ama o en azından içerikten haberdâr olmasak da bağlamı bilmemiz gerektiğini söylüyordu ve bu müzik mevzularına hem içerik hem bağlam açısından uzak olduğumu fısıldayarak beni tafrafürûşluktan kurtaran içimdeki mâkul adam tarafından bu defa kesin olarak engellendim. Ben de Fuoco’mu yakıp onun dumanından hasbelimkân medet ummaya başladım; zîrâ Mehmet Rauf’un da dediği gibi “Ağaçlardan yayılan râtıp nefahatta müessir bir nüfuz vardı[r]” ve bunun ağacı bruyère (erica arborea) olduğu için yüksek nitelikli bir tedaî uyanmasını bekledim; ama yine de faydası olmadı. Çünkü kafama, üçte bir oranında doldurulmuş tütünle pipoyu ikinci defa kibriti çakmadan kırk dakika boyunca tüttürebilmek kaygısı “muhnik soluklar” arasında yerleşmişti ve bu da bilgisayar ekranına bakmamı ciddi bir süre engelledi. Ne yapacaktım?

Yazının devamı Ayarsız dergisinde

Ayarsız dergisini kitapçılardan edinebilir veya Abonelik formunu doldurarak adresinize getirtebilirsiniz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here