Turlamaktan Turhan-1037. Vazife

0
28

Dikenli Bahane Vadisi’nin tabelasında ne yazarsa yazsın, adının bu olduğunu sebepsiz biliyorduk. Yeğeni Ali ve ben, Turlamaktan Turhan, yürüye yürüye bîhal olmuştuk ki sonunda bacaklarımıza söz dinletmeyi başarabilip duruverdik. Durduğumuzda zaman da durmuştu. Gökte bir patlama oldu. Pembe bir baloncuk gibi şişen gökyüzünün göbeği aşağı sarktı ve pörtleyerek onlarca rengi etrafa yakamoz yakamoz saçıverdi. Başımızı eğmedik, saçlarımızı ellerimizle kapatmadık ki yeterince renklenelim, ıslah olalım. Muhatap olduğumuz şey ne idi, ne neşeydi, ne hüzündü, neydi, çok acayip bir şeydi. Şeylerin içinden çıkan şeylerin şeyi bir şeydi.

“Kal’anın dibinde üç ağaç incir,
Elinde kelepçe, baba, boynunda zincir.
Zinciri çok sallama kolların incir.”

Yeğeni Ali bunları sayıklıyorken Zülkarn tok sesiyle bizi uyandırdı. Sıradaki sefer vazife kağıdını aldık. Zülkarn hiçbir şey demeden kendi öksürüğünden çıkan bir karanlığın içine doğru yutulup kayboldu.

Adem’in Efendi’sinden telakki ettiği (aldığı) kelimelerin peşine düşmemiz gerekiyordu. O kelimeler bizi bir yere götürecekti. Çıkar sokak, çıkar caddeler, gerçek bir ülkeye çıkacaktık.

Apaçık pembe gökyüzünün sıcacık kuştüyü gölgesinde yürüyerek “yol”a revan olduk. Sanki biz yürümüyorduk, iki yanımızdaki dekor geri sarıyordu. Tepeler, ağaçlar, yol kenarındaki çeşmeler, minik papatyalar, ileri adım atan ama geri geri yürüyen sarman kediler, her şey geriye gidiyordu ta ki biz ilerleyelim. Bir yürümüyorduk, hedef bize doğru geriliyordu.

Hedefimizde yine bir kapı vardı. Hayat, birbirine açılan, birbiri ardından açılıp kapanan girişi fırsat, arkası pişmanlık olan kapılardan kademe kademe inilen veya çıkılan bir minare merdivenleri sistemiydi. Farklı merdivenler aynı minarenin içinde birbirini görmeden yukarı çıkıyordu. Kimi de ne yapıp, edip, o daracık basamak kenarı pencerelerden kayıp, aşağıya, esfel-i sâfiline düşmeyi başarıyordu. Emin olun aptallık ekstra gayret ister.

Minarelerden birinin herhangi bir kapısından içeri girdik ve döne döne yükselmeye başladık. Bazı basamaklarda basılmaması gereken düğmeler vardı. Sırt çantamızdan “belki-bilir” cihazımızı çıkardık, düğmelerin üzerine tuttuk. Dünyalardan en alçağında belli bir zaman-mekândaki bir retoriğe (düğmeye kim bastı?) konu olan o meşhur düğmeler işte bunlardı. Her dönemin, her puştluğun, her bahanenin bir düğmesi vardı. Dokunmadan seke seke tırmanarak yükselmeye devam ettik.

Yazının devamı Ayarsız dergisinde

Ayarsız dergisini kitapçılardan edinebilir veya Abonelik formunu doldurarak adresinize getirtebilirsiniz.

PAYLAŞ
Önceki İçerikBaşka Bir Kadın
Sonraki İçerikSÜHEYLA

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here