Hayat’ül Hayevan Cemiyeti

0
8

Öyküyü yazmadan bir gece önce ivime, yatağıma kadar giren çıyana.

 

“Mini mini bir kuş donmuştu,

Pencereme konmuştu.

Aldım onu içeriye,

Cik cik cik cik ötsün diye,

Pır pır ederken…”

 

Canlandı, evet cana geldi. Sağını solunu salladı, kanatlarını kabarttı, şöyle bir toparlandı. Yetmedi konuşmaya başladı. Papağan değil, muhabbet kuşu değil, laflarına bakılırsa muhabbet erbabı hiç değil. Zaten onu gördüğüme çok şaşkındım. Çünkü şehrimde en son kuş, 2257 senesinde görülmüştü. O zamandan bu zamana geçen on bir senede ne kuş ne köpek ne kedi kalmış, bu durum evlerde robot ev hayvanı beslememizden olsa gerek pek de rahatsız etmemişti biz insanları. Besleme derken, ara ara makine yağı ve şarj olayları. Görseniz can taşıyanlardan hiçbir farkları yoktu. Derileri, tüyleri, oyunculukları bile vardı ve uğraşmayı seviyorsanız eklenen bir programla kanepelerinizi tırmalayabiliyor, yastıklarınızı parçalayıp yatağınıza bile işeyebiliyorlardı. Hatta benim balıklarım da vardı. Kumandaya basmam yeterliydi akvaryumun duvarda belirmesi için. Ne kadar da güzellerdi, ölmüyor, beslemeyi unuttum derdine düşürmüyor, sâdece ben isteyince salına salına yüzüyorlardı.

Evimde şu an beni tehdit eden kuşa gelecek olursak, insanoğlunun buna sebebiyet verdiğini, yakında dünyayı ele geçireceklerini filan cikledikten sonra geldiği pencereden “pırrrr” uçuverdi. Ellerim bak boş kaldı ama çok şükür ki boş kaldı. Arkasından pencereye koştum, koca şehrin bütün pencerelerinden kalkan kuşlar gördüm. Sokaktan, pencerelerden nokta nokta yükselen kuşlar, gökyüzünü siyaha boyayıp, gotik öykülerin alacakaranlığınca nehir gibi akıp gözden kayboldular. Bu garabeti çözebilen bir zoolog bulup, televizyona çoktan çıkarmışlardır diye düşünüp hemen kumandaya sarıldım.

Yazının devamı Ayarsız dergisinde

Ayarsız dergisini kitapçılardan edinebilir veya Abonelik formunu doldurarak adresinize getirtebilirsiniz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here