Metafor Yaratmaya Çalışırken Şizofren Oldum

0
230

Bazı anılar vardır, vücuda saplanmış ve cerrahların bütün müdahalesine rağmen çıkarılamamış bir revolver kurşununa benzerler. Tam olarak da beynimizin orta yerinde dururlar. O anıları beynimizin (hâfızamızın) ortasında taşıdığımızı çoğu zaman unuturuz. Derken, öyle bir zamanda varlıklarını hatırlarız ya da hatırlamak zorunda kalırız ki, işte o zaman dayanılmaz ve anlatılmaz bir duygular silsilesi bizi işgal eder. Genelde geceleri gelirler. Geldikleri zaman siz, o duygular silsilesinin bir hanı, oteli vazifesi göreceksiniz demektir. Sabah uyandığınızda çekip gittiklerini fark etmemiş olursunuz. Kendinizi Hollywood üçlemesi bir serinin ilk filminde gibi hissedersiniz. Gitmişlerdir ama film bitmemiştir, yenileri mutlaka çekilecektir. Hiç bir şey olmamış gibi hayatınıza devam edersiniz. Oysa o anılar damlaya damlaya taşı oyan su gibidirler. Siz kendinizi hâlâ eski siz sanırken, farkına bile varamayacağınız bir parçanız çoktan kopup gitmiştir bile. Bu süreç o kadar yavaş olur ki, değişimin yavaşlığı kendini normalleştirerek karşınıza çıkar. Siz hâlâ eski sizsinizdir, fakat aynı zamanda eski sizden birçok şey kopup gitmiştir. Farkına varma imkânınız elinizden alınmış gibidir.

Oysa hikâyenin başında alışamayacağınızı, yaşayamayacağınızı iddia eder ve bunu kendinize ispat nâmına örnekler verirsiniz. Zamanla siz farkına varmadan -hatta siz bunu reddetseniz bile- alışırsınız. İnsan bu hayatta her şeye alışır. Alışmak farkındalığın azalması demektir. Farkındalığın azalması ise tepkisizliği doğuracaktır. Tepkisizlik ise yok olmanın önsözüdür.

En başta bahsettiğimiz revolver kurşununun nerde olursa olsun etkisini sâdece tek bir yerinizde hissedersiniz, yüreğiniz. O kurşunun etkisinin yanında bazen çay, bazen rakı, bazen sonu gelmeyen gece yürüyüşleri, bazen duvarı izlemek iyi gider. Ama sigara her zaman iyi gider.”

Şimdi ben bunları bir kadına anlatmıştım. Öylece oturup dinlemişti ya da dinliyormuş gibi yapmıştı. O da bana anlatsaydı bu kadar şeyi ben -gerçekten- dinlerdim. Sonra bana dönüp “çok karamsarsın” demişti. Ben karamsar değilim ki sâdece gerçekçiyim. Ve anladığım kadarıyla kadın, gerçekçileri sevmiyor. Eğer onun iç dünyasını görebilseydim, benim bu gerçekçi parçama iğrenerek baktığını gözlemleyebilirdim. Ama ben onun kusurlu bulduğum noktalarını yüzüne vurmaktan imtina etmiştim. İşte o ara sinirlenip “Daha doğru düzgün edebiyattan bile anlamıyorsun, sana birkaç mısra okurken yüzüme nasıl da ölü gibi bakıyorsun” demeliydim. Dememeliydim… Demeliydim… Her neyse işte…

Yazının devamı Ayarsız dergisinde

Ayarsız dergisini kitapçılardan edinebilir veya Abonelik formunu doldurarak adresinize getirtebilirsiniz.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin