Dört Hikâye

0
44

“Gece yarısına yaklaşan bir saatte hiç bilmediği bir mahallenin hiç geçmediği bir sokağından yokuş aşağı yürüyor, seyrek sokak lambalarının cılız ışıklarıyla aydınlattığı kaldırımlar boyunca dizilen evlerin pencerelerinde karanlık yerine ışık olsaydı önümü daha iyi görürdüm diye düşünüyordu. Karanlıktan değil, bilmediği bir sokakta yürümekten korkuyordu. Karanlığın ürperten tarafı görünmez kıldıklarıydı. Olabildiğince sâkin, telâşsız, umarsamaz ve hayli korkusuz yürüdüğünü düşünüyordu, ama dışardan gören birisi buraların yabancısı olduğunu adımlarını boşluğa atışından anlardı.

Tam alışmaya başladığını düşündüğünde, bir dalga gibi bedenine vurup önce içini sonra bedenini titreten ‘hişt’ sesi, anlık bir katılık bırakarak bedeninde, hızla karanlığın içinde yok oldu. Kalbinin sesiyle kendine geldi, birbirine dolaşan ayaklarına mı, yoksa koşmasını isteyen içgüdüsüne mi odaklanması gerektiğine karar vermeye çalışırken her şeyin yoluna girdiğini fark etti. Biraz önceki temposunda yürüyüşüne devam ediyor ve çaktırmadan nefesini düzeltmeye çalışıyordu. Arkasına bakmadan yoluna devam etmenin ve korktuğunu gizlemenin en iyi tercih olacağına karar vermişti biri kendi adına. Atalarının tecrübeleri devreye girmişti, Jung belki de böyle bir geceden ilham alarak arketipe ulaşmıştı. İkinci ‘hişt’i duyduğunda daha bir sâkindi, kaç sâniye geçtiğine karar veremedi, yeterince uzaklaşmış olmalıydı sesin kaynağından. ‘Hişt’in sahibi de öyle düşünüyor olmalıydı ki üçüncü ‘hişt’ telâş yüklü ve ilk ikisine göre daha yüksekti. Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu ama bu arada içinden dûa okuduğunu da fark etti. Belki de sekenetini buna borçluydu. Yürümeye devam ederken kafasını geriye çevirerek sesin sahibini aradı gözleri. İhtiyar bir kadın biraz önce önünden geçtiği ışıksız evlerin birinin önünde duruyordu. Fizikî bir tehlike arz etmiyordu; ama bu, tedirginliğinin geçmesi için yeterli değildi, durmadan yoluna devam etti.”

“Yok, içim ürperdi gece gece nereden aklıma düştü böyle bir hikâyeye başlamak, oldum olası sevmem zaten korku filmlerini, hikâyelerini” diyerek bilgisayar ekranından bakışlarını uzaklaştırarak ışıklı geceyi aradı. Karanlık her gün biraz daha mağlup oluyordu şehre. “Yâhû ne var korkacak, duyan da devrim öncesi Paris’in arka sokaklarında geziyorsun sanacak. Kasabalı hâllerin yaşatıldığı bir semtin bakımsız sokaklarında geziyorsun nihayetinde, en kötü olayların gündüz vakti ya da pırı pırıl aydınlatılmış sokaklarda, kapısında gösterişli güvenlik görevlilerin bulunduğu mekânlarda gerçekleştiğini ya da tasarlandığını bilmiyorsun sanki.” “Bi sus allasen, tadım kaçtı, yazmayacağım bu hikâyeyi, toplumsal mesaj filan vermek değildi derdim. Şöyle okuyanın içini titretecek bir öyküydü, vazgeçtim” diyerek içindeki sese çıkıştı yazar.

İçindeki ses “korkak” diye fısıldadı. “Hiç mi merak etmiyorsun o kadının senden ne istediğini?”

“Hayır” diye cevapladı, “hiç merak etmiyorum, gözlerini görmediğim bir insana, gecenin bir yarısı karanlık bir sokakta, yaşı ne olursa olsun, güvenmemi bekleme benden. Gözlerini yaşlılıktan mı karanlıktan mı yoksa olmadığından mı görememiştim bilmiyorum. Gözlerini görseydim, evet gözlerini görebilseydim sorardım ne istediğini.”

***

İçindeki sesin söylenmesi devam ediyordu ama onu dikkate almayarak yeni bir hikâyenin ilk cümlesini yazdı:

“İçimde sabah trafiğine yakalanmamış bir şehirli sevinci, genç olsaydım ‘hiç beklenmedik bir yerde size tesadüf etmiş gibiyim’ derdim.

Yazının devamı Ayarsız dergisinde

Ayarsız dergisini kitapçılardan edinebilir veya Abonelik formunu doldurarak adresinize getirtebilirsiniz.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here