“Alamo’ya Oy Vermeyen, İyi Bir Amerikalı Değildir”

0
17

İyi bir Amerikalı olmanın Alamo’ya oy vermekle mümkün olacağı propagandasını sizce kim yapmış olabilir? “Alamo”yu ABD başkanlığı için yarışan Hillary Clinton veya Donald Trump’un takma adı ya da sloganı sanmış olabilirsiniz, ama öyle değil. Sizi daha fazla meraklandırmadan bunun kimin incisi olduğunu söyleyeyim: Kovboy filmlerinin sert adamı John Wayne, 1960 Oscar töreni öncesi yönettiği ve aynı zamanda oynadığı “Alamo” filmi için bu sloganı Los Angeles sokaklarının tüm billboardlarına yazdırır. Ve bu slogan öyle bir etki yapar ki, sanatsal açıdan hiç de güçlü olmayan bu ucuz kovboy filmi 7 dalda Oscar’a aday gösterilir. Evet, bunu sağlayan ne film oyuncuları, ne film müzikleri, ne de başka bir şeydir, sâdece o slogandır: “Alamo’ya oy vermeyen, iyi bir Amerikalı değildir.”

Bu slogan aslında bize Amerika’yla ilgili çok önemli gerçeği tekrar hatırlatır. Ünlü sosyolog Wright Mills’in “İktidar Seçkinleri” kitabını çoğumuz duymuşuzdur. Mills Amerikan sisteminin temel taşı olan Capitol-Pentagon-Wall Street üçlüsünü, yâni siyasî, iktisadî ve askerî eliti anlatır bu kitabında. Mills’e göre ABD aslında WASP’ların ülkesidir: Beyaz, Anglo-Sakson ve Protestan… Hollywood sineması da bu üçlünün kültürel taşıyıcısı, dördüncü kuvvetidir. Amerikanizmin dünyaya egemen kılınmasında başat güç olarak Hollywood büyük bir etkiye sahip olmuştur. “Alamo’ya oy vermeyen iyi bir Amerikalı değildir” sloganı da bunu çok güçlü bir şekilde anlatır.

Mills’in bu sosyolojik tanımı, Amerikan filmlerini yalnızca bizleri eğlendiren görkemli prodüksiyonlar olarak görmememizi salık verir. Ona göre Hollywood ve Oscar ödül törenleri de yalnızca sanatsal faaliyetler sınıfına sokulmamalıdır. John Wayne’nin Alamo filmi üzerinden ürettiği bu slogan Holywood’un, sâdece Los Angeles kentinin bir bölgesi olmadığını anlatır bize.
Yeni dünyanın yıldızlarla süslenmiş bu sanat evreni, Amerikan kültür endüstrisinin dünyanın diğer bölgelerine yayılmasının bir aracı olmaktan başka roller de ifa etmektedir. Hollywood ve yapımları, Amerika’daki hâkim ideolojinin topluma nüfuz ettiği ve yönetim anlayışının kitleler üzerinde egemenliğini pekiştirmesine yardım eden bir alan olarak kurgulanmıştır. Bundan dolayı da Hollywood sinemadan çok daha ötesini ifâde etmektedir.

Evet, Hollywood yalnızca sarışın güzel aktrislerin, Clark bakışlı jönlerin boy gösterdiği bir sinema dünyası olmaktan öte, “taraf” olarak arz-ı endam etmenin, “sistemin yanında mısınız, karşısında mısınız?” sorusuna cevap bulmanın kıstaslarından biridir. Hollywood egemen dünyanın yaşam biçiminin dünyaya dayatılması için oluşturulan devâsa bir platform, bir bakıma Wall Street’teki para babalarıyla Pentagon’daki devâsa silâh sanayiinin neon ışıklarıyla gizlenmiş, Beyaz Perde’nin arkasına saklanmış WASP’cı yüzüdür.

Bu nedenledir ki, 1950’li yıllarda ortaya çıkan McCarthyizm ilk önce Hollywood’da boy göstermiştir. McCarthyizm 1938 yılında kurulan “Amerika’ya Karşı Eylemleri Araştırma Komitesi”nin içinde hayat bulan bir akım… McCarthyizm II. Dünya Savaşı’ndan sonra Amerikan Anti-Sovyet düşüncesinin itici gücü hâline gelmiş ve 1950’lerde soğuk savaşın fanatizmi ile doruk noktasına ulaşmıştır. Sosyal hayattan çalışma hayatına, kamusal alandan sanat dünyasına kadar çok geniş bir alanı kapsayan McCarthyist faaliyetler, ABD’deki resmî “ötekileştirme”nin vetîresidir. Bu dönemde, Charlie Chaplin’in Sovyetler’e dostça tutumunun büyük yankılar uyandırmasının ardından, politikacılar, araştırmalarının odak noktası olarak Hollywood’u seçerler. Film endüstrisinde çalışanların listeleri taranarak, bırakın komünist olmayı, Amerikan sistemine yan gözle bakanların bile işten atılmaları sağlanır. Hatta film endüstrisi çalışanlarının Amerika’ya Karşı Eylemleri Araştırma Komitesi’ne bağlı olduklarını söylemeleri işte kalmaları için yetmez. Pozisyonlarını sağlamlaştırmak için arkadaşları arasında Sovyet yanlısı olanları ihbar edenler de çıkar. Robert Taylor, Ronald Reagan, Garry Cooper, Elia Kazan ve Sovyetler Birliği ile işbirliğini daha öncesinde destekleyen bir kişi olmasına karşın Jack Warner gibi isimler, Komite’yle işbirliğine girerler. John Wayne ise bu komitenin en ateşli savunucularındandır ve o yıllarda Amerikan sistemini kutsamayan kim varsa bu “sistem dışına itilme, ötekileştirilme” âkıbetiyle karşı karşıya kalır.

Yazının devamı Ayarsız dergisinde

Ayarsız dergisini kitapçılardan edinebilir veya Abonelik formunu doldurarak adresinize getirtebilirsiniz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here