“Yemen Cephesi Destanı”

0
130

Kahvehanedekiler hâlâ Kalaycı Hilmi’nin az önce anlattığı “Kop Cephesi” destanının hoşluğunu yaşıyordu. Sohbeti baldan tatlı bu ihtiyarı hemen bırakma niyetinde değildiler. Yeni bir destan bu hoşluğun üzerinde kaymaklı kadayıf olurdu; lakin bunun bir bedeli vardı.

Endişeye mahal yoktu. Tedbir alınmıştı. Taze delikanlılardan biri elinde bir tepsiyle kahvehaneye daldı. Tepside bir buçuk hamurdan yapılmış “yağlı”* vardı ki, yağlının içi tereyağı ile âdeta göllenmişti. Bu Kalaycı Hilmi’nin ikinci destanını anlatması için küçük, mâsum bir rüşvetti.

Kalaycı Hilmi, beş şekerli büyük çay ile birlikte, yağlıyı üç beş göz kırpması süresince sildi süpürdü. Geriye yaslandı.

─Yüreğim yandı, dedi.

Bol tereyağlı yağlı onu susatmıştı. Kalabalıktan biri atıldı:

─Dayıma bir gazoz benden!..

─Sarısından olsun! Fruko… diye ekledi Kalaycı Hilmi.

Az sonra Kalaycı Hilmi’nin Frukosu geldi. Bir dikişte şişeyi bitirdi. Uzunca bir geğirdi.

Ve hikâyesine o bildik cümle ile başladı:

─Sene 1330…

“Ben Kop Cephesi’nde Urusun anacuğunun tenceresini kalaylarken, Fevzi Paşa cephe gerisindeydi. Bir nefer yolladı, beni çağırttı. Ben de mevziiyi câhil mülâzıma emanet ettim.

Dedim: Gumandanım sakın yerinden ırganma. Urus gamandarı benim gitmemi dört gözle bekliyor. Sen şimdi benim kaputları giy. Urus seni, ben sansın. Sonra da at eline götünün üstüne, siper siper dolaş. Anam avrat, tek mermi atamazlar sana.

Dedi: Sen merak etme Hilmi Çavuşum, emrin başım üstüne…

Yazının devamı Ayarsız dergisinde

Ayarsız dergisini kitapçılardan edinebilir veya Abonelik formunu doldurarak adresinize getirtebilirsiniz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here