Benim Babam Bir Kedi

0
1850

Müezzin yansıyan sesi ile boğuşurken, apartman dairelerinde yanan tek tek ışıklar müezzinin boğuşmalarına ortak olanlardı. Sabahın en parlağında halk, martıların eşliğinde, koskocaman bir korna orkestrası, kurallar bütünü ile dar direksiyonlara sıkıştı. Seyyar satıcılar, esnaflar, öğretmenler hızlı adımlarla ekmek sırasına girdi. Babam midesinde oluşan küçük bir boşluğu doldurmak için uğradığı çorbacı ile selâmlaştı; bir tas çorba için o günün son parasını midesine verdi. Çimenler afiyetle topuklu ayakkabıların altında eziliyor; Eminönü’ndeki devasa vapur, martılar için son kez bağırıyordu. Güneşin denizi kavurduğu ve balıkçı teknelerini tekmelediği doğruydu. Babam yürümeyi çok sevdiği için ya da parası olmadığı için sabahın bu saatlerinde yürümeyi tercih ederdi. Boğazına takılan balgam sürekli onu öksürtür ve her adımda tükürmek zorunda kalırdı. Babamın en büyük özelliği kınadığı davranışları hep kendisinin de yapmasıydı. Meselâ biraz önce yere balgam tükürmesi gibi… Adımlar elektrik devreleri gibi hızlıca akarken babam iş yerine geç kalmıyordu çünkü bir işi yoktu. Saatlerce sokaklarda dolaşır sonra bir yerlerden bulduğu parayla kız kardeşime şeker alır TV başına geçerdi. Rutin bir koşturması vardı. Ölmeyi beklemeden, sigarasının tadına vara vara yaşayan bir adamdı. Gökyüzünün mavi tonları kadınların saçlarından aldığı özel bir tarifle yukarıda durmayı beceriyordu. Babamın diğer bir alışkanlığı da her sabah kalktığında bize kahvaltı hazırlamasıydı. Tıpkı her sabah gökyüzünün, güzel görünmek için, her gün farklı renkte bir kravat seçmesi gibi… Hepimizin yanağına, annemin dudağına kondurduğu öpücük ile güne “merhaba” derdik. Hepimiz teker teker otururduk ve babam her zaman şöyle derdi: “Kahvaltının mutlulukla bir alâkası var” (her zaman katılmışımdır.) Hepimiz hafif bir tebessüm eder, zeytin, domatesimizi yerdik ve nedense o zeytin ve domatese doyamazdık. O zeytin ve domates hayatımda yediğim en güzel iki besin kaynağıydı. Sonra babam hepimizin ceplerine okulda harcayabileceğimiz kadar sevgisini koyar, fazla abur cubur yememizi öğütler ve tek odak noktamızın öğretmen olduğunu vurgulardı. Sonra bizi veda öpücüğüyle uğurlardı. Arkamızdan gereksizce uzun uzun bakar sonra dertlenirdi. Neden böyle bir şey yapardı hiçbir zaman anlamazdım. Dertli bakışları hep üzerimizdeydi. Bize belli etmese bile ben biraz anlayabiliyordum. Aslında anlasam da bir şeyleri değiştirebileceğime pek inanmıyordum. Çünkü babam bu dünyayı değiştirememişse benim hiçbir şansım yoktu.

Yazının devamı Ayarsız dergisinde

Ayarsız dergisini kitapçılardan edinebilir veya Abonelik formunu doldurarak adresinize getirtebilirsiniz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here