UZAK (II)

0
146

“dev adımlarla ilerliyor
sessizliğimi saran gürültü”
Aydın Afacan

“Buralar benimdi eskiden / Biz korkmadan yüzerken…” Sabah otobüsten indiğinde güneşli, gönlü ferahlatan bir hava karşıladı Selim’i. Yolculuğu uzun sürse de umduğundan rahat geçmişti. Ayaküstü, çay simit üçgen peynirle kahvaltı yaptı. Kendisi de büyük bir ayakyoluna benzeyen otogarın sarılı beyazlı, kir pas içindeki tuvaletinde tarifsiz bir zevkle işeyip, elini yüzünü yıkadı. Zinde hissediyordu kendini. Büfelerden birine girip, birkaç dergi, gazete aldı. Her şey çok basit, kolaylıkla üstesinden gelinebilir gibi görünüyordu. Sanki sıkılıp bunalmayacaktı korktuğu kadar. Kısa metrajlı iyimserlik yanılgısı. Bazen olur. Gelir, geçer. Yanıldığının farkına varması çok uzun sürmedi. ‘Zoraki diyalog’ diye nitelendirdiği küçük kıyametin kopması, zaten can çekişen cılız neşesinin büsbütün kaçıvermesi yakındı. Hiç vakit kaybetmeden ilçeye giden arabalardan birine bindi, ondan iner inmez de, gayri resmî, senli benli, sıkı fıkı ilişkilerin tavan yaptığı köy minibüsüne. Üç vesaitle, cemiyetten cemaate geçiş… Melez Selim, safkanlar diyarında.

Kimileri uzaktan, kimileri yakından, neredeyse bütün yolcular akrabaydı birbirleriyle. Hâliyle, dörtte üçü cenaze evine yâni Selimlere gidiyordu. Kâbus başlamıştı. Ailenin ‘içli dışlı iletişim’, ‘kabilecilik’ ve ‘nepotizm’ alanlarındaki yüzkarası, köklerine sıkı sıkıya bağlı bir soyağacının en isyankâr parçası olan Selim Kaygılı, akrabaları tarafından abluka altına alınmıştı. “Minibüs baskısı.” Kuşatmadan kurtulmanın imkânı yoktu. Buram buram köy kokan, eski, bakımsız minibüsteki küçük boy cemaatin mensupları, âdeta cenaze evindeki devâsa kalabalığın akıncıları, ileri uç oyuncuları gibiydi, ya da bir nevi özetin, bir tür tanıtma filminin profesyonelce hazırlanmış öğeleri. Şairin, meşhur “Köylüleri niçin öldürmeliyiz?”* sorusunun etten kemikten yanıtları. Yerli yıldızlar karması. Araya aldıkları biçare Selim’e, evvelâ baş sağlığı dileyip, rahmetli dedesinin ne kadar iyi, ne kadar yüce gönüllü bir insan olduğundan söz ettiler, sonra da ne zamandır kayıplara karıştığı, eşi dostu unuttuğu, ihmal ettiği için sitem ederek, kınama cezası verdiler. Uyarı ateşi. Sarı kart. Selim ise, mâruz kaldığı bu ağır bombardıman karşısında ne yapacağını bilemiyordu. Kararsızdı. Meselâ, ansızın yerinden fırlayıp, “Sizin ölünüzün de, dirinizin de…” diye başlayarak, doyasıya veryansın edebilse, kim bilir ne güzel, ne unutulmaz bir kalkışma olurdu bu; ama edemedi. Cesaretini toplayamadı. Banyo küvetinde yüzen transatlantiğin mecali yoktu. Motivasyon kaynakları hepten kurumuştu. Dahası, deplasmandaydı. Kendi çöplüğünde ötemeyen, “öz yurdunda garip”** Selim. Yaban. Beyaz bayrağını çekti. Defansa çekildi. 5-4-1. Pragmatik pasifizm. Yumuşak, alttan alan, ılımlı bir dille, yuvarlak, belli belirsiz yanıtlarla, elinden geldiğince kendini savundu.

Yazının devamı Ayarsız dergisinde

Ayarsız dergisini kitapçılardan edinebilir veya Abonelik formunu doldurarak adresinize getirtebilirsiniz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here