Dil Kâfirleri

0
259

Bu ifâdeyi Ayşenur Yazıcı’nın kitabının ismi olarak gördüğümde, ‘Dili yozlaştıranlara karşı hissiyatımı anlatabilecek daha iyi bir tamlama olamaz’ dedim içimden. Sonra da kendisinden müsaade isteyerek bu tamlamayı yazının başlığı yapmaya karar verdim. İfâdenin içinde epeyce öfke var gibi gelebilir; doğrudur, lâkin bir milletin dilinin toprağı kadar korunması ve hassasiyet gösterilmesi gerektiğini idrak edenler için o öfke de haktır.

Dil meselesindeki o bitmek bilmeyen tartışmalar hakkında (ki çoğu şuursuzca yapılır) Ayarsız Dergisi’ne de bir not düşelim o hâlde. Türkçeleştirme faaliyetlerinin ölçüsüz ve bilgisizliğini de, dile yabancı kelime sokma gayretlerindeki köksüzlüğü de tenkit ederek…

Efendim öncelikle dili zenginleştiren unsurdan bahsetmemiz icap eder. Dili zenginleştiren unsur, o dili konuşan cemiyetlerin farklı dil konuşan, farklı kültürlere mensup cemiyetlerle temasa geçmeleridir. Farklı cemiyetlerle temas, farklı kültürlerle temas mânâsına geldiği gibi farklı tekniklerle, farklı icatlarla, farklı keşiflerle ve farklı mefhumlarla da temas mânâsına gelir. Cemiyetlerin birbirleriyle temasları, onların dünyaya dair bilgilerini aktarırken bu bilgilerin birer sembolü olan kelimeler de dillerini ve dolayısıyla kültürlerini zenginleştirmektedir. Yâni cemiyetler gelişip güçlendikçe, başka cemiyetlerle ekonomik, ticarî ve kültürel münasebetlere girdikçe o kültürlerden bazı kelimeler, terimler ve mefhumlar da kendilerine geçmektedir. Hâliyle dillerin birbirlerinden kelime almaları kaçınılmaz bir vakadır ve cemiyetlerin gelişmesinin bir neticesidir. Yâni tarihî ve ilmî gerçekleri göz önüne aldığımızda ‘saf dil, arı dil’ denilen şeyin, bir safsatadan ibaret olduğunu görürüz. Ancak başka topluluklarla temasa geçmeyip, kendi içine kapanmış kabilelerin dilleri saf olabilir. Türkler iptidaî bir kabile değildir ki dili saf olsun. Çünkü medeniyetler birbirlerinden kelime alırken aslında o kelimelerin ifâde ettiği müesseseleri de almakta veya en azından tanımaktadırlar. Bu iddiaya tarihten de, günümüzden de sayısız örnek vermek mümkündür. Meselâ Abbasî ve Emevîler’de kullanılan bazı kelimeler Antik Yunanca’dan gelmektedir. Bahsettiğimiz bu İslâm devletlerinin kuruluş ve gelişmesi Antik Yunan’dan çok sonra olduğu için, bazı müesseseleri onlardan önce kuran ve geliştiren Yunanlılardan onların isimlerini de almışlardır. Yine bugünkü İspanyolcada da Endülüs Emevîleri’nden kalma çok sayıda Arapça kelimenin bulunduğunu tarihçi Will Durant belirtir. Yâni ilkçağda güçlü olan medeniyet, Yunan medeniyeti olduğu için onun bazı müesseseleri ve onların isimlerini Ortaçağ İslâm Medeniyeti benimsediği gibi, Ortaçağ İslâm Medeniyeti’nden de kendisinden zayıf durumda olan İspanyol toplumuna birçok kelime ve kültür unsuru geçmiştir. Bugüne geldiğimizde de dünyanın en gelişmiş cemiyetleri, dilleri en fazla karışmış olan cemiyetlerdir. Meselâ çağımızın Fransız ve İngiliz cemiyetlerine baktığımızda bunların dillerinde kendi milletlerine âit çok az kelime görürüz. İngilizcedeki kelimelerin büyük bir kısmı Fransızcadan geçtiği gibi, Fransızcadaki kelimelerin de aslı Fransızca değildir. Çok büyük kısmı Grek-Latin menşe’idir. Çünkü her iki cemiyet de (Amerika da böyledir) Grek-Latin kültür çevresine mensuptur ve o kültür çevresinin diline varış olması da son derece tabiîdir. Hemen örneklendirelim: Ortaçağ’ın en büyük matematik âlimlerinden biri olan Muhammed İbn Musa’nın cebir üzerine çalıştığı ve bu konuda çok büyük katkıları olduğu bilinir. Muhammed İbn Musa’nın cebir konusunda “Hisabul Cebr” adlı bir de kitabı vardır ve cebir, tüm dünyada ‘cebir’ olarak kabul görmüştür. Meselâ Fransızlar cebire ‘algebre’ derler. Yine bizim ürünümüz olan yoğurt, tüm dünyada ‘yoğurt’ olarak kullanılır. Elbette cemiyetler bu kelimeleri kendi telaffuzları ve kendi dil kurallarına göre değişikliklere uğratarak kabul ederler.

Yazının devamı Ayarsız dergisinde

Ayarsız dergisini kitapçılardan edinebilir veya Abonelik formunu doldurarak adresinize getirtebilirsiniz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here