AHMAK-I HAYÂL

0
56

Ne zaman yazmaya başlasam bir mâni çıkar bitiremezdim. Ya kurşun kalemin ucu biter (0.7’den asla şaşmadım; obsesif, saplantılı yahut fikr-i sabit sahibi olmadığım hâlde) ya dolma kalem su koyverir (Scrikss favorim olmasına rağmen) yahut kâğıt bulamazdım (bulamama ile kıyamamanın ayrımını çok geç anladım galiba). Uzun senelerim ah u vah ile geçti. Başladığım her günlük, 24. sahifede nihayet buldu. Sonuç bölümü olan bir kompozisyonum hiç olmadı. Dörtlük olan şiir hiç yazamadım. Öyle kanaat etmiştim ki sonunda bu da bir kaderdi. Ta ki o rüyaya kadar…

Rüya dediysem merhum hemşehrim, velûd kalem, büyük ruhiyat adamı, naif insan Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi Efendi Hadretleri’nin ‘Hayalin derinlikleri’ gibi değil de, daha ziyade ‘Hayalin ahmaklıkları’ sayılabilecek evsafta hezeyana yakın, akılla bağı olmayan vaziyet… Ben diyeyim sekrân siz deyin serhoşluk. Bir acaib hâl anlayacağınız.

Feth-i Mübîn’in miladî sene-i devriyyesine tam on üç gün kala, sabah namazından sonra, kuşluk vaktinden evvel vişne ağaçlarının cuş u hurûşa geldiği bir ilkyaz günüydü. Rabıta-i mevt yapıp sağ yanım üzere uzanmıştım. Sahih ve sâlih rüya için tüm temel şartları haizdim. Serin sular, kızgın kumlar güzellemelerine inat Maveraünnehir’de toy kuran, attan aygır, deveden buğra, sığırdan boğa, koyundan koç, keçiden teke kurban eden 24 Oğuz boyunun kıl çadırlarını tek tek ziyaret ediyordum. Altıncı çadırın eşiğinde âniden omuzuma dokunan elin sahibinin “Evladım Nâcî!” ünlemesiyle geri döndüm. Hace-i Evvelimiz, nam-ı değer kırk beygir gücünde yazı makinesi Ahmet Mithat Efendimizdi karşımdaki… Hayretimi ifâde etmekten aciz kalarak “Bendenizim; lâkin Nâcî değil Efendimiz!” deyiverdim. Efendi Hadretleri heyecan ve helecanıma elini alnına götürüp bıyık altından gülümseyerek mukabelede bulundular: “Senin bu âlemdeki adın bundan böyle Nâcî’dir evlâdım. İtiraz istemem.” Belî sultanım mânâsında elimi sağ göğsüm üzere götürüp baş eğdim bu kudretli hitaba… Gözlerim ayak parmaklarımın ucunda, el pençe divanda sükût ettim bir zaman. Aklımdan neden ‘Nacî’ isminin bana takdir edildiğine dair binlerce fikir geçiyordu. Necât (Arapça kurtulmak) kökünden Nâcî (kurtulmuş)’ye gelmek az şey değildi elbet. Yine de Muallim Efendi’nin akıbetine düçâr olma endişesi tedirgin etmeye yetmişti beni. Malûmunuz asıl ismi Ömer olan Damat Muallim Bey, ‘Medihim’ diye hitap ettikleri Ahmet Mithat Efendimizin kerimeleri ile izdivacından sonra bile Tercüman-ı Hakıykat edebiyat şubesi idareciliğinden tard olunmaktan kurtulamamış, Efendi Hadretleri’nin hışmı ‘Muallim’ sıfatına bile müsamaha göstermemiştir. Hâsılı Nâcî adının kurtulmuş olmaya yetmediği gün gibi ortadadır. Bu minval üzere arpacık kumrusu gibi düşündüğümüzü gören Ahmet Mithat Efendimiz; “Evladım Nâcî… Gel bakalım konuşacaklarımız var” deyu ensesinden tuttuğu yavrusunu sürükleyen kedi misali kıl çadırlardan birine kazasız belasız kapağı atmamıza vesile olmuştu.

Yazının devamı Ayarsız dergisinde

Ayarsız dergisini kitapçılardan edinebilir veya Abonelik formunu doldurarak adresinize getirtebilirsiniz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here