KURBAN

0
44

Yetik ozanların yitmeyentıralarına-

Turgut gözünü açtığında geciktiğini fark etmişti. Yine de telaş etmedi, usulca doğruldu yatağından, pencereden dışarı bakarken gerindi. Usul usul hazırlanıp aynı aheste tavırla çıktı evden. Kapının önünden baston gibi kullandığı değneğini alıp arka tarafa dolaştı. Koyunların, kuzuların, koçların meleşe meleşe bekleştiği ahırın kapısını açmasıyla hepsinin sesinin kesilmesi bir oldu. Birkaç tanesi sanki “nerde kaldın,” der gibi Turgut’a kızgın kızgın baktılar. Turgut aldırmadı pek, düştü önlerine. Yıllardır yaptığı işi yapıyordu. Sabah kalkıyor, malını alıp köyün dışına, dağlara taşlara gidiyor, gün battığında geri gelip evine giriyordu. Kışın da mecbur olmadıkça evinden çıkmıyor, şehre gidip gelenlere ısmarladığı kitaplarla zaman geçiriyor, illâ çıkacaksa yine aynı dağlara doğru gidebildiği kadar gidiyor, gözünün kesmediği yerden dönüyordu.

Köyü çıktıkları zaman tütününü çıkardı Turgut, sarıp dürüp, dilinin ucuna gelen tütünü dişleriyle ezdikten sonra kibriti çaktı, sigarasını tutuşturdu. O sıra Deli Günay arkasından sessizce yanaştı Turgut’a. “İyisin değil mi?” dedi. Turgut, Deli Günay’a bakıp gülümsedi, “He ya, şükür” dedi. Gönlü kalmasın diye sırtını sıvazlayıp o da Günay’ın hatırını sordu. Deli Günay bir şey diyecekmiş gibi oldu, sonra vazgeçti, seğirtip dağların eteğine doğru koştu. O hep böyleydi zaten, coşar taşar, kabına sığamaz, önce üç beş koşup bağrışır, sonra yorulunca da ağır ağır yoluna devam eder, Turgut’u gölge gibi takip ederdi.

Yazının devamı Ayarsız dergisinde

Ayarsız dergisini kitapçılardan edinebilir veya Abonelik formunu doldurarak adresinize getirtebilirsiniz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here