ŞİZODÜŞ

0
96

Klâsik müzikteki kuartetler kadar düzenli ve anlamlı ama dayanılmayacak kadar can sıkıcı ve tatsız olurdu yaşamak, uykuda ve uyanık görülen rüyalar olmasaydı.

Fikret Ürgüp

“25 Kasım

Akşam oluyor. Şehrin üstüne karanlık inerken daralan göğsümü, dünyanın muhtelif yerlerindeki gün doğumlarını düşünerek geniş tutuyorum. Masanın köşesinde yanan mumdan, kehribar rengi bir sıcaklık tüm odaya dağılıyor. Oda dediysem ruhu olan sevgili hapishanem. Bu kehribar renkli hale ruhumu da sarıp sarmalıyor; çünkü bilirsin ki ruhum şefkatini gördüğü her şey tarafından sarıp sarmalanmaya heveslidir. Yine bilirsin ki ruhum sarıp sarmalanmaya heves ettiği şeyler tarafından hırpalanmaya yazgılıdır.

Epeydir yazmıyordum sana. Aslına bakarsan epeydir hiçbir şey yapmıyorum. Hapishane addettiğim ve içinde sabahları bezgin karşıladığım dört duvarla muhabbet kurdum sana yazmadığım vakitlerde; çünkü düşmanlığımız beni yıpratırken duvarlara dokunmuyordu. Hem o kadar uzun süredir bir aradayız ki insan koca bir zamanı bölüştüğüyle nasıl gönül bağı kurmaz? Mümkün olsaydı bu dünyadan geçtiğime dair izleri şu dört duvardan gayrısına nakşetmek isterdim. Fâniliğim pekiştikçe bâki olana meylim artıyor. Sınırları sonsuza açılan bir kâinatta mı yoksa dar dapdar hücrelerde mi daha kolay ulaşılır bâki olana? Sorular… İnsan yılmadan kendine sorular sorar mı? Soruyorum. Aklımdan şüphe duyuyorum ve bu, müthiş bir acı veriyor. Bu şüpheyi yenmenin, bu acıyı dindirmenin yolunu duvarları yıkmakta buluyorum. Yıkmak için vurdukça çoğalan duvarlar… Pencereler açıyorum, kapılar; dışarı çıkıyorum; aldanıyorum; ten duvarını aşamıyorum. Her kuvvetli arzu, ulaşılmazlığa hapseden bir mahpus oluyor; ellerimle hapishanelerimi çoğaltıyorum, hapishanelerim de yalnızlığımı çoğaltıyor. Günden güne katılaşan yalnızlığıma rağmen seni düşünmekten vazgeçemiyorum. Başımı yastığın soğuk yüzüne koyduğum ve yaşam yükünden kurtulmayı dilediğim geceler, sessizce seni anıyorum içimde. Gerçeğine erişemediğine düş de yetmiyor bazen ve o vakit rüyâ, merhametin eliymişçesine bereket saçıyor gönlümden aşağı. Hani o ilk gençlik diyebileceğimiz zamanlar, gözlerinde uçarı bir neşenin kıvılcımları, köhne bir şehirde bir akşamüstü hava ağır metallerle kirlenirken ben sarı sapsarı saçlarımla beyaz bembeyaz bir hayal gibi karşındayım. Bir yazgıyı değiştirme hevesi mi bu rüyânın tabiri? Aynı rüyâ defalarca görülebilirken hakikat sil baştan yaşanmıyor. Hakikatimiz…”

“Hakikatimiz…” z harfinin üzerinde o kadar çok durdu ki kırmızı mürekkep dağıldı. Mürekkeple birlikte zihni de dağıldı. Masanın yanı başındaki pencereden dışarıya uzandı. Karşı çatıda tünemiş güvercinler karanlığa rağmen seçiliyordu. Kaburgalarında pervazın sertliğini hissetti. İç geçirdi. Karşı çatıdaki güvercinlerden biri havalandı. Masaya döndü.

“Güvercinler için uçmak öyle kolay ki… Uçmaya böyle yakın durduğumda ben de uçabileceğimi sanıyorum. Neyse ki şimdilik sandığımı biliyorum.”

***

Yazının devamı Ayarsız dergisinde

Ayarsız dergisini kitapçılardan edinebilir veya Abonelik formunu doldurarak adresinize getirtebilirsiniz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here