Saide Sana Biraz Tanbur Çalayım mı?

0
121

Her şey hazırdı, bir tek Cemil’i bekliyorlardı. Vapur, Beşiktaş İskelesi’ne yanaşmış, uzun seyahat için yapılan hazırlıklar son defa gözden geçiriliyordu. Gece yarısını geçtikten sonra yola çıkacak, Marmara’ya geçip oradan da Akdeniz’e ve sonra daha uzak denizlere doğru açılacaklardı.

Cemil önceki gece pek az dinlenmiş, gün ışıyıncaya kadar sedirde oturmuş, bazen eline kemençesini, lavtasını, bazen de tanburunu almış, fakat ardı arkası kesilmeyen öksürük yüzünden istediği gibi çalamamıştı. Yine de büyük bir azimle vapura götürmek istediği bütün sesleri tek tek toplamak için zihnini yoruyor, gecenin sessizliğini fırsat bilip elini çabuk tutmaya gayret ediyordu.

Daha küçük bir çocukken bardaklara su doldurup miktarını değiştirerek veya ayakkabı lastiklerini bir tahta parçasına çakıp gerdirerek yaptığı çalgılarla elde ettiği sesleri hatırladı. İçindeki sesleri keşfetmek için kaçıp evin kilerine saklanır, henüz ne olduğunu anlamadığı ve yalnızca yüreğinde hissettiği bu sesler yüzünden mahzunlaşır, yaşından beklenmeyecek bir kederle iç geçirirdi. Yüreğine ilham olan bu garip sesleri ilk duyduğu andan beri içini derin bir hüzün kaplamış, o saatten sonra da en yakın arkadaşı, ancak yalnızken buluşabildiği bu hüzün olmuştu.

Yaz tatillerinde gidilen Anbarlı’daki konakta kendisine göz kulak olan Lenber Ağa’nın çaldığı tanburu başka bir şeyle ilgileniyormuş gibi yapıp dinliyor, Lenber Ağa odada olmadığı zaman boyundan büyük tanburun perdelerine dokunuyor, içindeki sesleri en iyi şekilde taklit etmek için uğraşıp duruyordu. Lenber Ağa onu odanın yüklüğüne saklanmış vaziyette tanbur çalarken yakaladığında utanmış, terlemiş, ne yapacağını bilememişti. Bir müddet bu sırra sâdık kalan Lenber Ağa, yaz tatili bitip de dönecekleri zaman konuyu büyük amcası Reşad Bey’e iletmiş, amcasının Taşkasap’taki evine döndükleri zaman da ağabeyi Ahmet Bey, Cemil’e bir tanbur hediye etmişti.

Cemil, tanbura dokunduğu zaman ayakları yerden kesiliyordu. Bunu ilk hissettiğinde başının döndüğünü, ayağının altından yerin çekildiğini sandı. Korkuyla karışık bir merakla içindeki sesleri taklit etmeye devam etti. Zamanla sesleri taklit etmeyi başardıkça ayağının yerden kesilmesine de alışmaya başladı. Bıkmadan, usanmadan çalmış, çaldıkça içindeki seslere daha yakın sesleri, bundan da önemlisi o seslerin hissiyatını da enstrümanında yakalamaya başlamıştı. Artık o saatten sonra bu hissiyat Cemil’in yüzüne gelip oturmuş, Cemil kendisi ile bu hissiyatın arasına giren gündelik meşgaleden oldukça mustarip bir hayat yaşamaya başlamıştı.

Yazının devamı Ayarsız dergisinde

Ayarsız dergisini kitapçılardan edinebilir veya Abonelik formunu doldurarak adresinize getirtebilirsiniz.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin