Ayarsız Bir Yol Şeysi – II

0
26

Kirazlı Bahçe dinlenme tesislerinde, mola veren çekik gözlü kafile dikkatimizi fazlasıyla çekmişti. Ellerinde fotoğraf makineleri, sağı solu gereksiz bir magazin muhabiri edâsıyla çekiyorlardı. Tesisin karşısındaki tepeler yemyeşildi. Şöyle kafamı çevirip tepelere bakınca gerçekten fotoğraf çekmeye değer olduklarını gördüm. Ama bu çekik gözlü kafilenin memleketimizin manzaralarını sömürüyor olduğu gibi saçma bir fikir beynimin orta yerinde filizlenmeye başladı. Kendi kendime “saçmalama” diyor, beynimdeki bu düşünceyi yok etmeye çalışıyordum. İki bin on yılında üniversite birinci sınıftayken öğrenci topluluğumuz bir İstanbul gezisi tertip etmişti. O gezide, Topkapı Sarayı’nı gezerken, fotoğraf çekmenin yasak olduğu bölgelerde gizlice fotoğraf çeken çekik gözlü tipler vardı. Tek sıra hâlinde orada sergilenen eserleri görmeye çalışırken tam önümde 1.60 boylarında çekik gözlü bir dayının sinsice fotoğraf çektiğini fark etmiştim. Sinirlenmiştim. Ulan bu eserler bizim eserlerimiz, biz fotoğraf çekmiyoruz size ne oluyor havasına girmiştim. Sinirli bir şekilde, adamı omzundan dürtüp, bana dönünce de Londra aksanıyla “No photo dayı no photo” demiştim. İnsan sinirlenince İngilizce düşünemiyor maalesef. Arkadaşlar bıraksalar adamı oracıkta bir Osmanlı tokadıyla yere serebilirdim. Aynı olay Ayasofya’da da başımıza gelmişti. Biz de bu turist kafilelerini, rehberlerinden ayırmaya çalışmıştık. Nasıl mı? Birkaç turist kafilesinin birleştiği bir yerde, “Follow me, this way” deyip bir kafileyi çalmaya çalışıyorduk. Kafile rehberleri bu şekilde arkalarındaki kafileyi yönetiyorlardı. Birçok defa denememize rağmen oltamıza hiç kafile takılmadı. Neyse, konu dağılıyor ama bu konu üzerine mizahı tecrit ederek birkaç kelâm etmek istiyorum. Bu vatanın her karış parçası için, varını yoğunu ortaya koyan bir neslin ahfâdı olarak, dedelerimizin kanla kazandığı toprakları, güzellikleri gezmekten, görmekten mahrum bırakılıyoruz. Oysa bu güzellikleri gezmek, görmek en tabiî hakkımızdır. Elleri öpülesi annemi örnek verecek olursam, dedesi Yemen’e gidiyor ve yedi yıl sonra dönüyor. Esir kampından, Mersinli bir arkadaşı ile kaçmayı başarmışlar. Ve yine annemin büyük amcaları akrabaları Çanakkale’de, Balkanlar’da şehit düşmüşler. İşte işin en acı yanı buradan sonra başlıyor. Annem hayatında İstanbul’a hiç gitmedi, boğazı, sarayları vs. hiç göremedi. Madalyonun bir yüzü böyleyken diğer tarafta binlerce kilometre öteden gelen bir adamın İstanbul’u, İzmir’i, Antalya’yı annemden, babamdan ve dahası benden daha çok gezmesi, bizden daha iyi bilmesi benim yüreğimi tarif edilmez bir şekilde yaralıyor. Bu güzelliklerin bedelini çoktan ödemiş bir neslin ahfâdına böyle bir jest çok görülmemeli. En azından öğretim hayatı boyunca devlet eliyle programlı bir şekilde çocuklarımızın, dedelerinin, ninelerinin kan hakkı olan güzellikleri görmesi sağlanmalıdır.

Yazının devamı Ayarsız dergisinde

Ayarsız dergisini kitapçılardan edinebilir veya Abonelik formunu doldurarak adresinize getirtebilirsiniz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here