Panoptikon -I

0
205

-Ver kâğıdını.

-Efendim?

-Kâğıdını ver kâğıdını.

-Neden?

-Neden diyor hâlâ ya, aptal mı var senin karşında? Ver kâğıdını çık dışarı!

Yine çileli bir sınav dönemi, savaş borusu çalınmış, sinir stres dorukta. Bir yanda kopyayı sınavın olmazsa olmazı, doğal bir parçası hâline getirmiş öğrenciler, diğer yanda Selim misâli olağanüstü hâl gözetmenleri. Kopya tek tük rastlanan kişisel bir sorun olmaktan çıkıp kurumsallaştığından, hemen hemen her sınav ömür törpüsü. Ortalık Weimar dönemindeki Almanya kadar karışık. Faşizm gözetmenler arasında bir virüs gibi yayılıyor, gündelik hayattaki gözlem ve deneyimleriyle tarih arasında bağlantı kurabilenler Hitler’in nasıl iktidara geldiğini daha iyi anlıyordu. Selim de tarih şuuru ve tahrip gücü yüksek bir tip olarak, istenmeyen, beddua bombardımanına tutulan gözetmenler sıralamasında zirveye oynuyordu. “Selim Kaygılı’nın gözleri kurusun.” Doğrusu az zamanda bu derece yaygın ve yoğun bir nefret kazanmak her babayiğidin harcı değildi. Gerçi her zaman, her konuda böyleydi o: Sevip sayanlarına da, kızıp küsüp nefret edenlerine de bu duyguları hep uçlarda yaşatır, bir gönül dağından diğerine inip çıkarak değil, doruktan doruğa ışınlanarak geçerdi. Optimumun, mümkün olan en iyi değerin karşılığı, Selim’de ya maksimuma ya da minimuma denk düşüyordu. Orta şekerli eylemlere, söylemlere istese de ayak uyduramıyor, kapsama alanındaki herkes onun bu uçurum sevdasından payına düşeni alıyordu. “Selim Kaygılı’yı sevenin kanatları olmalı.”

Yazının devamı Ayarsız dergisinde

Ayarsız dergisini kitapçılardan edinebilir veya Abonelik formunu doldurarak adresinize getirtebilirsiniz.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin