Rûh Teatisi

0
20

Yeşil gözlerinde rahatsız bir parıltı dolaştı. Elini bir ânda saçını karıştırırken buldu. Dudaklarının kenarı seğiriyordu. Korkunç görünüyor olmalıydı. Yemeği önünden alınmış bir köpekten farksız… Oysa bu yalnız onun değil, bütün bir topluluğun meselesiydi. Cevap vermemeyi, tepkisiz kalmayı seçebilirdi elbet. Ama o his, gözlerindeki parıltıyı yapan dürtü öylece dinlemesine mani oldu. Şiddetli bir cevap aradı, bulamadı. Karşısında meseleler arasındaki bağları iyi kuran bir hatip vardı. O size en saçma şeyi dahi savunabilirdi ama sizin ona karşı en makûl meselede bile pek şansınız olduğu söylenemezdi. Hiddetini yalnız birkaç kelimeye sığdırıp dökmek, içindekileri söyledikleriyle anlatmak istiyordu. Yazık ki düşünmeye de vakti yoktu. Onun için bıraktı kendisini, aklına gelen ilk cümlenin kollarında garezini süzdü. Ağzından cılız bir ünleme hâlinde zavallı bir soru döküldü:

“Nasıl yâni?”

Hatip sinsice güldü. Yüzlerce kez, yüzlerce kişiyle dövüşmüş, çoğunda kazanmıştı. Beyni artık buna göre bölünmüştü: Rakip açıklama istiyorsa ikna olmaya niyetli demektir. Ezberinden konuşsa, hücum etse, dağıtsa yetecek. Ama öyle olsun istemiyor. Bu kız üzülmesin, hiç üzülmesin. Bugün de, yarın da üzülmesin bu kız. Bir şey söylese gözündeki parıltı sönecek. Parıltının gidişinin gözün sönmesinden ne farkı var? Bu göz hep böyle parlayıp dursun.

“Boşver, haydi vaktimizi bunlarla harcamayalım, ne olur? İş güç arasında, zâten kırk yılda bir görüşebiliyoruz. Koca koca meselelerle boğulmaya gerek yok. Bak sana ne anlatacağım; yoksa anlatmış mıydım? Karınca yuvası hikâyesi hani. Lâfı geçti mi daha önce?”

“Hayır, geçmedi.”

Öyle bir hikâye yoktu. Şimdi uyduracaktı. Öyle bir hikâye olmalıydı ki bu işe de bir yerinden bağlanmalıydı. Sigarasından bir nefes çekti. İçini bir tiksinti doldurdu. Ama sigaradan mı, bilmiyordu. Öksürdü, bir daha öksürdü ve bir daha… Birkaç saniyeliğine kendinden geçti. Tiksinti derinleşti. Kusma refleksini zor bastırdı. Tikinin üstüne giden bir hastaya benziyordu. Kızın yüzünden bir endişe bulutu geçti. Oğlanın sakinlediğini görünce o da duruldu. Oğlan konuştu:

“Zamanın behrinde, dünyânın çok yağmurlu yerlerinden birinde, içinde ben diyeyim binlerce, sen de milyonlarca karıncanın yaşadığı bir yuva varmış.”

Kız bu kez gülümsedi. Parıltı olduğu gibi duruyordu:

“Masal mı anlatacaksın?”

“Biz masal medeniyetinin çocukları değil miyiz ki anlatmayayım? Buranın bütün masallarında biraz da büyükler anlasın diye bir şeyler yok mu?”

“E iyi bakalım. Senin bileceğin iş. Anlat.”

Yazının devamı Ayarsız dergisinde

Ayarsız dergisini kitapçılardan edinebilir veya Abonelik formunu doldurarak adresinize getirtebilirsiniz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here