Balıkçının Sandalı

0
82

Niyetim yazı yazmak
bile değildi.
Balığa çıkacaktım.
Sait Faik ABASIYANIK

Niyetim balığa çıkmak bile değildi, yazı yazacaktım. Fakat birçoklarına ilhâm verip kalem kâğıda sarılmalarına neden olabilecek bir hava, beni yazmaktan ziyâde yaşamak iştihâsıyla doldurdu ve kendimi sâdece birkaç dakika içinde bir balıkçı teknesinde buldum.
Bir romanın ilk paragrafı gibi bir gündü. İçimde, her şeyin ters gittiğine dâir baskın, dayanılmaz bir his vardı. Hayır; daha doğrusu, karşıma çıkan her şey ters gitmiyordu da, varlık kendi kendisini, bir vakitler büyük isteklerle, patlamalarla, itkilerle koptuğu ilk varlığa doğru, müthiş bir hızla itiyordu. Başım dönüyordu. O büyük kütlenin, uzayın ortasında küçük ve yalnız, batıya, hep batıya dönüşünü ta içimde duyuyordum. Akşamın ilk saatlerini fırsat bilen güneş, bir tepenin ardından parıldıyor, onun işâretini herkesten iyi duyan, anlayan son kuşlar ise göçlerine başlamak için kervanlarını düzüyorlardı. Su pırıl pırıldı. Balıkçının deniz gözlerini yüzümde hissedince irkildim.

Yazı yazmak zorundaydım; hem de en kısa zamanda… Bu keyfiyetin iki sebebi vardı. Evvelâ, büyük bir olayın tek ve görünmez şâhidi olduğum için, mâşerî bir sorumluluk, kalbimi yapan hislerin duvarlarına delici çekicini mütemâdiyen indiriyordu, bunun için yazmalıydım; yazmazsam kendimi insandan sayamayacaktım. İkinci olarak, patron yazı isterdi ve yazının yokluğu, benim gibi ömrünce başka hiçbir şeyden ekmek yememiş, yüklüce bir mirasa da konamamış zavallılar için ekmeğin ve böylece her şeyin yokluğu demekti; çocuklar aç kalacaktı. Yazı yazmak zorundaydım; fakat muhayyile aynam beni bana, açlıktan ölen çocuklarının aksini, ufak bir sandalla açıldığı okyanusun durgun ve berrak sularında seyreden bir garip olarak gösteriyordu. Tahayyülümde olmayan ve bana şimdi de sorulsa, orada olmaya hakkı bulunmadığını söyleyeceğim balıkçının gözleri yine üzerimdeydi. Yalnızca sandalı kirâlamalıydım, yanlış yapmıştım. Eski korsanların kürekçileri gibi üstünde hak iddia edebilmek için, adı konmamış bir dürtüyle, bir ayıbın koynunda sallaya sallaya yanımda, okyanus sandığım derinliklere kadar getirdiğim bu adam, ellerinde durmadan geriye doğru çektiği kürekler, mâsum ve parlak gözleri ve her şeyi önceden bilenlere mahsûs gülümsemesiyle, bütün dikkatini bir ân olsun benden uzak tutmuyordu. Onu baştan aşağı süzmek fikri içimde yavaş yavaş bir ihtiyâç ve ihtirâs hâlini aldı. Kendime mâni olmadım. Ayıpsa da ayıp. Bir düşkünü süzer gibi, bir zengini süzer gibi; hayran olunan bir büyük adamı izler gibi, nefret edilen bir büyük adamı izler gibi; anneye, sevgiliye, en yakın arkadaşa, mahalle bakkalına, çocukluk arkadaşına, ilk mâcerânın yaratıcısı ve müsebbibi arkadaşa, ilk sevgiliye ve daha birçok iyi şeye bakar gibi seyrettim onu. Karşı koymadı, gözlerini çekmedi. Bakıştık.

Yazının devamı Ayarsız dergisinde

Ayarsız dergisini kitapçılardan edinebilir veya Abonelik formunu doldurarak adresinize getirtebilirsiniz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here