Üveyiğimsi Mektuplar- II

0
125

Lâl olursa pembe dünyalarının fütursuz insanları;
Yankı olur çatısı ateşi gözyaşı ile sönmüş bir ocağın.
Ve kağıt olursa siyah çerçeveli pencerenin cam kırıkları;
Mürekkep olur kireç tozları delik deşik duvarların.

“Betonlaşan yüreklere inat; yüreklenen betonların sesidir bunlar.”
Daha evvel haber gönderecektim ama sana uçan bütün kuşları vurdular. Bu son kuştur çatıma konan… Bu son mâsumdur bana sığınan, sana varacak olan… Bütün mâsumlar yiterken, yitirirken bir anne mâsumunu ve bu şehir bütün mâsumiyetini, kanat çırpan üveyikler lâzım değil; bize ebabiller gerek. Bağrında üveyik uçurdukça sen, vuracaklar bütün mâsumları. Tükür, zulme taş yağdırmak için sabırsızlanan ebabilleri kafeslerinden. Zira taşlar ısındı ısınacakları kadar, yakacak zalimi bekler. Bu bir aşknâme değil, şikâyetnâme. Anla, sitemkârım sana ey semâ! Sana lirik şiirler gönderecek rehâvete sahip değilim, güzelliğini anlatan methiyeler yazacak hâlde değilim; sözlerim keskinleşti, savaşın dili sert olur, bilirsin. Bir kasırga geçti üstünden bu şehrin. Yağarken kurşunlar ayçiçeği tarlalarına sicim sicim, yağmurlar yağsa da bir yağmasa da. Sönerken Zehra’nın gözlerinin ışığı, güneş bulutlardan sıyrılsa da bir sıyrılmasa da. Ânlar anıya dönüşürken ve kayarken rengârenk hayaller siyah beyaz perdelere, ebemkuşağı çıksa da bir çıkmasa da. Savrulurken başlar, kollar ve bacaklar dört bir yana; tatlı meltemin, dipleri diken diken olmuş saçları savursa da bir savurmasa da. Bütün renkler bulanırken kırmızıya, sen ey semâ, ey fütursuz insanların fütursuz semâsı, mavi mavi baksan da bir bakmasan da. Sen bağrında üveyik uçurdukça vuracaklar bütün mâsumları; tükür artık sabırsızlanan ebabilleri! Böyle viran değildim, böyle beton yığını… Böyle ağıtlar yakmazdım… Ah, beni de vurdular içimdekilerle… İnce dişli bir tarak öldü yağız bir delikanlı ile. Marangozhanenin kokusu üstünde, henüz işlenmiş bir sandık öldü genç kız ile. Sarı bir beşik öldü, nazar boncuğu takılı sarı saçlı bebek ile. Kenarları oyalı, beyaz bir örtü öldü, hurma kokulu nine ile. Beş vakitli, zincirli bir saat öldü sakalları esans kokulu dede ile. Duvardan bir çerçeve yığıldı yere, çivi öldü, fotoğraf öldü; içinde gelin ve damat, cam öldü, iki can öldü. Ah, beni de vurdular içimdekilerle. Sonunda duvarda yüksekçe asılı gül kokulu bir kitabı kurşunladılar vicdanları ölü insanlar; duvar öldü, şehrin bütün ışıkları söndü ve gülleri soldu, bahçıvanlar öldü, bahçeler öldü… Bir kurt uludu tepede acıdan, bir gebe haykırdı sancıdan, küçeler sıkıntıdan daraldıkça daraldı, bir saksı bordo panjurun altından yere attı kendini toprağı dağıldı, bir maral yavrusuna son kez sağıldı, bir ozan iki söz edecekti bağlamasının telleri koptu. Bir delinin gül kokulu kitabın kurşunlandığını duyunca “sahibi”nden ödü koptu. Dağa vurdu kendini, dağ öldü, dağdaki derviş öldü, dağın eteklerinde bir ardıç kurudu, aşağısında çağlayan şelâle duruldu, içinde balıklar küme küme kıyıya vurdu bu sırada bir can daha vuruldu, can öldü, bir gül kokulu kitap diri kaldı bende. Bütün ölümler O’nu öldüremeyişlerindendi. O’nu öldüremeyecekler ve ölümler devam edecek; demem o ki sana gökyüzü, sözlerimi sana taşıyan bu üveyik bağrında uçan son mâsum olsun, artık ebabiller uçsun. Dua dua dolduk ve taştık, viran olduk; yığıldık, kaldık. Mavi yakışmıyor artık sana kızıla boyandı her yer, artık senin de kızıp kararma vaktin geldi, saat maviyi çoktan geçti, bak, kızıla son bir dakika kala! Bir dakika içinde uç kuş! Haydi, kuş! Uç vurulup kızıla boyanmadan…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here