Çay, Kent, Kimlik ve Kültür Üzerine Yüksek Sesli Düşünceler

0
124

“Bu yazıyı kadîm dostum Yasin Şehitoğlu’na ithaf ediyorum.”

Önce Çay!
Yaşamak, tetikte gitmektir okuyucu; hele senin için bu cümle iki kere mânidardır… Tetikte gitmesen, tedirgin bir ruh olmasan, hayat telâşında kan ter içinde kalsan da, bir nefeslik durup gökyüzüne dalgın bakanlardan değilsen; bu dergiyi almazdın. Yalnız dikkat et okuyucu, sen bu dergiyi okurken de tetikte ol; bakarsın yazanların bazıları ensende solur, bazıları da nerede oturuyorsan oraya gelir çay içer. Çay mühim… Etrafını kes bakalım, iyi kes! Tamam kes dedik de, o kadar da kesme… Çay!

Yalan diyemezsin; bu zamanda sâhicilik büyük maharettir aslında… Lâkin namlusunda duman tüter. Acıtır. Bu cümle Ortadoğu ahalisi için iki kere mânidardır. Ne ben, ne de buradaki ayarsızlar “seni o limana çıkaramaz” okuyucu… Ancak… Demek o kadar acı çektin ve sâhici bir şeyler aradın ki, bu dergiyi buldun, demek var bir bildiğin. Belki de burada yazanlardan daha çok bilgin var, ne dersin? Tüm buluşlar, bir arayanın peşine düşmesiyle âşikâr oldu zaten… Sen de bulursun, ne arıyorsan bulursun. Orası âşikâr… Canın sıkkın, biliyorum, -bilmez olaydım!- ama sen bu dergiyle de yetinme; meselâ ressamlara ve resimlere dikkat kesil, tiyatroya git, şiire bak, yeni bir kitaba göz at, türkü dinle, şehir değil manzara seç kendine… Çay!

Poz verirken insanların takındığı o sahte özgüveni yüzlere çarpmak gerekiyor okuyucu… Bu cümle beli bükülmüş milyonlarca insan için iki kere mânidardır. Beklemenin ya da adım atmanın, geç kalmışlığın yorgunluğu ile aceleciliğin tuhaf telâşının, susmanın ya da konuşmanın, gülmenin ya da ağlamanın, büyülü anlara kapılmanın ya da gerçeğin tam da ortasından gelen bir sarsıntının birbirine geçtiği, birbiriyle içiçe olduğu ve doğru ile yanlışın keskin ayrışmasının yapılamayacağı kadar bütünleştiği hayat karmaşasında sen; çağa bir omuz atmak isteyen okuyucu, bunu ancak yürüdüğün yolda devam ederek başarabilirsin, yâni okuyarak! Bakma yazdığımıza biz de senin gibi okuyucuyuz, okuyalım ama Fırat’ı iki kere hatırlayarak… Aşk olsun; hadi bakalım, sahne senin… Çay!

Kent, Kimlik, Kültür Üzerine Fikir Teşebbüsü…

Bu ülkenin parça tesiri yüksek sorunları gün geçtikçe daha da büyüyor. “Vatandaşı olmasak eğlenceli ülke aslında” deyip geçemeyeceğimiz sorunlarla boğuşurken, gün geçtikçe bambaşka etkilerin de ortaya çıktığı sorun alanları hayatımızı kuşatıyor.

Gündelik gelişmelerin dışına çıkıldığında, bazı meselelerin vardığı can yakıcı vaziyet daha net görülüyor. Bu ülkede nüfus ve nüfuz problemleri artık millî güvenlik tehdidi hâline geldi, bu çok nettir. Yâni akıldan yoksun, hantal ve vizyonsuz devlet; alım, satım ve koltuk üzerine kurulmuş “dar muhit” siyasetçiliği; ülkemizi “mülteci kampına” çeviren tarihin gördüğü en büyük ve en trajik kontrolsüz göç; plansız, niteliksiz ve çarpık kentleşme; vizyonsuz, avantacı ve kaba saba yerel yönetimler; sarsılmış adâlet sistemi; ekonomik belirsizlik ve hatta kaos; parçalanmış kültür değişmeleri; bölünmüş kimlik algısı; savrulmuş hayatlar… Şiddet, cinâyet, terör sorunlarını artık kanıksamış; huzursuzluğa, âsâyişsizliğe ve tehdit altında yaşamaya alışkın bir ülke… Dahası yozlaşma, bölünmüşlük, cehâlet… Bu başlıklarla birlikte ya da alt katmanlarıyla ortaya çıkan daha birçok mesele; tam anlamıyla cumhuriyetin fiyaskosu ve son 14 yılda ortaya çıkan “yeni Türkiye” manzarasının özetidir. Meseleler daha da ağır olabilirdi, fakat bir zamanlar “devlet aklı” diye bir dayanağımız vardı. Binlerce yıllık birikimi kapsayan bir ifâde olarak kullanırdık bunu, gelgelelim şimdiki vaziyete bakınca o “devlet aklı” sâdece bir temennidir. Tutulmuş vaziyettedir. Maalesef yoktur, yok…

Yazının devamı Ayarsız dergisinde

Ayarsız dergisini kitapçılardan edinebilir veya Abonelik formunu doldurarak adresinize getirtebilirsiniz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here