“Homo Faber”: Matematiğin Kaderi

0
134

“Çelişki evrenin özüdür” der Pessoa. Max Frisch’in 1957’de yayımlanan romanı “Homo Faber” de, Frisch’in kendi çelişkilerinin özü/özeti gibidir. Kendisi de mimarlık eğitimi almış olan Frisch; bir mühendis olarak kurguladığı başkahramanı Walter Faber’in inanmak/bilmek ikilemi üzerinden, insanın gerçeğe ne kadar yaklaşabileceğini sorgular. Elbette bu sorgulama, yalnızca hakikate ulaşma meselesi ile sınırlı kalmaz. Faber’i düşünsel anlamda ters yüz edecek şey, her ne kadar bu gerçeklik (olasılık) yanılsaması durumu olarak kurgulanmışsa da, Frisch, sanatsal ve teknik yaratım süreçleri arasındaki ilişkinin nasıl anlaşılabileceği, insanın bu süreçlere nasıl sağlıklı bir biçimde dâhil olabileceği gibi meseleleri de dert edinmiştir. Ben de, Frisch’in bana düşündürdüklerini üç sekme hâlinde not etmeye çalıştım.

 

1: Olasılık – Rastlantısallık: Karşıtların biraradalığı1

“Olanların hepsi bir rastlantıdan daha öte bir şeydi, gerçekten böyle, daha çok rastlantılar zinciri. Ama neden rastlantı? Olanağı olmayanın denenmiş bir gerçek olarak gösterilmesinde mistiğe gerek yok, matematikle de açıklarım ben bunu.”2

Homo Faber: Alet yapıcı, teknik insan, ya da Frisch’in kurguladığı hâliyle, sevgilisi Hanna’nın Walter Faber’e seslenme biçimi. Walter da Hanna’ya “sanat perisi” diyor. Çünkü onda egemen olan ne kadar matematikse, Hanna’da egemen olan o kadar lirik. Umut, korku, hatırlamak, sevmek ve ağlamak;3 hepsi Faber için modern insanın uzağında durması gereken, histerik kavramlar. Her zaman güvenebileceği, herhangi bir konuda “hakikati” ararken ona yol gösterebilecek tek şey ise “akıl”. Bu nedenle de, ancak sezgilerinden ve düşlerinden tamamen kurtularak ulaşabileceği, saf bir rasyonalite içinde yaşamak istiyor. Faber’in bu tavrıyla, Hilmi Yavuz’un “Aydınlanma Düşüncesine Karşı Eleştiriler”4 başlıklı yazısında bahsettiği iki tip akılcılıktan, kendi deyimiyle “jakoben akılcılık” tipine karşılık geldiğini söylemek mümkün. Yâni, özeleştiriye imkân veren bir akılcılığın değil, bir tapınma nesnesi hâline getirilmiş, hastalıklı bir akılcılığın fedaisi gibi duruyor. Bu noktada Frisch’in yapmak istediğinin, Faber üzerinden bir aydınlanma eleştirisi başlatmak olduğunu düşünüyorum. Bütün insanların, hayatlarını sâdece akıllarını kullanarak idare edebileceklerini düşünen Faber, 18.yy Avrupa’sının bir reprezantasyonudur, ki, zaten sonları da pek farklı olmaz.

Yazının devamı Ayarsız dergisinde

Ayarsız dergisini kitapçılardan edinebilir veya Abonelik formunu doldurarak adresinize getirtebilirsiniz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here