TANIK

0
53

Anlatmaya nereden başlayacağımı çok iyi biliyorum. Çünkü her şey olup biterken ben oradaydım. Bana çokbilmiş diye atıfta bulunmayın zira kendimden bu denli emin oluşum, şahsımdan ziyade sahibimden ötürü… Sahibim dediysem de beni bir köle sanmayın sakın. Bilakis, bulunduğum yerlerin hâkimiyeti bendeydi. Sahibim, bana her türlü yetkiyi vermişti. Üstelik beni tepeden tırnağa cevherlerle donattı ve renklerin en mükemmel tonlarını birbiri ile buluşturduğu bir esvap ile giydirip kuşandırdı. Böylece, ne soğuklarda dondum ne sıcaklarda yandım. Başımdan etrafa yayılan misk-i amber kokuları ise herkesi mest ederdi.

Böyle kıymetlere kim sahip olmak istemez ki? Fakat ben bunların hepsini elimin tersi ile ittim. Çölde görülen bir vaha misali kandırıcı güzellikleri taşımak zor işti vesselam. Güç beğenir değilim elbet; tek kaygım, bana biçilen değere layık olamamak.

Günlerden bir gün, beni bile tir tir titreten korkunç bir fırtına başladı. Gökyüzü çatlarcasına haykırıyor; yeryüzüne en kuvvetlisinden şimşeklerini gönderiyor, ardından yaptığından pişman olup cesedin başına geri gelen katil gibi gözyaşlarını akıtıyordu. Yağmurlar, topraktan özür dilercesine yağıyor yağıyordu. Merhametin, gazabı geçtiği an, tam da bu andı! İşte ben, bu anda vazgeçmiştim her şeyden. Savaş meydanında özgürlüğü uğruna bedeninin paramparça olmasına razı olan bir asker gibi ben de parçalanıp yok olmayı yeğledim. Ortalığı kör dumanlar sarıyor ve göz gözü görmüyordu artık.  Vaveylalar kopmaya, örsler vurulmaya devam ederken kulaklarımda son darbenin kahredici uğultusunu duyuyordum…

Yazının devamı Ayarsız dergisinde

Ayarsız dergisini kitapçılardan edinebilir veya Abonelik formunu doldurarak adresinize getirtebilirsiniz.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin